![]() |
| |||||||
| Teorik Eğitim Teorik Anlamda Bilinçlenme Ve Kavram Kargaşasına Son Vereceğiniz Ortam |
![]() |
| | LinkBack | Konu Araçları | Stil |
| | #1 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | GİRİŞ Marks, Engels ve Lenin'in, devrimci işçi sınıfının kadının özgürleşmesi ve hak eşitliğinin gerçekleşmesi için savaşımı ve tarihsel sorumluluğu üzerine bildirdikleri, ölçülmez değerdedir, tşçi sınıfının devrimci güçleri, partilerinin önderliğinde, Marksizm-Leninizm klasiklerinin düşüncelerini her zaman kılavuz edinmelidirler. Böylelikle, sömürüye, ezilmeye ve savaşa karşı uğraşın çetin problemlerini ve kapitalizmden sosyalizme geçişin karmaşık sorunlarını alt etmeye güç yetirebilir hale gelirler. Karl Marks ve Friedrich Engels, işçi sınıfının kapitalizmi yıkma ve ona bağlı olan insanın insanı sömürmesine son verme, işçi sınıfının politik iktidarını kurma ve bütün çalışanları sosyalist toplumu kurma ve geliştirme savaşımına yöneltme tarihsel özel-görevini açıkladılar ve gerekçelendirdiler. [sayfa 7] Marks ve Engels, işçi sınıfının bu tarihsel özel-görevine kadının özgürleştirilmesini ve tam hak-eşitliğinin gerçekleştirilmesini de kattılar. Marks ve Engels, 1845 Şubatında çıkan ilk ortak yapıtlarında, Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi'nde, proletaryanın kendini özgürleştirebileceğini ve özgürleştirmesi gerektiğini ve bununla aynı zamanda burjuva toplumun bütün gayri insani yaşam koşullarının ortadan kalkacağını öğrettiler. Lenin'in -tarihsel materyalizmin en derin ve en önemli önermelerinden biri olarak nitelendirdiği- yığınlar insanlık tarihinin gerçek yaratıcılarıdır bilgisi de buna bağlıydı. Marks ve Engels, yığınlara, kadınları, ütopik sosyalist Fourier'nin kadının kurtuluşunun aynı zamanda genel kurtuluşun doğal ölçüsü olduğu düşüncesini kattılar. 1848 Şubatında, burjuva devriminin öngününde yayınlanan Komünist Parti Manifestosu'nda Marks ve Engels, modern sanayinin yalnızca yaşa ve cinse göre çeşitli giderlere yol açan emek araçları tanıdığını proletaryaya açıkladılar. Bununla, proletaryaya, kendini yalnız erkekleri içermeyen bir sınıf olarak kavramanın yolunu gösterdiler. Uluslararası İşçi Birliği, Marks ve Engels'in etkisinde, kadın için demokratik haklar sorunuyla ilgili kararlarında büyük titizlik gösterdi. Bunun üzerine Engels, 1884'te, ailenin ve kadının toplumsal konumu ye gelişmesi sorununda önemli açıklamalar içeren Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı ünlü yapıtını ortaya koydu. Engels'in, ana amacı Marksist devlet teorisinin ayrıntılı gerekçelerini vermek olan bu çalışmasını, Lenin, modern sosyalizmin temel yapıtlarından biri olarak niteledi. Lenin, bu yapıtın, devrimci işçi sınıfının kadının özgürleşmesi uğruna savaşımın teorik temellerinin sağlamlaştırılması için taşıdığı ilkesel anlamı, bu teorik temellerin, emperyalizme kerte kerte geçişte kadınların üretim sürecine pek büyük ölçüde katılmalarıyla ivedi bir kavrayışı gerektirdiklerini de kesinlikle göz önünde tuttu. Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'nde, bu klasik yapıtta, ailenin gelişmesini ilk olarak tarihsel materyalizmin görüşü açısından inceleyerek, Karl Marks'ın bir vasiyetini yerine getirdi. Bununla, aynı zamanda kadının tarihte ortaya çıkan ezilmesinin ekonomik temelini [sayfa 8] açıkladı ve emek araçlarında özel mülkiyetin kaldırılmasını kadının özgürleşmesinin ve hak-eşitliğinin gerçekleşmesinin önkoşulu olarak ortaya koymayı başardı. Böylece Engels, Karl Marks'ın manevi kalıtının koruyucusu ve tamamlayıcısı olarak, cinslerin tam hak-eşitliğinin sağlanmasına ve yeni, sosyalist koşullara uygun, içinde karşılıklı saygının ve sevginin erkek ile kadının tam hak-eşitliğiyle organik olarak geliştiği bir aileye giden yolu gösterdi. Emperyalizm çağında Marksizmi geliştiregiden, ve proleter devrimin öngününde devrimci işçi sınıfını iktidarı kendi eline almakta güçlendiren teorik bilgileri edinen ve yayan V. İ. Lenin, devrimci proletaryanın dikkatini kadının tam hakeşitliğini gerçekleştirmenin pratik yanma kuvvetle çekti. Inés Armand'a mektuplarında, proleter ve burjuva görüş noktalarının bu sorunda da karşıt olduğunu ve aşksız küçükburjuva-aydınsal-köylü, darkafalıca ve pis evliliğin, aşklı proleter sivil-evlilikle karşılaştırılmaması gerektiğini açıkça gösterdi. Genç Sovyet iktidarının en sıkıntılı günlerinde, Lenin, "Büyük İnisiyatif adlı ünlü çalışmasında, kadının ezilmesine tümüyle son verilmesi sorununda büyük çaba harcadı ve Sovyet iktidarının yeryüzündeki ilk proleter devletin varlığının daha ilk yılında yapılanlarla övünç duymakta binlerce kez haklı olduğunu belirtti. "Ama toprağı eski burjuva yasaların ve düzenlemelerin molozlarından ne kadar çok temizlediysek, bunun yalnızca toprağın işlenmek için düzlenmesi olduğunu, ama henüz toprağı işlemenin kendisi olmadığını o kadar iyi anladık."[1] Marksizm-Leninizm klasiklerinin kadın ve aile üzerine söyledikleri ve belirttikleri, onların toplu yapıtının ayrılmaz bir parçasını biçimlendirir; bu toplu yapıtın zenginliğini ortaya çıkarmak bizim için her zaman yeni görev oluyor. [sayfa 9] JOACHİM MÜLLER
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #2 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | KADINLARIN KLASİKLERE BORÇLU OLDUKLARI ŞEY ELBETTE, Marks kadın sorunuyla "doğrudan", "yalnız onun üzerinde durarak" uğraşmadı. Bununla birlikte, kadının hak-eşitliği için eşsiz olanı, en önemli olanı yaptı. Materyalist tarih kavramıyla bize kadın sorunu üzerine eksiksiz formüller vermediyse de, daha iyisini verdi; onları bulmak ve kavramak için doğru, güvenilir yöntemi. Kadın sorununu genel tarihsel gelişmesinin akışı içinde, tarihsel bağımlılığı ve haklılığı içinde, genel toplumsal bağlantıların ışığında açıkça anlamamızı, onun itici ve sürdürücü güçlerini tanımamızı, onların yöneldikleri amaçları, ortaya konan problemlerin ancak varlıklarıyla çözüme kavuştuğu koşulları bulabilmemizi yalnız materyalist tarih anlayışı olanaklı kılar. Ahlaki yasalara ya da tanrısal buyruklara göre yaratılmış olan o kadının ailedeki ve toplumdaki konumunun öncesiz [sayfa 10] ve sonrasız olduğu boşinanı parçalanıp toz oldu. Ailenin, öbür toplum kurumları ve varlık-biçimleri gibi sürekli bir oluşa ve göçüp gidişe uğradığı ve onlar gibi olan ekonomik ilişkilerle ve bu ilişkilerin desteklediği mülkiyet düzeniyle birlikte değiştiği açıkça ortaya çıktı. Ama bu değişmeyi yapan, o sırada üretim tarzını altüst eden ve onu ekonomi ve mülkiyet düzenine karşıt duruma düşüren ekonomik üretici güçlerin gelişmesidir. Sonra, devrimcileşmiş ekonomik ilişkilerin ve bağlantıların tabanı üzerinde insanların düşüncesinin devrimcileşmesi, toplumsal üstyapının kurumlarında ekonomik temele uygun değiştirmeleri yapma, mülkiyet biçimleri ve egemenlik ilişkileri içinde katılaşıp kalmış olanı giderme çabası tamamlanır. Yardımlarıyla bu çabayı başarıya ulaştıran, sınıfların savaşımlarıdır. Engels'in "ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni" üzerine yaptığı parlak incelemenin önsözünden biliyoruz ki, burada geliştirilmiş düşünce akışı ve görüş noktaları büyük kesimiyle, Marks'ın, son derece sadık ve dâhi bir vasiyet yerine getiricisi olarak sürdürdüğü kalıtıdır. ... Clara Zetkin, Ausgewählte Reden und Schriften, Band I, Berlin 1957, s. 129-220. * Elbette, Lenin "kadın sorunu" üzerine hiçbir kitap, geniş kapsamlı hiçbir inceleme yazmadı. Toplumsal problemleri "genellikle" soyut olarak ele almak, onun tarzı değildi. Proleter devrimi yapmak için önemli olabilen her şeyi pek açık, bağlamlı düşünür, pek kesin ve belirgin biçimde dile getirirdi. Bundan ötürü, yapıtında, kadınların burjuva toplumdaki yüzkızartıcı ve özgür-olmayan konumu ve kadınların komünizmin gerçekleştirilmesi için belirleyici önemi ile ilgili anlayışı belli oluverir. ... Lenin için,... kamusal bir aşevinde ya da onun işletilmesinde çalışmaktan büyük bir devletin yönetimine kadar, kadının ev dışında mesleki işler yapması, yeteneklerini bütün toplumsal görevlerde göstermesi, yalın bir kendiliğinden anlaşılırlıktı. Lenin, kadının, toplumsal yaşamdaki işbirliğinden [sayfa 11] en elverişli sonuçları bekliyordu. Bazı toplumsal gereksinmelere ve bunların karşılanmalarına en uygun araçlar ve yollar, toplumsal yaşam içeriğinin ve biçimlerinin zenginleştirilmesi için daha iyi bir anlayış. Onun için belirleyici anlamı olan, sivrilmiş tek tek kadınların parlak başarıları değildi, daha çok milyonlarca kadının, en yalın ve en alçak gönüllü milyonlarca kadının o görünmeyen günlük çalışmalarıydı. Çünkü Lenin'de, her zaman, küçükte ve en küçükte büyüğü, bütünü gören ve onu bununla bağlantısı içinde vazgeçilmez, önemli bir şey olarak değerlendiren o derine işleyen duyu vardı. Savaşım ve kuruluş sırasında bir tek gücün fazla olmadığını, ve her şeyin devrime ve komünizme yararlı kılınabileceğini kuvvetle duyuyordu. Dolayısıyla, kadınlar arasındaki komünist yetiştirme ve eğitim çalışmasını kentten köye yayma ve partisiz proleter ve köylü kadınları etkin işbirliğine katma üzerinde üsteleyerek durdu. Komünizm, ancak milyonlarca kadının gönülden istemini ve en azimli etkinliğini milyonlarca erkek kardeşinin istemi ve etkinliğiyle, kendi kuruluşu için kesinlikle "Olsun!" demeyi gerektiren zorlayıcı Titan gücü halinde birleştirirse, kadınları boyunduruktan kurtarabilir. Böylece çember kapanıyor. Lenin'in kadının hak-eşitliği ve özgürleşmesi konusundaki tutumu genel devrimci inancının ve yaşanmış devrimci yapıtının organik bir parçasıdır. Çünkü teoride ve pratikte, ona göre, teori her şeyde, eyleme, eylemin kendisiyle birlikte hazırlanmakla anlamdaştır. Kadınların Lenin'e ne borçlu olduğunu tümüyle öğrenmek isteyen kimse, onun derlenmiş yapıtlarında derinleşmeli, ilk işçi ve köylü cumhuriyetlerinin birliğini yaratmış olan Bolşevik Partinin ve Komünist Enternasyonalin tarihini incelemelidir. Kadının özgürleşmesi de birlikte olmak üzere, insanın özlediği bütün kurtuluşlar için Lenin'in ne kadar eşsiz büyüklükte ve önemde olduğu ancak ve ancak ondan sonra tümüyle kavranır. [sayfa 12] Clara Zetkin, Ausgewählte Reden und Schriften, Band III, Berlin 1960, s. 170-177.
