Komunist Forum
Geri git   Komunist Forum > SİYASET BÖLÜMÜ > Serbest Başlık ( Siyaset )

Serbest Başlık ( Siyaset ) Diğer başlıklara uymayan konuları burda açınız.

Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları Stil
Alt 05-20-2009, 11:28   #1 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 2.148
Thanks: 0
Thanked 8 Times in 7 Posts
Tecrübe Puanı: 0
Rozerin Seçkin bir yolda.
Standart Zana ilk kez o yılları anlattı

Zana ilk kez o yılları anlattı


Zana, o yılları anlatırken, “Sorgu odasındaydım. Hem tekme tokat dövüyor hem de soyunmamı istiyorlardı. Direniyor ve hücrede örtünmemin anlamsızlığını...



Norveç'te Oslo Freedom Forum tarafından düzenlenen “İnsanlığın asaleti ve özgürlüğün gücü” başlıklı konferansa katılan Leyla Zana, cezaevi yıllarını anlattı. Zana, o yılları anlatırken, “Sorgu odasındaydım. Hem tekme tokat dövüyor hem de soyunmamı istiyorlardı. Direniyor ve hücrede örtünmemin anlamsızlığını düşünüyordum. Direndikçe aldığım darbelerle kendimden geçiyordum…” dedi.

İşte Leyla Zana'nın konuşmasının tam metni:

“Dünyanın dört bir yanından gelerek bu konferansı onurlandıran siz, değerli katılımcılar, sevgili dostlar, Karanlık dönemlerin ışığı haline gelmiş değerli şahsiyetler,

Huzurlarınızda İnsan Hakları Vakfı ve Oslo Özgürlük Forumu'nun birlikte düzenlediği bu konferansta emeği geçen herkesi selamlıyorum. İsimli isimsiz tüm çalışanlara da ayrıca şükranlarımı sunmak istiyorum.

Böylesine kapsamlı ve nitelikli bir konferansta, görüşlerime ve şahsımda halkımın gerçekliğine yer verdiğiniz için çok mutluyum. Sizlere, öncelikle teşekkür ediyorum.

Kuşkunun karanlık saatlerini ve ruhun yalnızlık günlerini elbette çok yaşadım. Hem de hangi birini anlatacağıma karar veremeyecek kadar çok oldu…

Hangisinden başlayabilirim ki? An geldi; yanı başımda mücadele arkadaşlarım katledildi. An geldi; mezar açmak durumunda kaldık. An geldi, parçalanmış cesetlerden bir insan bütününü aradık. An geldi; küçücük çocukların kanı aktı avuçlarıma… Bazen yine o anlık hissedişler sayesinde kıl payı ölümlerden döndüm.

Ancak acılarıma acımadım. Dayanmak, direnmek ve mücadele etmek. Diğer tüm seçenekleri, mahkûm ettim. Geriye, sadece hiç tükenmeyecek umutlarım, insanlığa sevgim, zulme direncim, acıya sabrım ve özgürlüğe olan inancım kaldı. İşte o zamanlara dair bazı olayları, hücreme sığmayan umutlarımı sizlere gücüm yettiğince anlatmaya çalışacağım.

Tarih: 26 Temmuz 1988. Yer: Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet hücreleri...

Kapatıldığım hücre, bir metrekareden daha küçüktü. Minnacık cüssemle, iki büklüm olmama rağmen sığmıyorum. Penceresi yok. Gece mi? Gündüz mü? Farkında değilim. Kızgın Temmuz sıcağında sanki bir cehennem! Soluk almaya çalışıyorum anlaşılmaz bir çabayla. Ancak nafile! Olmuyor! Yetinmek zorundayım, dikine duran tabut misali hücremdeki umutlarla... Başka çarem yok!

Bitişik hücrelerden gelen çığlık ve feryatlar, gökyüzünü yırtıyor adeta.

Bir ara, keten pabuçlarımı yastık yaparak, upuzun eteğimle örtündüm anlamsızca. Ve sonra uyumak istedim; geçmişi ve az sonra başıma gelecekleri düşledim bir bir.

Çekilmedik ne kalmıştı ki faşizmden, insanlıktan yana? Rejimin adı ne olursa olsun, kılıktan kılığa girip milyonları yutmamış mıydı canavarca? İşte bu kez de kolları Kürdistan'da... Türkiye'de...

Anayasal adı; demokratik hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin ideolojik yapılanmasına da sızmıştı ustaca. Uyur gibi görünse de asla uyumazdı. On yılda bir görünür ve toplumun özellikle muhalif unsurlarını, bazen yutar, bazen de bir silindir gibi ezer geçerdi...