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #3 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | UZLAŞMAZ-KARŞIT SINIFLI TOPLUMLARDA ÇALIŞAN KADININ EZİLMESİ VE SÖMÜRÜLMESİ ÜZERİNE <A name=b03> KAPİTALİST SANAYİDE KADIN EMEĞİ TAM gelişmiş proletaryada bütün insaniliğin, hatta insaniliğin görünüşünün soyutlanması pratik olarak tamamlanmıştır; çünkü proletaryanın yaşam koşullarında bugünkü toplumun bütün yaşam koşulları, en gayri insani yanlarıyla kapsanır, çünkü proletaryada insan kendisini yitirmiş, ama aynı zamanda bu yitiğin yalnız teorik bilincini kazanmakla kalmamıştır, artık sakınılmaz, artık özürsüz, kesinlikle başat olan yoksulluk -zorunluğun pratik dışavurumu- ile de bu gayri insaniliğe dolaysız başkaldırmaya zorlanır, bundan ötürü proletarya kendi kendini kurtarabilir ve kurtarmalıdır. Ama kendi öz yaşam koşullarını ortadan kaldırmadan kendisini kurtaramaz. Bugünkü toplumun kendi durumunda kapsanmış gayri insani bütün yaşam koşullarını ortadan [sayfa 13] kaldırmadan kendi öz yaşam koşullarını ortadan kaldıramaz. İşin o çetin, ama çelikleştiren okulundan geçmek boşuna değildir. Şu ya da bu proleterin ya da bütün proletaryanın kendisinin bir an için neyi amaç olarak tasarladığı söz konusu değildir. Proletaryanın ne olduğu ve bu olma gereğince tarihsel olarak ne yapmaya zorlanacağı söz konusudur. Proletaryanın amacı ve tarihsel öz eylemi, bugünkü burjuva toplumun bütün örgütlenmesinde olduğu gibi, kendi yaşam durumunda da açıkça, geri dönüşsüz olarak gösterilmiştir. İngiliz ve Fransız proletaryasının büyük bir kesiminin kendi tarihsel görevini artık bildiğini ve bu bilinci en tam açıklığa kavuşturmak için sürekli çalıştığını burada ortaya koymaya gerek yoktur. Marks-Engels, Die heilige Familie, Marks-Engels, Werke, Bd. 2, Berlin 1975, s. 38. K. Marks-F. Engels, Kutsal Aile, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 62-63. * Burjuvazinin feodalizmi yere sermekte kullandığı silahlar, şimdi burjuvazinin kendisine yönelmiştir. Ama burjuvazi kendisine ölümü getiren silahları türetmekle kalmadı, bu silahları kullanacak insanları -modern işçileri, proleterleri- de yarattı. Ancak iş bulduğu sürece, emeği sermayeyi artırdığı zaman yaşayan proletarya, modern işçi sınıfı, burjuvazinin, yani sermayenin geliştiği aynı oranda gelişiyor. Kendilerini parça parça satmak zorunda olan bu işçiler, öbür her ticari nesne gibi bir metadırlar ve dolayısıyla rekabetin bütün değişmelerine ve pazarın bütün dalgalanmalarına açıktırlar. Proleterin işi, makinelerin yaygınlaşması ve işbölümü ile bütün bağımsızlığını ve onunla birlikte işçi için bütün özen-diriciliğini yitirdi. Kendisinden yalnızca en basit, en usandırıcı ve en kolay edinilen el becerisi istenen proleter, makinenin sıradan bir eklentisi oluyor. Dolayısıyla, işçinin yol açtığı giderler, nerdeyse yalnızca kendi beslenmesi ve soyunun çoğalması için gereksinme duyduğu geçim araçlarıyla sınırlanıyor. Ama bir metanın, dolayısıyla emeğin fiyatı, onun üretim [sayfa 14] giderlerine eşittir. Bu yüzden, işin iğrençliği arttıkça ücret azalıyor. Üstelik, makineler ve işbölümü hangi oranda artıyorsa, ister çalışma saatlerinin uzatılmasıyla, ister belirli bir zamanda çıkarılması istenen işin hızlandırılmasıyla, ister makinelerin hızının artırılmasıyla vb. olsun, işin ağırlığı da aynı oranda artıyor. Modern sanayi ataerkil ustanın küçük işliğini sınai kapitalistin büyük fabrikasına dönüştürdü. Fabrikaya doluşmuş işçi yığınları askerler gibi örgütleniyor. Bayağı sanayi erleri olarak yetkin bir astsubaylar ve subaylar hiyerarşisinin gözetimine sokuluyorlar. Yalnız burjuva sınıfın, burjuva devletin uşakları değiller, makinelerce, gözeticilerce ve her şeyden önce tek tek imalatçı burjuvalarca her gün ve her saat uzaklaştırılıyorlar. Bu despotluk, kazancı en son amacı olarak ne kadar açıkça bildiriyorsa, o kadar bayağı, tiksinç, öfkelendirici oluyor. El emeği ne kadar az beceri ve güç harcamayı gerektiriyorsa, yani modern sanayi ne kadar gelişiyorsa, kadın emeği erkek emeğinin yerini o kadar çok alıyor. Cins ve yaş farklarının işçi sınıfı için artık hiçbir toplumsal geçerliği yoktur. Yalnızca, yaş ve cins farklarına göre farklı giderlere yolaçan emek araçları vardır. Marks-Engels, Manifest der Kommunistischen Partei, Marks-Engels, Werke, Bd. 4. Berlin 1959, s. 468-469. Marks-Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri Sol Yayınları, Ankara 1991, s. 117-119. * Analık hukukunun çökmesi, kadın cinsinin dünya tarihindeki yenilgisi idi. Erkek evde de yönetimi ele alıyor, kadın aşağılanıyor, uşaklaştırılıyor, erkeğin arzularının kölesi ve yalnızca çocuk yetiştirme aracı oluyordu. Kadının bu aşağılaştırılmış durumu, özellikle kahramanlık çağı ve daha çok da klasik çağ Yunanlılarında açıkça görüldüğü gibi allanıp pullandı ve gözlerden gizlendi. Zaman zaman da sevimli biçimlere büründürüldü; asla ortadan kaldırılmadı. Erkeklerin artık kurulmuş olan tartışmasız egemenliğinin ilk etkisi, o sırada ortaya çıkan ataerkil ailenin arabiçiminde [sayfa 15] kendini gösterdi. F. Engels, Der Ursprung der Familie, des Privateigentums und des Staats, Marks-Engels, Werke, Band 21, Berlin 1962, s. 61. Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara 1990, s. 66. * Bütün bu çelişkileri içeren ve kendisi ailedeki kaba işbölümüne ve toplumun tek tek ve birbirine karşıt ailelere ayrılmasına dayanan işbölümü ile, aynı zamanda işbölümünün ve ürünlerinin paylaşımı, üstelik hem nitel ve hem de nicel eşitsiz paylaşımı, ve kadının ve çocukların erkeğin kölesi olduğu ailede çekirdeği, ilk biçimi bulunan mülkiyet doğdu. Ailede henüz elbette çok kaba, gizli olan kölelik, ilk mülkiyettir, üstelik burada modern ekonominin mülkiyet tanımına uymaktadır; bu tanıma göre mülkiyet yabancı emek-gücüne buyurmadır. Ayrıca işbölümü ve özel mülkiyet özdeş terimlerdir - birinde etkinlikle ilgili olarak bildirilen aynı şey, öbüründe etkinliğin ürünüyle ilgili olarak bildirilmektedir. Bundan başka, işbölümü ile, aynı zamanda birbirleriyle ilişkili tek tek bireyler ya da tek tek aileler ve bütün bireyler arasındaki ortak çıkar sağlanmaktadır. Marks-Engels, Die deutsche Ideologie, Werke, Band 3, Berlin 1959, s. 32-33, K. Marks-F. Engels, Alman ideolojisi [Feuerbach], Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 54. * İngiltere'de çalışan sınıfların tarihi, geçen yüzyılın son yarısında, buhar makinesinin ve pamuk işleyen makinelerin bulunması ile başlar. Bilindiği gibi, bu buluşlar sınai bir devrimi, aynı zamanda bütün burjuva toplumu değiştiren ve dünya tarihindeki anlamı ancak şimdi tanınmaya başlanan bir devrimi başlatıyordu. İngiltere, gürültüsüz olduğu kadar zorlu olan bu devrimin klasik yeridir, ve İngiltere, bundan [sayfa 16] ötürü, onun başlıca sonucunun, proletaryanın gelişimi için de klasik ülkedir. Proletarya yalnız İngiltere'de bütün ilişkileri içinde ve bütün yanlarıyla incelenebilir. Burada, şimdilik, bu devrimin tarihiyle, bugün ve gelecek için büyük anlamıyla ilgilenmiyoruz. Bunun ortaya konması, ileriye, geniş kapsamlı bir çalışmaya bırakılmak gerekir. Şu anda İngiliz proletaryasının bugünkü durumunun anlaşılması için gerekli olan ardışan olguların anlaşılmasıyla, az ile yetinmeliyiz. Makinelerin yaygınlaşmasından önce hammaddenin eğirilmesi ve dokunması işçinin evinde oluyordu. Erkeğin dokuduğu veya aile babası kendisi işlemiyorsa sattıkları ipliği kadın ve kız çocuklar eğiriyorlardı. Bu dokumacı aileler çoğunlukla kırda, kentlerin yakınlarında yaşıyordu, ve ücretleriyle çok iyi geçinebiliyordu, çünkü yerli pazar henüz kumaş talep eder durumdaydı, hatta hemen hemen biricik pazardı ve rekabetin yabancı pazarların ele geçirilmesiyle, ticaretin genişlemesiyle daha sonra birdenbire doğan gücü işçi ücretini henüz duyulur ölçüde etkilemiyordu. Onun için yerli pazarda nüfusun yavaş yavaş çoğalmasına ayak uyduran ve bütün işçilere iş sağlayan sürekli bir talep artması oluyor, ve bir de, işçilerin konutlarının kırsal dağınıklığı yüzünden birbirleriyle sert bir rekabete girmeleri olanaksızlaşıyordu. Dolayısıyla, dokumacı çoğunlukla biraz para biriktirecek ve boş zamanlarında -ve istediğinden çok boş zamanı vardı, çünkü dilediği zaman ve dilediği sürece dokuyabiliyordu- işleyeceği küçük bir arazi kiralayabilecek durumdaydı. Elbette kötü bir çiftçiydi ve tarım işletmesini ilgisizce ve fazla gerçek-gelir sağlamaksızın yönetiyordu; ama gene de hiç değilse bir proleter değildi, bir İngilizin dediği gibi, anayurdunun toprağında dikili bir kazığı vardı, yerleşikti ve toplumda şimdiki İngiliz işçisinden bir basamak daha yukarda bulunuyordu. İşçiler bu tarzda pek rahat bir varlık içinde bitki gibi yaşıyor ve tam dindarlık ve saygınlık içinde namuslu ve erinçli bir ömür geçiriyorlardı, maddi durumları ardıllarınınkinden çok daha iyiydi; fazla çalışmayı gereksinmiyorlar, dilediklerinden çoğunu yapmıyorlardı, ve gene de gereksindikleri şeyi kazanıyorlardı, bahçelerinde ya da tarlalarında sağlık içinde çalışmak için boş zamanları, kendileri için artık dinlence [sayfa 17] olan bir işleri vardı, ve bundan başka komşularının dinlencelerine ve eğlencelerine de katılabiliyorlardı; ve bütün bu eğlenceler, kiy (Kegel), top oyunu vb., vücutlarının sağlıklı kalmasına ve kuvvetlenmesine yardım ediyordu. Çoğunlukla kuvvetli, vücutlarında köylü komşularınınkinden az fark görülen ya da hiç fark görülmeyen iyi gelişmiş kişilerdi. Çocukları temiz kır havasında yetişiyor, ve çalışma sırasında ana-babalarına yardım edebildikleri zaman bu yardım bile arada bir oluyor, ve sekiz ya da oniki saatlik bir işgününden sözedilmiyordu. Bu sınıfın ahlaki ve zihnî karakterinin ne olduğu kestirilebilir. İplik ve kumaş ücretin ödenmesi karşılığında gezici aracılara verildiği için asla içine adım atmadıkları kentlerden yalıtılmışlardı, öyle yalıtılmışlardı ki, kentlerin pek yakınında oturan yaşlı kişiler, sonunda makinelerle kazançlarından yoksun bırakılıncaya ve kentlerde kendilerine iş aramak zorunda kalıncaya kadar asla kente adım atmıyorlardı; onlar, kiraladıkları küçük araziler dolayısıyla zaten çoğunlukla dolaysız bağlı oldukları kır insanlarının ahlaki ve zihnî aşamasında bulunuyorlardı. Sguire'lerine -yörenin en büyük toprak beyine- doğal üstleri gözüyle bakıyor, ondan öğüt istiyor, küçük anlaşmazlıkların çözümü için ona başvuruyor ve bu ataerkil ilişkinin birlikte getirdiği bütün onuru ona veriyorlardı. "Saygıdeğer" kişiler ve iyi aile babaları idiler, ahlaksız olmak için hiçbir neden bulunmadığından ahlaklı yaşıyorlardı, çünkü yakınlarında hiç bir meyhane ve kötü ev yoktu, ve çünkü arada bir yanında ağız kuruluğunu giderdikleri hancı da saygı-değer bir adamdı ve, çoğunlukla, iyi biraya, iyi düzene ve işini erken bitirmeye önem veren büyük bir çiftçiydi. Çocukları bütün gün evde, yanlarındaydı ve onları eslek (muti) ve Tanrı korkusu içinde yetiştiriyorlardı; çocuklar kendileri evli olmadıkları sürece ataerkil aile ilişkisi bozulmadan kalıyordu; gençler, evleninceye kadar, kırsal yaşamın yalınlığı ve oyun arkadaşlarının güveni içinde yetişiyorlardı, ve evlilikten önce cinsel ilişki hemen hemen genellikle oluyor idiyse de, bu gene de, ancak evliliğin ahlaki yükümleri her iki tarafça tanındığı zaman oluyordu, ve bunu izleyen evlenme her şeyi gene aynı duruma getiriyordu. Sözün kısası, o zamanki İngiliz sanayi işçileri, Almanya'da şurada burada hâlâ görüldüğü gibi, ruhsal [sayfa 18] etkinlik göstermeksizin ve yaşam durumlarında zorlu çalkantılar olmaksızın, yalıtılmışlık ve yalnızlık içinde, aynı tarzda yaşıyor ve düşünüyorlardı. Az okuyabiliyor ve daha da az yazabiliyor, aksatmadan kiliseye gidiyor, politika yapmıyor, dedikodu etmiyor, düşünmüyor, bedensel işlerden hoşlanıyor, ata kalıtı vecdle okunan incili dinliyor ve yetingen alçakgönüllülükleriyle toplumun saygın sınıflarıyla çok güzel geçinip gidiyorlardı. Ama bu yüzden ruhça ölüydüler, yalnız küçük özel çıkarları, dokuma tezgâhları ve bahçecikleri için yaşıyor ve dışarıda insanlığın geçirmekte olduğu büyük kaygı üzerine hiçbir şey bilmiyorlardı. O sessiz bitkisel yaşamlarında rahatlarına bakıyorlardı ve sınaî devrim olmasaydı bu kuşkusuz çok romantik-hoş, ama bir insana yaraşmayan varlıktan asla sıyrılmazlardı. Pek insan değillerdi, tersine, o zamana kadar tarihe yön vermiş az sayıda aristokratın hizmetinde çalışan bayağı makinelerdi; sınaî devrim de yalnızca sonucu tamamladı: işçileri düpedüz makineler haline getirdi ve bağımsız çalışmanın son kalıntısını da onların elinden çekip aldı, ama böylelikle onları, düşünmeye ve insanca bir yer istemeye de özendirdi. Fransa'da politika nasıl idiyse, İngiltere'de sanayi ve [bu] sonuncuları batan sınıfların genel insani çıkarları karşısında duygusuzluk içinde tarihin akını ısına fırlatan burjuva toplumun davranışı da kesinlikle öyleydi. F. Engels, Die Lage der arbeittenden Klasse in England, K. Marks-F. Engels, Werke, Bd. 2, Berlin 1957, s. 237-239. * Makinelerin yaygınlaşmasıyla proletaryanın nasıl yaşama çağrıldığını yukarda gördük. Sanayinin çabuk genişlemesi insan gerektiriyordu; emek ücreti yükseldi, ve bundan ötürü tarımsal bölgelerden kentlere doğru işçi alayları yürüyordu. Nüfus hızla çoğalıyordu ve hemen hemen her artma, proleterler sınıfını büyütüyordu. Onun için İrlanda'da daha 18. yüzyılın başlarından beri sınıflaştırıcı bir durum ortaya çıkmıştı; İngiliz barbarlığı yüzünden çıkan eski ayaklanmalarda onda-birinden çoğu kırılmış olan nüfus, özellikle sanayinin çok sayıda İrlandalıyı İngiltere'ye çekme atılımı başlayalıberi, burada da hızla artıyordu. Böylece Britanya [sayfa 19] devletinin büyük fabrika ve ticaret kentleri doğuyordu, ve oralarda nüfusun en az dörtte-üçü işçi sınıfındandı ve küçük-burjuvazi ancak bakkallardan ve çok çok az sayıda zanaatçılardan oluşuyordu. Çünkü yeni sanayi önce nasıl avadanlıkları makinelere ve işlikleri (atölyeleri) fabrikalara -ve böylelikle çalışan orta-sınıfı çalışan proletaryaya, şimdiye kadarki büyük tacirleri fabrikacılara dönüştürdü ve böylelikle önemli olduysa; burada da artık küçük orta-sınıf nasıl yerinden oldu ve nüfus işçiler ve kapitalistler karşıtlığına indirgendiyse, aynı şey, dar anlamda sanayinin dışındaki alanda, zanaatlarda ve hatta ticarette oluyordu. Bir zamanların ustalarının ve kalfalarının yerini, büyük kapitalistler ve kendi sınıflarının yukarısına çıkma umudu asla bulunmayan işçiler alıyordu; işlikler fabrika boyutlarına çıkarılıyor, işbölümü tam anlamıyla uygulanıyor ve büyük kurumlara karşı rekabet edemeyen küçük ustalar proleterlerin sınıfına düşürülüyordu. Ama aynı zamanda, şimdiye kadarki işlik düzeninin ortadan kaldırılmasıyla, küçük-burjuvazinin yıkımıyla, işçinin elinden bütün burjuvalaşma olanakları alınıyordu. Şimdiye kadar onun herhangi bir işte yerleşik usta olmak, daha sonra belki kalfalar edinebilmek umudu her zaman vardı; ama şimdi, ustanın kendisini büyük fabrikacıların yerinden ettiği yerde, bağımsız bir işlik çalıştırmanın büyük sermaye gerektirdiği yerde, proletarya, eskiden çoğunlukla burjuvaziye yalnız bir geçit iken, artık nüfusun gerçek, kalımlı bir sınıfı oluyordu. Bununla birlikte şimdi proletarya ilk olarak bağımsız davranışlara girişebilecek durumdaydı. F. Engels, aynı yapıt, s. 250-251. * Her büyük kentte çalışan sınıfın yığıldığı bir ya da birçok "kötü semt" vardır. Yoksulluk, sapa sokakçıklarda sık sık zenginlerin saraylarıyla özgürce yanyana oturmakta ise de, ona, genellikle, mutlu sınıfların gözlerinden uzakta, elinden geldiğince kendi başının çaresine bakabileceği ayrı bir yer gösterilmiştir. Bu kötü semtler İngiltere'de bütün kentlerde oldukça eşit yerleştirilmiştir - en kötü evler, kentin en kötü kesimindedir; çoğu, belki bodrumlarında da oturulan [sayfa 20] ve her yerde düzensiz kurulmuş iki ya da tek katlı tuğla yapılar uzun sıralar halindedir. Bu üç-dört odalı ve tek mutfaklı evcikler yazlık evler diye anılır ve bütün İngiltere'de - Londra'nın birkaç kesimi ayrı tutulursa -çalışan sınıfın genel konutlarıdır. Caddeler alışılageldiği üzere kaldırmışız, eğri-büğrü, pis, bitkisel ve hayvansal artıklarla dolu akıntısız ya da lağımsızdır, onun için de sürekli, pis kokulu çirkef çukurlarıyla doludur. Bu yüzden bütün mahallelerin kötü, karmakarışık yapılışı havalanmayı güçleştirir ve burada dar bir alanda birçok insan yaşadığı için, bu işçi çevrelerinde nasıl bir havanın ağır bastığı kolayca kestirilebilir. Caddeler ayrıca, güzel havalarda çamaşır kurutmaya yarar; evden eve karşılıklı ipler bağlanır ve ıslak çamaşırlar onlara asılır. Bu kötü semtlerin birkaçını inceleyelim. Londra ve Londra'da şimdi, sonunda, bir çift geniş caddeyle açılmak ve yıkılmak zorunda kalman ünlü "Kargalık" (rookery), St. Giles, başta gelir.