12 Eylül 1980 sabahı, bir kez daha göründü.

Henüz on dokuz yaşında ve hamileydim. Kapı çalınır gibi olmuştu ki, daha açmaya fırsat bulamadan, içeriye doluşan askerlerin soğuk namlularını ensemde hissettim. Göğsüme dayanan silahtan, kıpırdamaya dahi imkân bulamamıştım. Bir yandan ağır hakaretlere uğruyor, diğer yandan da ev didik didik aranıyordu. Türkçe bilmediğim ve okuryazar da olmadığım için, ne olup bittiğini soramıyordum. Konuşmalarda sürekli eşimin adı geçiyor ve ben de bundan onun arandığını, anlayabiliyordum sadece. Evde korkudan öte, öfkeli bir tedirginlik yaşıyordum. Korunacak, sığınacak ve güvenecek hiç bir yer yoktu. Ama evde de kalamazdım. Kalmamalıydım. Yapmam gereken tek şey, bir an önce evi terk etmekti. Kısa sürede Diyarbakır`ı terk ederek köy köy dolaşmaya başlamıştım. Gittiğim her köy, bir kez de gelişimle panikliyor. Gizleseler de hissediliyordu. Köyde otantik gelenekler ne ise, ben de onu yapıyordum. Kırk yıllık tütün emekçisi gibi tütünleri ipe dizdiğimi ve parmaklarımın, bir yanık misali su topladığını hâlâ anımsarım. Artık bir kaçaktım. Üstelik nereden, kimden ve neden kaçtığımı da bilmiyordum.

“Ben Kürdüm. Bu ülkede Kürt halkının varlığı kabul edilmelidir” diyen ve bunun demokratik mücadelesini veren herkes sistemin nazarında suçluydu. Ben, bunu bile söyleyemiyordum. Hem dil bilmediğim için söyleyemezdim hem de ve daha doğrusu, ne olduğumu da bilmiyordum. Kürtçe konuşan, Kürtçe ağlayan, gülen ve ninniler söyleyen, kendine ait olmayan bir Kürt... Bir Kadın... Henüz kendi sorumluluğunu dahi taşıyamayan bir insandım sadece…

Ben kimim? Kürt olmanın hakları ne? Halk, Ulus, Ezen, Ezilen, Faşizm, Kapitalizm, nedir? Sosyalizm, Komünizm ne demektir? Yanıtsız sorularımdan sadece bir kaçıydı; ancak buna rağmen, ben de bir suçlu gibi aranıyor ve aptalca kaçıyordum.

Zaten darbe falan olmasa da demokrasi böyle işliyordu bu ülkede. Kendine has ve evrensel değerlerden kopuk bir demokrasi

Türkler... Ve Kürtler... Birlikte kurmuş olsalar da devleti, adı, 1923`lerde Türkiye Cumhuriyeti olan devlet de Kürt; özgün kimliği ile bir Kürt olamazdı. Bu nedenle Kürt kanıyla ama Kürtsüz kurulmuş ve öyle de gitmeliydi Cumhuriyet. Zaten Kürtler, sadece Türkiye`de de yaşamıyorlardı.

Irak, Suriye ve İran`a paylaştırılmış ve her coğrafyada benzer yöntemlerle yok sayılmış, yok edilmeye çalışılmıştı. Öyle ki, İran' da hâlâ insanlar her özgürlük talebine karşılık kendilerini darağacında bulabiliyorlar.

Suriye'de ise; Kürtler bırakın Kürt kimliğini Suriye vatandaşlığına bile sahip değiller. Kürt olmak potansiyel bir suç, Kürtlerin haklarını savunmak ise, “vatana ihanet”! Çünkü bu vatan, öncelikle Türklerin ve daha sonra kendini Türk sayanların vatanıydı. Böyle buyuruyordu devlet, anayasa ve yasalarında. Bu nedenle ben de “ihanete” aday bir suçluydum.

Pek de yanlış değildi bu yaklaşım. Çünkü bir 12 Eylül kaçışında başlayan ve vatana “ihanete” gidecek olan uzunca bir yolun, geri dönüşsüz yolcusuydum artık!.. Hücrem, bu uzun yolda umutlarımı sığdıramadığım bir ara duraktı benim için.