[<A name=2 href="http://www.kurtuluscephesi.com/lenin/melaile1.html#n2">2] Bu St. Giles, kentin en kalabalık, Londra'nın güzel dünyasının aktığı gözalıcı, geniş caddelerle kuşatılmıştır, Oxford Street'e, ve Negent Street'e, Trafalgar Meydanına ve Strand'a pek yakın kesiminin ortasındadır. Yüksek, üç-dört katlı evlerden, dar eğri-büğrü ve pis caddelerden düzensiz bir yığındır; bu caddelerde en az kentin anayollarındaki kadar canlılık vardır; yalnız, St. Giles'te görülen insanların hepsi çalışan sınıftandır. Caddelerde pazar kurulur, sepetlerle sebze ve meyve, elbette hepsi kötü ve yenilmez halde, geçişi daha da güçleştirir, ve onlardan, kasap dükkanlarından olduğu gibi, iğrenç bir koku yayılır. Bodrumdan tavanarasına kadar oturulan evler, dıştan da içten de pistir, ve içlerinde hiç kimse oturamaz gibi görünür. Ama bu, caddeler arasında kalan, evler arasındaki örtülü geçitlerden girilen ve pisliğin ve yıkıntının bütün tasarlamaları aştığı dar avlulardaki ve sokakçıklardaki konutlara göre hiç bir şey değildir - hemen hemen hiçbir pencere camı görülmez, duvarlar dökülmektedir, kapı pervazları ve pencere çerçeveleri kırık ve bağlantısızdır, eski tahta kapılar birbirine [sayfa 21] çakılmıştır ya da hiç kapı yoktur - burada, bu hırsızlar semtinde kapı da gereksizdir, çünkü çalınacak hiç bir şey yoktur. Her yerde pislik ve kül yığınları vardır, ve kapı önüne dökülen pis sıvılar iğrenç kokulu çirkef çukurlarında toplanır. Burada yoksulların en yoksulları, en düşük ücretli işçiler hırsızlarla, dolandırıcılarla ve fuhuş kurbanları ile birlikte karmakarışık yaşarlar - çoğu İrlandalıdır ya da İrlandalıların torunlarıdır, ve kendilerini kuşatan ahlaki çöküntüye henüz düşmemiş olanlar da günden güne batmakta, yoksulluğun, pisliğin ve kötü çevrenin ahlaksızlaştırıcı etkilerine karşı koyma gücünü günden güne yitirmektedirler. Ama St. Giles, Londra'nın biricik "kötü semt"i değildir. O korkunç caddeler ağında evleri henüz insana yaraşır konutlarda oturma olanağı bulunan herkes için kötü olan yüzlerce ve binlerce gizli sokak ve sokakçık vardır - çoğu zaman zenginlerin gözalıcı evlerinin hemen yanıbaşında en acı yoksulluğun, sığındığı böyle köşeler bulunur. Nitekim kısa bir süre önce, Portman Square'in, çok seçkin bir meydanının yanıbaşındaki bir bölge, kuşkulu bir ölümün soruşturulması dolayısıyla, "pislikten ve yoksulluktan ahlaksızlaşmış bir İrlandalılar sürüsünün" barınağı olarak niteleniyordu. Modaya uygun olmamakla birlikte gene de seçkin olan Long Acre vb. caddelerde, içlerinden hastalıklı çocukların ve yarı aç, pejmürde kadınların gün ışığına çıktıkları bir sürü bodrum-konut bulunur. Drury Lane Tiyatrosunun -Londra'nın ikinci tiyatrosu- hemen yanıbaşında, bütün kentin en kötü caddelerinden birkaçı -Charles, King ve Parker Street- vardır; bu caddelerdeki evlerde bile, bodrumlardan tavanaralarına kadar, pek yoksul aileler oturmaktadır. Westminster'deki St. John ve St. Margaret kilise bölgelerinde 1840'ta, İstatistik Derneğinin dergisine göre, 5.294 konutta -onlara bu ad yaraşırsa- 5.366 işçi ailesi oturmaktadır - erkekler, kadınlar ve çocuklar, toplam 26.830 kişi, yaş ya da cins farkı gözetilmeden bir araya yığılmıştır, ve yukarıdaki aile sayısının dörtte-üçünün yalnız bir tek odası vardır. Aristokrat St. George kilise bölgesinde, Hanover Square'de, gene aynı kaynağa göre, 1.465 işçi ailesi, toplam 6.000 kişi, aynı koşullarda yaşamaktadır - burada da toplam ailelerin üçte-ikisinden çoğu birer odaya tıkılmıştır. Ve kendilerinde hırsızların bile [sayfa 22] çalınacak hiçbir şey bulmadığı bu mutsuzların yoksulluğu mülk sahibi sınıflarca yasal yollardan nasıl da sömürülmektedir! Hemen yukarda anılan Drury Lane yakınındaki iğrenç konutlar için şu kiralar ödenmektedir: haftada, iki bodrum-konut 3 şilin (1 Taler), bir oda, zeminde 4 şilin, bir kat yukarda 4½ şilin, iki kat yukarda 4 şilin, tavanarasında 3 şilin - dolayısıyla, açlıktan kıvranan kiracılar, yalnız Charles Street'te evsahiplerine yılda 2.000 sterlin (14.000 Taler) haraç, ve Westminster'de, anılan 5,366 aile, hep birlikte, yılda 40.000 sterlin (270.000 Taler) kira ödemektedir. En büyük işçi çevresi, Tower'in doğusunda, Londra işçilerinin ana kitlesinin toplandığı Whitechapel ile Benthnal Green'de bulunmaktadır. Benthnal Green'de St. Philip Rahibi bay G. Alston'un kendi kilise bölgesinin durumu üzerine söylediklerini dinleyelim. "2.795 ailenin ya da yaklaşık 12.000 kişinin barındığı 1.400 ev vardır. Bu kalabalık nüfusun oturduğu alan 400 yarda (1.200 ayak) kareden daha azdır, ve böyle bir aşırı kalabalıkta, bir erkeği, karısı, dört-beş çocuğu ve bazan dede ve nine ile birlikte içinde çalıştıkları, yedikleri ve uyudukları on-oniki ayak karelik [9-10 metre karelik], bir tek odada görmek alışılmamış bir şey değildir. İnanıyorum ki, Londra piskoposu bu son derece yoksul cemaate dikkati çekmeden önce, kentin batı ucundaki insanlar onları Avustralya ya da Güneydenizi-adaları yerlilerinden daha az biliyorlardı. Ve bu mutsuzların acılarını bir kez kendi gözlerimizle görürsek, onları yoksul sofralarının başında gizlice dinlersek ve hastalıktan ya da işsizlikten kıvranırlarken görürsek, öyle bir çaresizlik ve yoksunluk ile karşılaşacağız ki, bizimki gibi bir ulus böyle şeylerin olabilmesinden utanç duymak gerekir. Fabrikaların en kötü durumda olduğu üç yıl boyunca Huddersfield yakınında rahiptim; ama yoksulların Benthnal Green'dekinden daha derin bir çaresizliğini asla görmedim. Bütün çevrede on aile babasından birinin bile iş giysisinden başka giyeceği yoktur, o da olabildiğince kötü ve yırtık pırtıktır; hatta çoğunun geceleri bu paçavralardan başka yorganı ve ot ve talaş dolu bir çuvaldan başka döşeği yoktur." Bu konutların iç görünüşünün nasıl olduğunu da yukarıdaki betimlemeden anlıyoruz. Ama, yolları arada bir bu proleter konutlarından birkaçına düşen İngiliz devlet görevlilerini [sayfa 23] gene de izleyelim. Görevli bay Carter'in 16 Kasım 1834'te Ann Galway'ın cesedi üzerinde yaptığı bir kuşkulu ölüm araştırması vesilesiyle gazeteler ölünün konutu üzerine şunları yazıyor: Ann Galway Londra, Bermondsey Street, White Lion Court 3 numarada, kocası ve 19 yaşındaki oğluyla birlikte, içinde ne karyola, ne yatak, ne de başka bir mobilya bulunmayan küçük bir odada yaşıyordu. Oğlunun yanında, hemen hemen çıplak olan vücuduna serpiştirilmiş bir tüy yığınının üzerinde -çünkü ne yorgan vardı, ne de yatak çarşafı-ölmüş, yatıyordu. Tüyler bütün vücuduna öylesine yapışmıştı ki, hekim onlar temizlenmeden cesedi inceleyemedi, ve sonunda cesedi kupkuru ve asalak böcek ısırıkları içinde buldu. Odada döşemenin bir kesimi sökülmüştü ve aile o deliği ayakyolu olarak kullanıyordu. 15 Ocak 1844 Pazartesi günü, Londra, Worship Street polis mahkemesine iki oğlan getirildi; çünkü oğlanlar açlık yüzünden bir dükkândan yarı-pişmiş bir sığır ayağı çalmış ve hemen yemişlerdi. Yargıç olayı daha çok aydınlatmak gereğini duydu, ve görevli polislerden aşağıdaki bilgiyi aldı: Oğlanların anası, sonradan polis olan bir eski askerden dul kalmıştı ve kocasının ölümünden beri dokuz çocuğu ile çok güç geçiniyordu. Pool's Place, Quaker Street, Spitalfields, n°2'de pek büyük bir yokluk içinde yaşıyordu. Görevli polis geldiği zaman, onu çocuklarından altısıyla birlikte, oturmalıksız iki hasır sandalye sayılmazsa mobilyasız, iki bacağı kırık bir masa, kırık bir fincan ve küçük bir tabak bulunan küçük bir arka odada, tam anlatıldığı gibi buldu. Ocakta bir kıvılcımlık ateş bile yoktu, ve köşede bir kadının önlüğünü doldurabilecek büyüklükte, ama bütün aileye yatak olan pek eski bir yığın paçavra vardı. Yorgan olarak üstlerinden dökülen giysilerinden başka hiçbir şeyleri yoktu. Zavallı kadın, ona, yiyecek almak için geçen yıl yatağını satmak zorunda kaldığını söyledi; yatak çarşaflarını biraz yiyecek için bakkala rehin etmiş, sözün kısası yalnız ekmek almak için her şeyi satması gerekmişti. Yargıç kadına sadaka kutusundan önemlice bir yardım sağladı. 1844 Şubatında altmış yaşında bir dul kadın, Theresa Bishop, 26 yaşındaki hasta kızıyla, Marlborough Street polis mahkemesinin merhametine sığındı. Grosvenor Square, [sayfa 24] Brown Street, n°5'te bir dolaptan daha büyük olmayan, içinde bir tek mobilya bulunmayan küçük bir arka odada oturuyordu. Bir köşede üzerinde ikisinin de yatıp uyuduğu birkaç paçavra vardı; bir sandık hem masa hem de sandalye işini görüyordu. Ana, oda temizleyerek bir şeyler kazanıyordu; ev-sahibinin anlattığına göre, 1843 Mayısından beri bu durumda yaşıyorlardı; ellerinde kalan her şeyi parça parça satmışlar ya da rehine koymuşlardı, ve böyle olduğu halde asla kiralan ödememişlerdi. Yargıç sadaka kutusundan onlara bir İngiliz lirası verdirdi. Londralı bütün işçilerin yukarıdaki üç aile kadar yoksulluk içinde yaşadıklarını öne sürmüyorum; çok iyi biliyorum ki, birinin toplumca böylesine kıyasıya ayaklar altına alındığı yerde, onun durumu daha iyidir - ama, çalışkan ve namuslu Londra'nın bütün zenginlerinden daha namuslu ve saygıdeğer binlerce ailenin bu bir insana yaraşmayan durumda bulunduğunu ve her proleterin, hiç istisnasız, kendi suçu olmadan ve bütün çabalarına karşın aynı talihsizliğe uğrayabileceğini öne sürüyorum.... F. Engels, aynı yapıt, s. 259-263. * ... bundan ötürü fabrika işçilerine o kadar çok verilmelidir ki, çocuklarını olağan iş için yetiştirebilsinler - ama daha fazlası da verilmemelidir ki, çocuklarının ücretinden vazgeçmesinler ve çocukları bayağı işçiden başka bir şey olmasınlar. Burada da sınır, en düşük ücret, görelidir (relative); ailedeki herkes çalışınca, bir tek kişinin geçimi için daha az gereksinir; ve ücreti büyük ölçüde düşürmede yararlanmak için burjuvazinin makinelerde çalıştırdığı kadınları ve çocukları işlendirme ve onların emeklerim kârlılaştırma fırsatı vardır. Elbette her ailede herkes çalışacak güçte değildir, ve böyle bir aile tümüyle, çalışacak güçte olan bir aileye göre hesaplanan en düşük ücretle çalışmak isteseydi, geçinmekte güçlük çekerdi; onun için ücret burada bir ortalama oluşturur, bu ortalama ücretle tümüyle çalışacak güçte olan aile epeyce iyi geçinirken, çalışacak güçteki üyeleri daha az olan epeyce kötü geçinir. [sayfa 25] F. Engels, aynı yapıt, s. 308.