Düşlerimden aldığım dirençle, sistemi, bir kez daha ve sil baştan sorgularken, açılan kapı gürültüsüyle irkildim. Belki de uyandım? Birkaç mislim olan iki polis, önce ellerimi arkadan ve sonra da gözlerimi sıkıca bağladı. “Yürü, sorguya”. Sorgu odasındaydım. Hem tekme tokat dövüyor hem de soyunmamı istiyorlardı. Direniyor ve hücrede örtünmemin anlamsızlığını düşünüyordum. Direndikçe aldığım darbelerle kendimden geçiyordum. Kendime geldiğimde çırılçıplak bir halde tazyikli su altında ve yara bere içindeydim.

”Konuş, konuş diyoruz sana, yıllardan beri cezaevleri kapılarında, insanları örgütlüyorsun. Nereye baksak sen varsın. Dün de kadınları sen örgütledin değil mi? Hangi insandan, haktan, Kürtten bahsediyorsunuz. Bu ülkede herkes Türk'tür. Bunu kavrayacaksınız. İçerdekileri de, sizleri de yakmak lazım. Saddam`ı görün, bize şükredin.”

Ne söyleyebilirdim ki? Daha bir kaç ay önce 8 Mart`ta, Saddam Halepçe`de binlerce Kürdü bir çırpıda ve kimyasalla katletmemiş miydi? Oysa ben şimdi, 12 Eylül sabahında -ki sadece bir “ kadın” olan- ben değildim. Ne olup bittiğini biliyor, anlıyor ve kavrıyordum. Zihnimi çelen sorularım, yanıtsız değildi artık. Üstelik Saddam'la, Türkiye`yi Saddamvari yönetenler arasında, esaslı farkın olmadığını da biliyor, görüyor ve yaşıyordum.

Bir çuval yük misali hücreme atıldığımda, düşlerim ve umutlarımla yeniden buluşmanın heyecanı vardı yüreğimde. İçim, içime sığmıyordu. Söyleyecek itiraf edecek bir suçum yoktu. Ama yine de suçluydum. Çünkü artık Kürt olduğumu söylüyor, insan hakkının ne olduğunu biliyor, halkımın, ulusların kendi kaderini tayin haklarını, “izm`lerin” pek çoğunu biliyordum. Ve en azından düzeni sorguluyordum.

Kendimi tanımaya başladıkça ve tanıdıkça, insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağına indiğimi gördüm. Ulusal, sınıfsal, cinsel, dinsel ve yaşama dair bütün eşitsizliklerin; bence sorgulanamayan gizemini çözmüştüm artık.

Kapı, büyük bir gürültüyle, bir kez daha açıldı. Gelen, yine onlardı. İğrenç gülüşleri, olacakları anlatıyor ve ne yapacaklarını biliyordum. Buna rağmen ellerimi ve gözlerimi sıkı sıkı bağladılar. Fiziksel karşı koyuşlarım, yumruk darbeleriyle kırılıyor, ayaklarım ve ellerimin, bedenimden koptuğunu sanıyordum.

Çırılçıplaktım. Vücudumun farklı bölgelerine yerleştirilen tellerin, yüklenecek elektrik akımıyla beni bir an için de olsa, düşlerimden ve umutlarımdan uzaklaştıracağını biliyordum. Gidip gidip geliyor ve umutlarıma sıkıca sarılıyordum.

İlginç, tuhaf ve komik sorulara muhataptım.

“Söyle bakalım bu şifre kime gidiyordu.

Şifre dedikleri şey; Diyarbakır Cezaevi'nden gelen nottan başka bir şey değildi. O notta: “Leyla paltomu yıkadım, astar kumaşa renk verdi. Kuru temizlemeye götür. Leke çıkarsa bana getirirsin, çıkmazsa getirmene gerek yok.” yazılıydı. Gerçekten yıkanmış ve lekelenmiş bir paltoydu. Bu masum isteğin bir suç ve “ihanet” belgesine dönüşeceği nereden bilinebilirdi ki? Ancak Emniyet, bu notta geçen sözcüklerin şifre olduğunu iddia ediyor ve bende bu yüzden, ha bire işkence görüyordum.

Aslında alışkındım işkencelere, aşağılanmaya, horlanmaya ve zulüm olan ne varsa; bana yapılmış veya yapılmamış, hiç önemli değildi. Çünkü halklara, halkıma ve hatta erkek ya da kadın, siyah veya beyaz, dili, dini, cinsi, rengi, ırkı ve inançları ne olursa olsun, insanlığa yapılmış ne varsa kötülük adına, hep kendimi gördüm o acılar da...

Bana yapılanlara öfkelenmek ya da kin duymak yerine değişim ve dönüşüme daha çok ihtiyaç duydum. Daha büyük bir azim ve kararlılıkla mücadele çıtamı yükselttim. Ütopik olmayan bu hayallerimin bir gün gerçekleşeceğine olan inancımı asla yitirmedim.

Yaşadıklarım, elbette hiç yaşanmayan türden işkenceler değildi. Milyonlarca insan geçmişti bu tezgâhlardan ve hatta daha beterinden. Üstelik ülkemde yaşanan savaşta; Türk, Kürt, asker veya gerilla, her gün onlarca insanı yitiriyorduk ve hala yitiriyoruz. Kadınlar dul, çocuklar öksüz ve en çok da yüreği ateşte kaynayan kazan misali analar… Aydınlar, yazarlar, gazeteciler, politikacılar yargılanıyor, tutuklanıyor ve hatta faili devlet olan cinayetler ve sokak infazlarıyla öldürülüyor.

İnsanların ana dilleriyle eğitim yapmalarının, kültür ve tarihlerini araştırmalarının, ulusal kimlik farklılıklarını koruyarak geliştirmelerinin, kendi geleceklerini özgür iradeyle belirlemelerinin, birlikte yaşarken yönetimde söz ve karar sahibi olmak istemelerinin, kime, ne zararı olabilirdi ki?

Peki, dünyada yaklaşık 40 milyonluk bir nüfusa rağmen yasal, ulusal veya uluslar arası hiçbir statüye sahip olmadan yaşayan bir başka halk var mı?

İşte Kürt halkı da sadece ama sadece onurlu bir yaşam için verdiği mücadelenin ne yazık ki, yirmi beşinci savaş yılında...

Bütün isteklere, çabalara rağmen, barışa giden yol ve kanallar açılmıyor,

Hücreme sığmayan umutlar, şimdi bir başka zaman ve mekânda...

Tarih:27 Şubat 1998. Yer; Ankara Merkez Kapalı Cezaevi.

İhanete giden uzunca yolda bir başka durak. Bu dönemin hukuksal statüsü mahkûm, siyasal statüsü tutsaklık idi.;” Bu kez, 15 yıl ağır hapis cezası almış; hükmen PKK'li ve tescilli bir terörist ! Bir vatan haini! Eşkıya (!) ya da bölücüyüm! Zaten Kürtler tarih boyunca hep böyle anıldılar. Kürt halkının demokratik haklarının tanınmasını istemek, terörizimdir, eşkıyalıktır! Öyle buyuruyor devletin anayasa ve yasaları... Üzülerek söylemeliyim ki, Kürtlerin her hak arayışında karşılaştığı bu incitici tanımlamalar, dünyanın resmi söylemi haline de geldi, gelebiliyor…

Aradan yıllar geçti. Dünyada pek çok şey değişti, soğuk savaş da bitti.

Duvarlar, bloklar yıkıldı. Bir çok halk özgürleşti. sınırlar kalktı. İnsan hakları, demokrasi, barış gibi kavramlar sorunlu ülkelerin değil; tüm insanlık âleminin sorunu, ilgisi ve sevdası haline geldi. Dünya, uygarlık, teknoloji ve yaşamı kolaylaştıran her şey; harikalar yaratan küçücük ekranlarla evlere, ofislere girdi. İnsanlık, dünyaya sığmaz, gezegenlerde hayat arar oldu.

Ve bizler; dünyanın dört bir yanından “insan hakları” için bir araya gelen bir avuç insan... Birbirimizi hiç tanımıyoruz, farklı ülkelerden yola çıkarak bu platformda buluştuk.

Kimliklerimiz, inançlarımız, zevklerimiz, ve acılarımız farklı; gülüşümüz, sevincimiz, rengimiz de… Ama hiç farklı düşünmediğimiz, biricik şey var: binlerce ve hatta milyonlarca yüreği, tek yüreğe dönüştüren biricik şey; özgürlük, insan hakları ve demokrasi...

Ve hiç tükenmeyecek umutlarımız var: Barışa, özgürlüğe, demokrasiye ve onları omuzlayacak, gençlere, yarınlara dair…

Sevgili dostlar,

Şimdi hücrelerden alanlara akan bir başka zaman ve mekâna götürmek istiyorum sizleri;

Tarih: 21 Mart 2009 Yer: Diyarbakır Newroz Alanı

Hücrelerden iniltiyle çıkan feryatlar, milyonların barış çığlığına dönüşerek meydanlardan taşıyor. Kaçak hayatlardan yasal kimlik arayışına uzanan parçalanmış ve örselenmiş yaşamlar özledikleri hayatı Newroz'da arıyor.