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #4 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | * İspirtolu içkilere düşkünlüğün yanında seksüel ilişkilere düşkünlük birçok İngiliz işçisinin başlıca kusurudur. Ama bu da, bu özgürlükten yararlanma aracı olmayan, kendi haline bırakılmış bir sınıfın durumundan zorunlu olarak doğan bir sonuçtur. Burjuvazi onlara bir yığın yorgunluk ve acı yüklerken, yalnız bu iki hazzı bırakmıştır, ve bunun sonucu, işçilerin yaşamdan bir şeyler almak için, bütün hırslarını bu iki hazda yoğunlaştırmaları ve kendilerini onlara aşın ve eh kuralsız tarzda vermeleridir. İnsanlar ancak hayvana yaraşabilecek bir duruma düşürülürse, onlara başkaldırmaktan ya da hayvanlaşmaktan başka hiçbir şey kalmaz. Ve üstelik burjuvazinin namuslu kesimi bile orospuluğun dolaysız artmasına yardım ederse -her akşam Londra caddelerini dolduran 40.000 zevk kadınından[3] kaçı erdemli burjuvalarla yaşıyor?- bu orospuların kaçı, yaşamak için vücutlarını yoldan geçenlere satmak zorunda olmalarını, bir burjuvanın baştan çıkarmasına borçludur? Demek ki, onların hiç değilse işçileri seksüel kabalıklarından ötürü kınamaya elbette hakları vardır. F. Engels, aynı yapıt, s. 355. * Toplumsal düzenin nimetlerinden yararlanmaksızın onun bütün sakıncalarını göğüslemek zorunda olan bir sınıftan, bu toplumsal düzenin yalnızca düşmanlığını gören bir sınıftan, bu toplumsal düzeni sayması hâlâ istenmeli midir? Bu, gerçekten çok şey istemek olur. Ama işçi sınıfı, bu toplumsal düzen varoldukça ondan kurtulamaz ve birey işçi ona başkaldırırsa, en büyük zararı görür. Böylece toplumsal düzen aile yaşamını işçi için hemen hemen olanaksızlaştırır; gece barınmaya elverişsiz, kötü döşenmiş ve çoğu zaman damı akan ve ısıtılmayan, oturulmaz, pis bir ev, insan dolu odada nemli bir hava; erkek, belki kadın ve büyük çocuklar da, hepsi bütün gün ayrı yerlerde çalışmakta, birbirlerini yalnız sabahları ve akşamları görmekte - konyak içmeye [sayfa 26] sürekli ayartılma bu yüzdendir; bu koşullarda aile yaşamı olabilir mi? İşçi gene de ailesini bırakamaz, ailesiyle yaşamak zorundadır, ve bunun sonuçları yetişkinlerin de çocuklarının da en büyük ölçüde ahlaksızlaşmasına yolaçan, ardı arası kesilmeyen aile dertleri ve evsel anlaşmazlıklardır. Bütün evsel ödevlerin savsaklanması, özellikle çocukların yüzüstü bırakılması, İngiliz işçileri arasında çok fazla yaygındır ve toplumun varolan kurumlarınca zorla yaratılmaktadır. Ve böyle yabanıl bir tarzda, ana-babalarına olduklarından daha çok ilgili oldukları ahlaksızlaştırıcı ortamda yetişen çocuklar daha sonra hâlâ iyi ahlaklı olabilirler mi? Kendini beğenmiş burjuvanın işçiden istediği gerçekten bönce değil mi? F. Engels, aynı yapıt, s. 356.
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #5 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | * Elbette, burjuvazi, belirli, genel sınai gelişmeye elverişli koşullarda hammaddenin ucuzladığı her meta fiyatı düşmesinde, tüketimin çok arttığını ve yeni fabrikaların kurulduğunu söylerken haklıdır; ama bunun dışındaki her sözü bir yalandır. Fiyat düşümünün bu sonuçlarının görülmesine, yeni fabrikaların kurulmasına kadar uzun yıllar geçtiğini hiç hesaba katmıyor, makinelerdeki bütün iyileştirmelerin, gerçek, yorucu işi makineye gittikçe daha çok yüklediğini ve böylece yetişkin erkeklerin işinin, zayıf bir kadının veya bir çocuğun bile yarı ya da üçte-bir ücretle pekâlâ yapılabileceği basit bir gözetime dönüştüğünü susarak geçiştiriyor. F. Engels, aynı yapıt, s. 362. * Makinelerin yetişkin erkek emeğinin yerini gittikçe daha çok alması olgusunu biraz daha yakından görelim. Makine başındaki emek, eğirmede de dokumada da, aslında kopan iplikleri bağlamaktan başka bir şey değildir, çünkü makine bütün öbür işleri yapar; bu iş, kuvvet gerektirmez, ama daha büyük parmak kıvraklığı gerektirir. Erkekler bu iş için yalnızca gereksiz de değildir, tersine, ellerinin kuvvetli kas ve [sayfa 27] kemik gelişimi dolayısıyla kadınlardan ve çocuklardan daha da az uygundurlar ve pek doğal olarak bu türlü işlerde yerlerini onlara kaptırmaktadırlar. Ellerin etkinliği, kuvvet kullanımı, su ve buhar gücüyle işleyen makinelere ne kadar çok geçerse, o kadar az erkek çalıştırmak gerekir, ve kadınlar ve çocuklar zaten daha ucuz oldukları ve, söylendiği gibi, bu iş dallarında erkeklerden daha iyi çalıştıkları için, onlara iş verilir. İplik fabrikalarında, eğirme makinelerinin başında yalnız kadınlar ve kızlar, çıkrık makinelerinin başında yetişkin bir erkek (ki onun da yerini gelişmiş çıkrıklar almaktadır) ve pek çoğu çocuk veya kadın, bazan da 18-20 yaşlarında genç erkekler olan birçok iplik bağlayıcı, şurada burada da ekmeğinden olmuş yaşlı bir iplikçi görülür.[4] Dokuma tezgahlarının başında çoğunlukla 15-20 yaşlarında ve daha yaşlı, ama seyrek olarak yirmi bir yaşını aşıncaya kadar işbaşında kalan kadınlar çalışır. Kaba eğirme makinelerinde bile yalnız kadınlar, gerekli ise havalandırma makinelerini bilemek ve temizlemek için birkaç erkek çalışmaktadır. Bütün bunlardan başka fabrikalarda makaraları (bobinleri) takıp çıkarmak için birtakım çocuklar (doffer'ler) ve odaları gözetmek için birkaç yetişkin erkek, buhar makinesi, marangozluk, kapıcılık, vb. için bir mekanikçi ve bir makineci vb. çalıştırılmaktadır. Ama asıl işi kadınlar ve çocuklar yapmaktadır. Fabrikacılar bunu da yalanlamaktadırlar ve geçen yıl, makinelerin erkeklerin yerini almadığını kanıtlamak amacıyla anlamlı tablolar yayımlamışlardır. Bu tablolardan, bütün fabrika işçilerinin yarıdan biraz çoğunun (%52) kadın ve yaklaşık %48'inin erkek olduğu, ve bu işçilerin yarıdan çoğunun 18 yaşın üzerinde bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Bu kadarı çok iyi. Ama sayın fabrikacılar yetişkinlerin kaçının erkek ve kaçının kadın olduğunu bize söylemekten kaçınmaktadırlar. Önemli nokta da budur. Bundan başka besbelli mekanikçileri, marangozları ve fabrikaları ile herhangi bir ilişkisi bulunan yetişkin erkekleri, belki de yazıcıları vb. birlikte saymakta, ve gene de bütün [sayfa 28] gerçeği söyleme cesaretini göstermemektedirler. Bu bildiriler genellikle yanlışlıklarla doludur ve uzmanlar için çok şey kanıtlayan ve uzman olmayanlar için hiçbir şey kanıtlamayan hileli ifadeleri ve ortalama hesapları içermektedir, en önemli noktaları gizlemekte ve yalnız bu fabrikacıların körlüğünü ve namussuzluğunu kanıtlamaktadır. Lord Ashley'in 15 Mart 1844'te Avam kamarasında on saatlik [çalışma] önergesiyle ilgili konuşmasından birkaç alıntı yapalım. Lord Ashley burada çalışanların yaş ve seks ilişkisi üzerinde durmaktadır ve verileri zaten İngiliz fabrika sanayiinin bir kesimiyle ilgili olan fabrikacılar şimdiye kadar bunları yalanlamamışlardır. Britanya İmparatorluğunun 419.590 fabrika işçisinden (1839'da) 192.887'si, nerdeyse yarısı, 18 yaşından küçüktü ve 242.296'sı kadındı ve bunların da 112.192'si 18 yaşın altındaydı. Demek ki, geri kalan 80.695 erkek işçi 18 yaşın altındaydı ve 96.599 yetişkin erkek işçi vardı ya da bunların toplamı % 23 -genel toplamın tam dörtte-biri bile değil- idi. Pamuklu fabrikalarında işçilerin %56¼'ü, yünlü fabrikaların da %69½'si, ipekli fabrikalarında %70½'si, keten iplikhanelerinde %70½'si kadın ve kızdı. Bu sayılar yetişkin erkek işçilerin işten çıkarıldığını belgelemek için sunulmuştur. Ama bunu kanıtlanmış görmek için yalnızca yakındaki en iyi fabrikaya gitmek yeter. Bundan ötürü, işçiler için en yıkıcı sonuçlara yolaçan, onlara zorla kabul ettirilen kurulu toplumsal düzenin değiştirilmesi gerekir. Kadınların çalışması her şeyden önce aile bağlanın koparır; çünkü kadın günde 12-13 saatini fabrikada geçirirken ve erkek de aynı ya da başka bir yerde çalışırken, dışarıdaki çocukların hali ne olur? ... Annelerin çalışmasıyla genel küçük çocuk ölümlerinin arttığı besbellidir ve olgularla, bütün kuşkuların ötesinde, kanıtlanmıştır. Kadınlar doğumdan üç-dört gün sonra gene fabrikaya dönmekte ve çocuklarını elbette evde bırakmakta; yemek saatlerinde çocuk emzirmek ve o arada kendileri de bir şeyler atıştırmak için evlere koşmak zorunda kalmaktadırlar - çocukların nasıl emzirilmek gerektiği bellidir. F. Engels, aynı yapıt. s. 366-368. *
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #6 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | Bundan başka, fabrika kulluğunun patrona her kulluk gibi, ve hatta daha çok, Jus primae noctis[5] bağışladığı bellidir. [sayfa 29] Bu ilişkide fabrikacı, kadın işçilerinin vücutları ve albenileri üzerinde efendidir. îşten kovma, el değmemiş kalmak için zaten önemli hiçbir gerekçesi olmayan kızların ... bütün direncini kırmak için yeterli cezadır. Fabrikacı yeterince aşağılık ise ... fabrikası aynı zamanda haremidir; ve bütün fabrikacıların haklarını kullanmaması, kızların durumunu asla değiştirmez. Fabrika sanayiinin başlangıçlarında, fabrikacıların pek çoğu toplumsal ikiyüzlülüğü bilmeyen ve dikkate almayan yeni türediler iken, hiçbir şeyin "kazanılmış" haklarının kullanımını engellemesine izin vermediler. Fabrika işinin kadının fiziksel durumundaki etkilerini anlamak için, önce çocukların işini ve işin niteliğim göz önünde bulundurmak gerektir. Yeni sanayinin başlangıcından beri, çocuklar fabrikalarda çalıştırıldı; önceleri aşağı yukarı yalnızca daha sonra büyütülen makineler küçük olduğu için çalıştırıldılar; ve hatta fabrikacıların uzun yıllar için "çırak" olarak alay alay kiraladıkları çocuklar ıslahevlerinden alındı. Çocuklar topluca barındırılıp giydirildiler ve elbette kendilerine en büyük kayıtsızlık ve barbarlıkla davranan patronlarının tam anlamıyla köleleri idiler. Daha 1796'da, insanı isyan ettiren bu sisteme gösterilen açık hoşnutsuzluğu Dr. Percival ve Sir R. Peel (şimdiki bakanın babası ve pamuk fabrikacısı) öylesine etkili dile getirdiler ki, parlamentodan bir Apprentice-bül (çıraklar yasası), çıktı, böylece en çok tepki uyandıran kötüye kullanımlar durduruldu. Giderek özgür işçi rekabeti doğdu ve bütün çıraklık sistemini geçersizleştirdi. Fabrikalar da giderek daha çok kentlerde kuruldu, makineler büyütüldü ve işyerleri daha havalanır ve sağlıklı hale getirildi; yetişkin ve genç kimseler de giderek daha çok iş buldular, ve böylece çalışan çocukların oransal sayısı biraz azaldı, ve işe başlama yaşı biraz büyüdü. 8-9 yaşından küçük çocukların çalıştırılması gittikçe azaldı. Daha sonra, göreceğimiz gibi, yasama erki çocukları burjuvazinin para hırsından korumak için birçok kez işe karıştı. İşçi ve özellikle fabrika işçisi çocukları arasındaki ölümlerin çokluğu, onların ilk yaşlarda karşılaştıkları durumun elverişsizliğine yeterli kanıttır... [sayfa 30] F. Engels, aynı yapıt, s. 373-374. * Fabrika işinin kadın vücuduna etkisi de tümüyle kendine özgüdür. Uzun çalışma zamanının yolaçtığı biçim bozulmaları kadınlarda çok daha ciddi olmaktadır; kısmen yanlış, oturuşun ve leğen kemiğinin kendi gelişiminin, kısmen de omurganın alt kesiminin eğrilmesinin yolaçtığı kalça çarpılmaları bu nedenlerden ötürü sık sık görülmektedir. Dr. Loudon raporunda diyor ki: "Bir kalça çarpılması ve başka birkaç hastalık örneği ile karşılaşmadı isem de, bu şeyler her hekimin böyle uzun bir çalışma zamanının çocuklardaki olası sonuçlarına örnek göstermesi gereken çeşittendir, ve ayrıca en güvenilir tıp adamlarınca doğrulanmaktadır." Kadın fabrika işçilerinin öbür kadınlardan daha güç doğum yaptıklarına, sık sık da çocuk düşürdüklerine birçok ebe ve doğum yardımcısı tanıklık etmektedir, örneğin Dr. Hawkins, evid., s. 11 ve 13. Bu yetmiyormuş gibi, bütün fabrika işlerindeki kadınlar topluca genel zafiyet çekmekte ve, gebe iken, doğma saatine kadar fabrikalarda çalışmaktadırlar -elbette, çalışmayı daha önce bırakırlarsa yerlerinin kapılmasından ve işlerine son verilmesinden ve ücretlerini yitirmekten korkmaktadırlar. Ertesi sabah doğum yapan kadınların akşam hâlâ çalıştıkları sık sık görülmektedir, fabrikalarda makinelerin arasında doğurmaları bile hiç de seyrek görülen bir durum değildir. Ve burjuva beyler bunda olağanüstü hiçbir şey görmüyorlarsa da, gebe bir kadını doğuracağı güne kadar günde oniki-onüç (eskiden daha çok) saat ayakta durup sık sık eğilerek çalışmaya dolaylı olarak zorlamanın bir zalimlik, alçakça bir barbarlık olduğunu karıları herhalde kabul edeceklerdir. Ama hepsi bu kadar da değil. Doğumdan sonra ondört gün çalışmaları gerekmeyen kadınlar bundan pek memnun kalmakta ve bu süreyi uzun saymaktadırlar. Kimileri daha sekiz, hatta üç-dört gün sonra, bütün çalışma zamanını tamamlamak için, gene fabrikaya gelmektedirler - birinde bir fabrikacının bir gözcüye şöyle sorduğunu işittim: Falanca ve filanca kadınlar işe hâlâ başlamadı mı? - Hayır. - Doğuralı kaç gün oluyor? - Sekiz gün. - Ama çoktan işe başlayabilirdi. Şuradaki kadın yalnız üç gününü evde geçirdi. - Elbette; işten çıkarılma korkusu, [sayfa 31] açlık korkusu, onu halsizliğine karşın, acılarına karşın fabrikaya sürüklüyor; işçisinin hastalık yüzünden evde kalmasına fabrikacının çıkarı gözyummaz, işçiler hasta olamaz, loğusa yatağına sığınamaz - yoksa fabrikacının makinelerini durdurması ya da o yüce başının geçici bir değişme yüzünden ağrıması gerekir; ve bunu yapmaz, rahatsızlanmaya kalkışınca işçilerine yol verir. Dinleyiniz (Cowell, evid., s. 77): "Bir genç kız kendini çok hasta hissediyor, işini güçlükle yapabiliyor - Neden eve gitmek için izin istemiyor? - Ah, beyim, 'patron' bu bakımdan çok bencil; çeyrek gün işbaşında bulunmazsak, kovulmayı göze almışız demektir." Ya da (Sir D. Barry, evid., s. 44); İşçi Thomas MacDurt'un hafif ateşi var, "hiç değilse dört gün evde kalamıyor, çünkü işini yitirmekten korkuyor". ... Böyle kadınlardan, özellikle gebeliklerinde çalışmak zorunda olanlardan doğan çocuklar sağlıklı olamaz. Tersine, Manchester'le ilgili raporda, çok cılız oldukları bildirilmektedir, ve yalnız Barry sağlıklı olduklarını öne sürmekte - ama denetlediği İskoçya'da hemen hiçbir evli kadının çalışmadığını da söylemektedir; onun için orada fabrikaların pek çoğu, Glasgow ayrı tutulursa, kırdadır, ve bu, çocukların sağlıklı olmasına pek çok yardım etmektedir. Manchester'in yakın çevresindeki işçi çocuklarının hemen hepsi şen ve sağlıklıdır, oysa kenttekiler solgun ve sıracalı görünmektedir; ama dokuz yaşına basar basmaz, fabrikaya gönderildikleri için, renkleri soluvermekte, ve artık kent çocuklarından ayırt edilememektedirler. Ama fabrika işinde bir de özellikle yan etkileri olan birkaç çalışma kolu daha vardır. Pamuk ve keten ipliği fabrikalarındaki birçok odada, özellikle havlama ve tarama odalarında göğüs darlığına yolaçan bir yığın lifli toz uçuşmaktadır. Buna bazı bünyeler dayanır, öbürleri dayanmaz. Ama işçinin seçme hakkı yoktur, göğsü sağlıklı olsa da olmasa da, nerede iş bulursa o odada çalışmak zorundadır. Solunan bu tozun bilinen sonuçları kan tükürme, güç ve ıslıklı soluma, göğüste ağrılar, öksürük, uykusuzluk, kısaca en kötü durumlarda akciğer veremiyle biten astımın bütün belirtileridir. (Karşılaştırınız: Stuart, s. 13, 70, 101, Mackintosh, s. 24 vb., Power'ın Nottingham, Leeds, Cowell üzerine raporu, s. 60 vb., Barry, s. 12 [bir fabrikada beş], s. 17, 44, [sayfa 32] 52, 60 vb.; Loudon, s. 13 vb.). Ama sağlığa özellikle zararlı olan, ketenin genç kızlar ve çocuklarca yapılan ıslak eğirilmesidir. İğlerden üzerlerine su sıçrar, öyle ki giysilerinin ön kesimi derinlerine kadar sürekli ıslaktır ve zeminde her zaman su vardır. Bu, pamuk fabrikalarının iplik katlama odalarında da biraz böyledir, ve bunun sonucu sık soğuk algınlıkları ve göğüs yangılandır. Kısık, boğuk bir ses bütün fabrika işçilerinde, ama hepsinden çok da ıslak eğiricilerde ve katlayıcılarda yaygındır. Stuart, Mackintosh ve Sir D. Barry bu işin sağlığa aykırılığından ve pek çok fabrikacının bununla az ilgilenmesinden en etkileyici deyimlerle söz etmektedirler. Keten eğirmenin başka bir etkisi omuzun kendine özgü çarpılması, özellikle sağ kürek kemiğinin işin doğasından ötürü çıkıntı yapmasıdır. Bu türlü eğirme, çıkrıkla eğirme gibi, kopan ipliklerin bağlanması sırasında iği durdurmak için kullanılan diz kapaklarında da sık sık hastalıklara yol açmaktadır. Bu iki işte makinelerin alçak olması ve sık sık eğilmek gerekmesi yüzünden vücudun gelişmesi genellikle aksamaktadır. Manchester'da görevli olduğum pamuk fabrikasının eğirme odasında iyi gelişmiş, boylu poslu bir tek kız gördüğümü anımsamıyorum; hepsi ufak tefekti, kötü gelişmişti ve şişmandı, vücut biçimleri kesinlikle çirkindi. Ama bütün bu hastalıklardan ve kötü biçimlenmelerden başka, işçilerin kemikleri başka türlü de zarar görmektedir. Makineler arasında çalışmak bir sürü kazaya yolaçmakta ve dolayısıyla işçiler kısmen ya da tümüyle işlerini yapamaz hale gelmektedirler. F. Engels, aynı yapıt, s. 383-386.