Yasaklara rağmen süren toplumsal bilinç patlaması beni heyecanlandırıyor. Kürt halkının özgürlük talebi hem Türk halkını hem de bir bütün olarak Türkiye toplumunu pozitif etkileşimle değiştiriyor. Aynı azim, cesaret ve örgütlülük yasaları da değişime zorluyor. Çünkü artık Türkiye'de hem toplum yasaları hem de yasalar toplumu zorluyor. Bu kısır döngüden ancak halklar kazanımla çıkabilir. Çıkmalıdır…

Değerli katılımcılar,

Beni dinleme nezaketini ve sabrını gösterdiğiniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim. Bilmenizi isterim ki; üzerime kara bulutlar gibi çöken karanlıkların, bazen bir mum ışığı ve bazen de gün ışığı parıltısında aydınlandığını görüyorum. Zaten yaşama dair hiçbir karanlığın, kalıcı olmadığına yürekten inanıyorum. Tıpkı saati geldiğinde, gecelerin tükenip karanlığı dağıtan güneşin doğuşu gibi...

Bu duygu ve düşünceler ışığında saygılarımı sunuyorum." / ANF



Rozerin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-20-2009, 11:42   #2 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: sokaklardan
Mesajlar: 1.756
Thanks: 0
Thanked 1 Time in 1 Post
Tecrübe Puanı: 0
compagno Bu noktada bilinmeyen bir miktar.
Standart

teşekkürler paylaşım için.güzel konuşmuş zana...



compagno isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-20-2009, 11:47   #3 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 2.148
Thanks: 0
Thanked 8 Times in 7 Posts
Tecrübe Puanı: 0
Rozerin Seçkin bir yolda.
Standart

Alıntı:
compagno´isimli üyeden Alıntı [Sadece Üyeler Linki Görebilir Üye Olmak İçin Tıklayınız]
teşekkürler paylaşım için.güzel konuşmuş zana...

Bence bu konu sabitlenmeli Compagno . Yasanılanı böyle güzel anlatmak ve okumak herkese birseyler katacaktır.



Rozerin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-20-2009, 12:13   #4 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: sokaklardan
Mesajlar: 1.756
Thanks: 0
Thanked 1 Time in 1 Post
Tecrübe Puanı: 0
compagno Bu noktada bilinmeyen bir miktar.
Standart

Alıntı:
Rozerin´isimli üyeden Alıntı [Sadece Üyeler Linki Görebilir Üye Olmak İçin Tıklayınız]
Bence bu konu sabitlenmeli Compagno . Yasanılanı böyle güzel anlatmak ve okumak herkese birseyler katacaktır.
haklısın sabitliyorum...



compagno isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 05-20-2009, 16:56   #5 (permalink)
 
ARMANÇ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Apr 2009
Mesajlar: 804
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 1
ARMANÇ Seçkin bir yolda.
Standart

zana yaşadıklarını çoğu kez dile getirmiştir...bence var oldukça da bu böyle devam edecektir...teşekkürler rozerin...dediğin gibi herkes tarafından okunmalı bilinmeli...sağol



__________________
biz yaşamı gülüş tadında yaşadık
yani yaşam bir gülüşse,
biz onun en iyi kahkaha atanlarıydık.
biz böyle sevdik birbirimizi,
böyle paylaştık varlık ve yokluğu...
bu yüzden en sevdiklerimizi toprağa gömerken bile,
yaşama ve ayakta kalabilme gücü gösterdik...ROJ
sürgün...
ARMANÇ isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiket
anlattı, ilk, kez, yılları, zana


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Konu Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Alanson Kirpi Reşat'ı anlattı Haber-Ahmet Kültür Sanat Haberler 0 01-26-2009 05:10
Uras Meclis'teki ilk izlenimlerini anlattı yksel ÖDP 15 08-18-2008 12:07
ABD'de 1999-1998 yılları arasında, ölüm döşeğindeki 130 yaşlı hastanın tıbbi yöntemle burjuva-haberci Dünya'dan Haberler 0 06-02-2007 03:22
Lenin'in Yaşamının Son Yılları asdasd Ölümsüzler 0 05-07-2007 03:50
Devrim Yılları - 1905 Lumbstatc Edebi eleştiri - Makale - Denemeler 0 05-05-2007 11:40


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anda Saat : 17:03 .



Powered by vBulletin® Version 3.8.3
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.0 RC2


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447