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #7 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | * Bir yığın hastalık yalnızca burjuvazinin iğrenç para hırsından doğmaktadır! Kadınlar doğuramaz hale gelmekte, çocuklar çarpık-çurpuk gelişmekte, erkekler zayıf düşmekte, kollar ve bacaklar ezilmekte, bütün kuşaklar bozulmakta, ve bütün bunlar yalnızca burjuvazi kesesini doldursun diye olmaktadır! Ve gözeticilerin çocukları yataklarından nasıl çırılçıplak çıkardıkları, çocukların, giysileri kollarında, tekme tokat nasıl fabrikalara koşturulduğu (örneğin Stuart, s. 39 [sayfa 33] ve başkaları), tokatlanarak nasıl uyandırıldığı, buna karşın işbaşında nasıl uyuyakaldığı, uyuklayaduran zavallı bir çocuğun gözetici bağırınca sıçrayıp, durmuş olan makinesini kapalı gözlerle nasıl çalıştırdığı okunursa; eve gidemeyecek kadar yorgun düşen çocukların uyumak için kurutma odasındaki pamukların altına nasıl gizlendiği, ve ancak kayışlarla dövülerek fabrikadan çıkarılabildiği, yüzlerce çocuğun uykusuzluktan ve iştahsızlıktan akşam yemeği yemeyecek kadar bitkin bir halde her akşam eve nasıl döndüğü, ana-babalarının onları yataklarının yanında dua ederken diz çökmüş durumda uyuyakalmış bulduğu okunursa; bütün bunlar ve hepsi de yeminle doğrulanan, birçok tanığı olan, komiserlerin bile inanılır saydığı adamların bildirdiği daha başka yüzlerce alçaklık ve rezillik bu bir tek raporda okunursa; bunun "liberal" bir rapor, Tory'lerin ilk raporunu gerçekleşsizleştirmek için düzenlenmiş bir burjuva rapor olduğu, komiserlerin bile burjuvaziden yana olduğu ve her şeyi istemeyerek rapor ettiği düşünülürse - insanseverliği ve fedakârlığı ile çalım satan, oysa biricik amacı kesesini d tout prix[6] doldurmak olan bu sınıfa içerlememek, öfkelenmemek elde mi? F. Engels, aynı yapıt, s. 388-389. * Eğirme işlemi katı bir işbölümü ile çok karışık bir hale getirilmiştir ve bir yığın dalı vardır. Önce iplik eğrilir; bunu ondört yaşından büyük kızlar (winders) yapar; ... sonra erkek işçi, makineden enli bir kumaş gibi çıkan uçları büker ve çok küçük çocuklar birleşik iplikleri çekerek birbirinden ayırır. ... Eğiricilerin de threader'lar gibi belirli bir çalışma zamanı yoktur, çünkü bir makinenin makaraları dolar dolmaz oraya çağrılırlar; ve çünkü erkek işçiler geceleri de uç büker, onun için her zaman fabrikaya ya da bükücüler odasına çağrılabilirler. Bunun sonucu olan çalışma kuralsızlığı, sık sık gece çalışmak, düzensiz yaşamak, fiziksel ve moral bir yığın hastalığa yolaçar. [sayfa 34] F. Engels, aynı yapıt, s. 410-411. *
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #8 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | Eğirme işleminin başka bir dalı, dantelâ örme, tarımla da uğraşılan Northampton, Oxford, Bedford ve Buckingham kontluklarında ve pek çoğu çocuk ve genç yaşta olan, kötü beslenmekten genellikle sızlanan ve pek seyrek et yiyebilen kimselerce yapılır. İşin kendisi sağlığa son derece aykırıdır. Çocuklar küçük, kötü havalandırılan, nemli odalarda, sürekli oturarak ve dantelâ yastıklarına eğilerek çalışırlar. Vücudu bu yorucu durumda desteklemek için kızlar tahta balinalı bir korse kullanırlar ki, bu balinalar kemikleri henüz çok yumuşak olan çocuk yaştaki pek çok kimsede, eğilmiş durumda iken göğüs kemiğinin ve kaburgaların konumunu tümüyle bozmakta ve dar-göğüslülüğe yolaçmaktadır. Pek çoğu, bu yüzden, oturarak çalışmasının ve kötü havanın sonucu olan sindirimsizliğin en acı verici etkilerine bir süre dayandıktan sonra, veremden ölmektedir. Hemen hiç eğitimsizdirler, pek azı ahlaki eğitim görmüştür, hepsi de süslenmeye düşkündür. Bunlardan ötürü ahlaki durumları çok kötüdür ve aralarında orospuluk etmeyen yok gibidir. (Ch. Empl. Com., Burns, Report.) Burjuvazinin güzel hanımlarına dantelâlarla bezenme sevincini yaşatmak için toplumun ödediği fiyat budur - çok ucuz sayılmaz, değil mi? Yalnız birkaç bin kör işçi, yalnız veremli birkaç proleter kız, hastalıklı bir ayaktakımı kuşağı, hastalıklarını gene aynı ölçüde aşağı sınıftan çocuklarına ve torunlarına kalıt bırakacak bir kuşak - bu nedir ki? Hiçbir şey, hiçbir şey! Bizim İngiliz burjuvazimiz Hükümet Komisyonunun raporunu kayıtsızca bir yana koyacak ve karıları ile kızları önceden olduğu gibi gene dantelâlarla bezenecek. F. Engels, aynı yapıt, s. 412-413. * Gariptir ki, burjuvazinin hanımlarının bezenmesine yarayan bu metaların üretimi, o işte çalışan işçilerin sağlığı bakımından en acıklı sonuçların doğmasını gerektirmektedir. Bunu daha önce dantelâ örmede görmüştük ve söylediklerimizin kanıtlarıyla Londra'nın giysi diken mağazalarında [sayfa 35] bir daha karşılaşıyoruz. Bu kuruluşlar bir yığın genç kız çalıştırmaktadır -hepsinin 15.000 kişi olduğu söylenmektedir-; bunlar, evlerde yatıp kalkmakta ve yemektedirler, çoğu kırdan gelmiştir, bu yüzden patronların tam kölesidirler. Yılda 4 ay süren moda mevsiminde, en iyi kuruluşlarda bile günlük çalışma süresi onbeş, ve, araya başka işler girerse, onsekiz saattir; ama bu mevsimde hiçbir zaman belirlemesi olmadan çalışılır, öyle ki kızlar yirmidört saatte asla altı ve çoğu zaman üç-dört, ve sık sık olduğu gibi bütün gece çalışmak zorunda kalmazlarsa, iki saatten çok dinlenme ve uyuma zamanı bulamazlar ve ondokuz-yirmiiki saat çalışırlar. Çalışmalarına konan biricik sınır, iğneyi bir dakika için kullanamayacak kadar kesin fiziksel yeteneksizliğe uğramalarıdır. Bu çaresiz yaratıkların dokuz gün boyunca soyunmadıkları ve çok çabuk atıştırabilsinler diye yemeklerinin küçük parçalar halinde önlerine konduğu bir şiltede arasıra bir an dinlenebildikleri olur; sözün kısası, bu mutsuz kızlar modern köleciliğin moral kamçısı -işten kovma korkutması- ile, değil 14-20 yaşlarındaki narin kızların, güçlü kuvvetli bir adamın bile dayanamayacağı böyle sürekli ve uzun bir işte tutulmaktadırlar. Bundan başka, çalışma odalarının ve uyuma yerlerinin nemli havası, iki büklüm durmaktan ileri gelen kötü sindirim, ama hepsinden çok da, uzun zaman çalışmak ve temiz havadan yoksunluk, kızların sağlığı bakımından kötü sonuçlar doğurmaktadır. Yorgunluk, bitkinlik, halsizlik, iştahsızlık, omuzlarda, sırtta ve kalçalarda ağrılar, ama özellikle başağrıları hemen başlar; sonra omurga eğrilmesi, çabucak yakın-görmezleşen gözlerde şişme, sulanma ve ağrılar, öksürük, göğüs darlığı gibi kadın organizmasına özgü bütün gelişim bozuklukları görülür. Birçok halde gözler öylesine yıpranır ki onmaz bir körlük başlar; ve görüş işi sürdürmeye yetecek kadar iyi kalırsa, bu kızların kısa, acıklı yaşamına çoğu zaman verem son verir. Bu işi yeterince erken bırakanlarda bile, vücut sağlığı sürekli bozuk kalır, bünyenin direnci kırılır; böyleleri sürekli, özellikle evlenince, zayıf ve halsiz olur ve hastalıklı çocuklar dünyaya getirir. Komiserin (Ch. Empl. Comm.) görüştüğü bütün hekimler, sağlığı bozup erken bir ölüme yolaçmada bundan daha etkili bir yol bulunamayacağını bildirerek sözbirliği etmişlerdir. ... Londra'da dikici kızlar da aynı acımasızlıkla, yalnız biraz [sayfa 36] daha dolaylı olarak, sömürülmektedir. Korse yapımında çalışan kızların zor, yorucu, göze zararlı bir işleri vardır; ve aldıkları ücret nedir? Bunu bilmiyorum, ama biliyorum ki kendisine verilen malzeme için kefalet yatırması gereken ve işi tek tek dikicilere dağıtan aracı parça başına 1½ peni, 15 Prusya feniği almaktadır. Onun payı, en az ½ peni, bundan düşülmekte, ve zavallı kızın cebine en çok 1 peni girmektedir. Boyunbağı diken kızlar, günde onaltı saat çalışmakla yükümlüdürler ve haftada ellerine 4½ şilin, 1½ Prusya taleri geçmektedir ki, bununla da en ucuz Alman kentinde 20 gümüş kuruşla satın alınabilecek şeyleri almaktadırlar.[7] Ama en kötüsü gömlek dikenlerin halidir. Sıradan bir gömlek için 1½ peni almaktadırlar - eskiden 2-3 peni alıyorlardı, ama burjuva-radikal bir resmî makamın yönettiği St. Pancras yoksullarevi, işi 1½ peniye almaya başlayalı beri dışardaki zavallı kadınlar da öyle yapmak zorunda kaldılar. Günde onsekiz saatlik bir çalışmayla bitirilebilen ince, süslü gömlekler için 6 peni, 5 gümüş kuruş ödenmektedir. Bu dikici kadınların ücreti buna göre ve işçi kadınları ve patronları da içeren kimselerin tanıklıklarına göre, geceyarılarına kadar süren bir çalışmadan sonra, haftada 2½ -3 şilindir! Bu utanç verici barbarlığın üstüne tüy diken, dikici kadınların kendilerine emanet edilen malzemenin bedelinin bir kesimini depozit olarak yatırmak zorunda olmalarıdır; patronların da çok iyi bildikleri gibi, malzemenin bir kısmını rehine koymadan yapamazlar ve zarar etmeden rehinden kurtaramazlar; ya da, 1843 Kasımında bir dikici kadının başına geldiği gibi, malzemeyi rehinden kurtaramazlarsa sulh mahkemesine gitmek zorunda kalırlar. Bu duruma düşen ve ne yapılması gerektiğini bilmeyen zavallı bir kız, 1844 Ağustosunda, kendisini kanala atarak, yaşamına son verdi. Bu kadınlar, çoğu zaman, küçük tavanarası odalarında en büyük yoksulluk içinde yaşarlar, birçoğu yerin elverdiği ölçüde bir tek odaya doluşmuştur ve kışın odadaki biricik ısınma aracı çalışanların bedensel sıcaklığıdır. Orada işlerine eğilmiş olarak otururlar ve sabahtan geceyarısı dörde ya da beşe kadar dikerler, birkaç yılda sağlıkları bozulur ve vakitsiz ölüp giderler, üstelik o sırada en sıradan gereksinmelerini gideremezler.[8] [sayfa 37] Ve o sırada aşağıda, yüksek burjuvazinin saltanat arabaları geçer ve belki on adım ötede bayağı bir züppe bir gecede onların bir yılda kazanabildiğinden daha çok para harcar.... F. Engels, aynı yapıt, s. 426-429.
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #9 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | * Bu farklı, çoğu zaman birleşmiş, çoğu zaman ayrılmış işçi kesimleri -dernek üyeleri, çartistler ve sosyalistler- eğitimi geliştirmek için kendi başlarına birçok okul ve okuma odası kurmuşlardır. Her sosyalist ve hemen hemen her çartist kuruluşun, ve tek tek birçok derneğin böyle bir yeri vardır. Burada çocuklar burjuvazinin bütün etkilerinden uzak proleter bir eğitimden geçirilir ve okuma odalarında hemen yalnız proleter dergiler ve kitaplar bulunur. Bu okullar, onlara benzer birkaç kurumu, "Mechanics Institutions", proleter etkilerden kurtarmayı ve burjuvaziye yararlı bilimleri işçiler arasında yayan organlar haline getirmeyi başaran burjuvazi için çok tehlikelidir. Burada, şimdi, işçiyi burjuvaziye karşı muhalefetten alıkoyan ve ona belki de burjuvaziye para getirecek buluşlar yapma yolunu açacak doğal bilimler öğretiliyor - oysa doğal bilimler işçiye şimdi gerçekten hiç yararsızdır, çünkü işçi kendi büyük kentinde ve uzun işgününde, doğayı çoğu zaman bir kez bile görmemektedir; burada putu serbest rekabet olan ulusal ekonomi (Nationalökonomie) vaaz edilmektedir ki, bunun işçi için biricik sonucu, sessizce haklarından vazgeçip açlıktan ölmekten daha akıllıca hiçbir şey yapamayacağıdır; burada bütün eğitim, egemen politikaya ve dine karşı uysallığa, boyun eğmeye, hizmete yöneltilmiştir, öyle ki bu eğitim işçi için yalnızca sessiz itaatin, edilgenliğin, yazgısına boyun eğmenin sürekli bir vaazıdır. [sayfa 38] İşçi yığını bu kurumlardan elbette hiçbir şey beklememekte ve proleter okuma odalarına, doğrudan doğruya kendi çıkarlarıyla çakışan ilişkilerin tartışmasına dönmektedir - ve o zaman kendini beğenmiş burjuvazi kendi Dixi et Salvavi'sini[9] söylemekte ve "kötü niyetli demagogların öfkeli palavralarını sağlam bir eğitime yeğ tutan" bir sınıftan tiksintiyle yüzçevirmektedir. Öte yandan, işçi de, burjuvazinin çıkarını gözeten ikiyüzlülüklerle karıştırılmamış, anlamlı, doğalbilimsel, estetik ve ulusal ekonomik konularda, bütün proleter kurumlarda özellikle sosyalist olanlarda sık sık verilen ve çok iyi izlenen derslerde "sağlam bir eğitim"den geçmektedir. Kadife ceketleri artık iliklenmeyen işçilerin yerbilimsel, gökbilimsel ve başka konularda Almanya'daki eğitilmiş bazı burjuvalardan çok daha bilgilice konuştuklarını sık sık işittim. Ve İngiliz proletaryasının kendini eğitmeyi ne kadar iyi başardığı surdan bellidir ki, yeni felsefi, politik ve şiirsel yazının çığır açan yapıtlarını hemen hemen yalnız işçiler okumaktadır. Toplumsal durumun uşağı ve bağlı olduğu önyargılarıyla burjuva, gerçekten ileri bir adım atan her şey karşısında korkmakta, haç çıkarmaktadır; proleterin ise böyle şeylere gözleri açıktır ve bunları zevkle ve başarıyla incelemektedir. Bu bakımdan sosyalistler proletaryanın eğitimi için pek çok şey yapmışlar, Fransız materyalistlerini, Helvétius'u, Holbach'ı, Diderot'yu vb. çevirmişler ve ayrıca en iyi İngilizce yapıtların ucuz baskılarını yaymışladır. Strauss'un İsa'nın Yaşamı, Proudhon'un Mülkiyeti, hemen yalnız proleterler arasında dolaşmaktadır. Shelley, dahi peygambersel Shelley, ve varolan toplumla ilgili duyumsal kızgınlığı ve acı yergileriyle Byron, okurlarının pek çoğunu işçiler arasında bulmaktadır; burjuvaların yalnız bugünün ikiyüzlü ahlakına uygun olarak kısaltılıp iğdiş edilmiş yayınları "aile baskıları" vardır. Son çağın en büyük pratik filozoflarından ikisi, Bentham ve Godwin, özellikle ikincisi, yalnız proletaryanın mülkiyetindedir; Bentham'ın. köktenci (radikal) burjuvazi arasında bir okulu varsa da, onun öğretisini bir adım daha ileri götürmeyi yalnız proletarya ve sosyalistler başarmıştır. Proletarya bu temel üzerine kendi yazınını kurmuştur; bu, çoğunlukla gazetelerden ve [sayfa 39] kitapçıklardan oluşmuştur ve içerik bakımından bütün burjuva yazından çok daha ilerdedir. Daha sonra bu nokta üzerinde gene durulacaktır. Bir şey daha belirtilmelidir: Fabrika işçileri, ve onlar arasında özellikle pamuklu dokuma işçileri, işçi hareketinin çekirdeğini oluşturmaktadırlar. Lancashire ve özellikle Manchester en kuvvetli işçi birliklerinin konutu, çartizmin merkezî noktası, en çok sosyalist bulunan yerdir. Fabrika sistemi bir iş dalına ne kadar sokulursa, işçiler harekete o kadar çok katılmaktadırlar; işçiler ile kapitalistler arasındaki karşıtlık ne kadar keskinse, işçideki proleter bilinç o kadar gelişmiş, o kadar keskindir. Birmingham'lı küçük patronlar, bunalımlardan zarar görmelerine karşın, proleter çartizm ile bakkalca köktencilik (Radikalismus) arasında mutsuz bir orta noktada bulunmaktadırlar. Ama, genellikle, bütün sanayi işçileri sermayeye ve burjuvaziye karşı şu ya da bu biçimde bir direnç kazanmışlardır, ve şu noktada birleşmişlerdir: "Working Men" işçiler -ki bu, gurur duydukları bir unvandır ve çartist toplantılarda alışılmış hitaptır- olarak, bütün mülk sahipleri karşısında kendi çıkarları ve ilkeleri ve kendi görüşleriyle kendine özgü bir sınıf oluşturmaktadırlar, ve ulusun kuvveti ve gelişme yeteneği bu sınıfta bulunmaktadır. F. Engels, aynı yapıt, s. 453-455. * Aynı şey daha yaşlı kızlar ve kadınlar için de geçerlidir. En acımasız biçimde aşırı çalıştırılırlar. Hemen her zaman en acı veren bir ölçüye ulaşan bu yorgunluk, bünyeyi etkilemekten geri kalmaz. Böylesine aşırı bir çalışmanın ilk sonucu, bütün yaşam gücünün, kasların tek yanlı gelişmesi için kullanılmasıdır, öyle ki çekme ve itme sırasında özellikle çalışan kol, bacak, sırt, omuz ve göğüs kasları olağanüstü gelişirken vücudun geri kalan her yanı besinsizlik çeker ve cılız kalır. Her şeyden önce gelişme yavaşlar ve geri kalır; aşağı yukarı bütün maden işçileri kısa boyludur. ... Sonra erinlik (buluğ) delikanlılarda da kızlarda da [sayfa 40], -delikanlılarda 18 yaşında kadar- gecikir... Çocukluk çağının uzaması aslında durdurulmuş gelişmenin bir kanıtından başka bir şey değildir ve daha sonraki yaşlarda meyvelerini vermekten geri kalmaz. F. Engels, aynı yapıt, s. 460-461.
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
| | #10 (permalink) |
| Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: CΣPΉΣ
Mesajlar: 11.383
Thanks: 202
Thanked 1.024 Times in 961 Posts
Tecrübe Puanı: 12 ![]() | * Bütün maden işçilerinin aşırı çalışması, bellidir ki, içkiye düşkünlüğe yolaçar. Cinsiyetlerin ilişkisine gelince, ocaklardaki sıcaklık yüzünden erkekler, kadınlar ve çocuklar pek çok durumda çıplak ve çoğu zaman nerdeyse çıplak çalışırlar, ve karanlık, ıssız ocaklarda bunun sonuçlarının neler olabileceğini herkes kendisi düşünebilir. Burada evlilik dışı çocuk sayısı yeraltındaki yarı yabanıl insanlar arasında neler geçtiğini göstermekte, ama cinsiyetler arasındaki yasal olmayan ilişkinin kentlerde olduğu gibi henüz orospuluğa varmadığını da kanıtlamaktadır. Kadınların çalışması, fabrikalarda aynı sonuçları doğurur, aile bağlarını çözer ve anneyi ev işlerini kesinlikle yapamaz duruma getirir. Ch. E. Rept, parlamentoya sunulduğu zaman, Lord Ashley, maden ocaklarında kadınların çalışmasını tümüyle yasaklayan ve çocuklarınkini çok sınırlayan bir yasa önergesi vermekte elini çabuk tuttu. Yasa çıktı, ama pek çok çevrede ölü bir metin olarak kaldı, çünkü uygulanmasını görmek üzere maden ocağı denetçileri bile atanmadı. Ocakların bulunduğu kırsal bölgelerde yasanın çiğnenmesi zaten çok kolaydır; onun için, İskoçya'daki Dük Hamilton Ocaklarında altmıştan çok kadın çalıştırıldığını Maden İşçileri birliğinin İçişleri bakanlığına resmen bildirmesi, ya da Manchester Guardian'ın birinde haber verdiği gibi, yanılmıyorsam, Wigan yakınındaki ocakta bir patlama sırasında bir kız çocuğunun can vermesi ve yasalsızlığın böylelikle günışığına çıkmasıyla artık hiç kimsenin ilgilenmemesi bizi şaşırtmamalıdır. Tek tek durumlarda kadınların çalıştırılması durdurulmuş olabilir, ama genellikle eski durum değişmeden sürmektedir. [sayfa 41] F. Engels, aynı yapıt, s. 464-465. * Sözde liberal okuldan olan birkaç politikacı "burjuvazinin ve işçi sınıfının birliği" üzerine çok gevezelik ediyor, ama düşünce saçma bir kuruntudur. Geniş bir uçurum, girişimciyi işçiden - efendiyi uşaktan ayırıyor. Hizmet personeliyle ilgili olarak Talfourd'un son eleştirel sözleri bile şöyle: "Rahatımız ve gereksinmelerimizin giderilmesi için hizmet ederek konutlarımızda sürekli kalan, sanki başka bir dünyanın insanlarıymışlar gibi eğilimlerine ve karakterlerine pek az güvendiğimiz erkeklerin ve kadınların çevremizde çoğaldığını düşünmek ne kadar acı." "Her iki dünyanın" söz konusu insanlarıyla ilgili hiç bir anlaşmazlık olamaz, burjuvazinin hanımları -kölelikten kendi öz ve oldukça yeni kurtuluşlarını unutarak- hizmetçilerini aşağı dünyanın işareti olarak "başlık" giymeye zorluyor, ve mülk ve akar ayırdedici özelliklerinin değil, tersine, paranın ayırdedici özelliklerinin yitebileceği korkusuyla, hizmetçi kızların güzel giyinmelerine ancak seyrek olarak izin veriyorlar. Karl Marks,"Die Englische Bourgeoisie", Marks-Engels, Werke, Band 10, Berlin 1961, s. 467. *
__________________ “İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye ‘Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak’ demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkâr, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun.” Laz Marks |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiket |
| aile, kadın, marksengelslenin |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Alman İdeolojisi [Feuerbach] / Marks-Engels | devriMaral | Teorik Eğitim | 29 | 11-24-2009 12:47 |
| Marks-Engels / Komunist Parti Manifestosu | devriMaral | Teorik Eğitim | 17 | 11-23-2009 15:30 |
| Marks ve Engels Döneminde Ulusal Sorun | BABİL | Serbest Kürsü | 0 | 10-03-2009 02:07 |
| Elveda Lenin / Good Bye Lenin / 2002 / DvdRip / TR / IMDB*7.8 | ruya | Film - Video | 2 | 01-20-2008 15:01 |
| Frİedrİch Engels : Karl Marks | gusano | Devrimci Kişilik ve Devrimci Eğitim | 0 | 06-12-2007 23:40 |
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anda Saat : 02:44 .