![]() |
| | #1 (permalink) |
| Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 4.620
Thanks: 62
Thanked 88 Times in 64 Posts
Tecrübe Puanı: 7 ![]() | ► Nâzım Hikmet'in devrimci ve komünist harekete yararlılıkları çoktur. Buna rağmen siyasi kişiliği solda da tartışma konusudur. Nâzım Hikmet'in sanatçı kişiliğiyle ayrılmaz bir biçimde bağlı olan siyasi kişiliği -bir bütün olarak Nâzım Hikmet kişi olarak- değerlendirilirken, bütünlüklü yaklaşım; ve konumları tarihi gelişme içinde değerlendirme belirleyicidir. Bu bağlamda Nâzım Hikmet'in değerlendirilmesinde önce onun doğrudan siyasi sorunlarla ilgilenen siyasi yazı, makale vb.nin çok sınırlı olduğu bilinmelidir. Şimdiye kadar yayınlanmış olanların önemli bölümü onun Türkiye'de legal basında takma isimlerle yayınlanmış olan kimi yazıları ve yurtdışında da yapılmış kimi mülakatlar vb.dir. (Onun örneğin 1951'de Sovyetler Birliği'ne gittikten sonraki dönemde TKP /MK üyesi olarak MK toplantılarına sunduğu yazılar, toplantılarda yaptığı katkılar vb., bunun yanında TKP yayın organları, bu arada TKP'nin sesi radyosu için yazıları vb. konusunda durum açık değildir.) Hal böyle olduğu içindir ki, onun siyasi kişiliği değerlendirilirken şiirlerinde, oyunlarında vb. söylediklerine; değişik insanların tanıklıklarına ve değerlendirmelerine (örneğin Hikmet Kıvılcımlı, K. Tahir, Vâlâ Nureddin, H. İzzettin Dinamo, Şevket Süreyya Aydemir, Vera Tulyakova, Ekber Babbaev, Radi Fiş, Aziz Nesin, Mehmet Fuat, Asım Bezirci vb.) de dayanılmak zorundadır. Ve bu dayanmalarda dikkatli olunmak zorundadır. Çünkü birincisi anılarda anı yazarlarının kendi lehlerine yanılma payı oldukça büyüktür, ikincisi değerlendirmelerde de tabii ki değerlendirmeyi yapanın siyasi yaklaşımları önemli, bir çok halde belirleyici rol oynamaktadır. Örneğin Şevket Süreyya Aydemir için Nâzım Hikmet'i kemalist rejimle uzlaştırmak, barıştırmak -onun kendi kendisini de temize çıkarmak için- belirleyici önemdedir. Onun Nâzım Hikmet'i hep bu bakış açısıyla değerlendireceği açıktır. Mehmet Fuat'ın Nâzım Hikmet'i mümkün olduğunca anti-Stalinist göstermesi, onu burjuvazi için kabul edilebilir hale getirmeye çalışması, onun siyasi yaklaşımına uygun tavırdır vb. ► Nâzım Hikmet'in ilk gençliğindeki siyasi kişiliğinin belirleyici özelliği Türk milliyetçiliğidir. Sanata girişi mistik yaklaşımlarla ve milliyetçi tavırlarla olur. Nâzım Hikmet'in henüz çocukluktan delikanlılığa geçtiği bu ilk döneminin bu özelliğini Nâzım Hikmet bizzat kendisi çeşitli konuşmalarında tespit ediyor. Bu dönemin mistik / şoven tavırlarını adlandırıyor. Nâzım Hikmet'in bu erken dönemi -19 yaşına kadar olan dönemi-, hem içerik hem biçim açısından eskinin devamı olan ve onun bütün eserinde belirleyici olmayan bir dönemdir. Bu dönemi Nâzım Hikmet'in hayatında belirleyici bir dönemmiş gibi göstermek, onu sahiplenmek isteyen burjuvazinin tavrıdır ancak. Bu dönemle ilgili olarak, Birinci Dünya Savaşı ertesinde bugünkü Türkiye topraklarının da önemli bölümünün işgal altında olduğu ve Türk milliyetçiliğinin aynı zamanda -ve hatta öncelikle- emperyalizme karşı bağımsızlıkçılık tavrı olduğu unutulmamalıdır. 0Nâzım Hikmet sosyalistlerle karşılaştığı ve sosyalist eserlerle temasa geldiği anlardan itibaren hızlı bir dönüşüme uğrar, sosyalizme-komünizme sempati duymaya başlar. Kendini sosyalist-komünist olarak görür ve eğitmeye yönelir. Eğitimini KUTV'de görür. ► Nâzım Hikmet kendisini Bolşevik Parti'nin iktidarda olduğu Moskova'ya ilk kez gittiği 19. yaşından itibaren bütün hayatı boyunca komünist olarak değerlendirir. Bunu açıkça ilan eder; burjuvazinin bütün uzlaşma satın alma girişimlerini boşa çıkartır ve "yürekten bağlandığı" komünizm davası için ölümü bile göze alır. Ömrünün 13 yılını hapiste geçirir. Ve fakat "sol memenin altındaki cevahiri kararmaz ." "Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler" şiirinde şöyle yazar: Nâzım Hikmet'in "paşa torunluğu" ve "mistik / şoven Türk şairliğinden" işçi sınıfının ve ezilenlerin komünist sanatçısı olma yolculuğunun başında iken yaptığı nefis muhasebesini şöyle yapmıştır: "Oturdum Batum'da Fransa Otelinde, masanın başına. Ayakları, yalnız ayakları mı, her bir yanı oymalı, yaldızlı, girintili, çıkıntılı oval bir masa. Rokoko... Üsküdar'daki yalının misafir odasında da rokoko bir masa vardır... Ro-ko-ko... Karadeniz kıyısından Ankara'ya, sonra ordan Bolu'ya yaptığım otuz beş günlük, otuz beş yıllık yayan yolculukla, öğretmenlik ettiğim kasaba, kısacası, uzun lafın kısası, İstanbullu paşazadenin, daha doğrusu paşa torununun, Anadoluyla tanışması, bu kere de Batum'da Fransa otelinde rokoko masanın üstünde duruyor, yırtık, kirli, kanlı bir yazma gibi serilmiş rokoko masanın üstüne... Bakıyorum, ağlamak geliyor içimden. Bakıyorum, utanıyorum yine Üsküdar'daki yalıdan. Karar ver oğlum, diyorum kendi kendime karar ver... Karar verildi. Ölmek var, dönmek yok. Dur acele etme oğlum. Koyalım soruları da şu masanın üstüne, Anadolunun yanı başına. Neyini verebilirsin? Ne verebilirsin? Her şeyimi, her şeyi... Hürriyetini? Evet! Hapisanelerde kaç yıl yatabilirsin bu uğurda?... Gerekirse ömrüm boyunca. İyi ama, sen kadınları seversin, yiyip, içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa'yı, Asya'yı, Amerika'yı, Afrika'yı dolaşabilmek için can atıyorsun. Anadoluyu Batum'daki rokoko masanın üstünde bırakıp da Tiflis'ten Kars'a ordan da Ankara'ya döndün mü, beş altı yıla kalmaz mebus olursun, bakan olursun, kadın, yemek içmek, sanat, dünya... Bırak! Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim. Peki, asılmak da var, boğulmak da komünist olursan, diye sormadın mı kendi kendine Batum'da? Sordum. Öldürülmekten korkuyor musun? diye sordum. Korkmuyorum, dedim. Birden düşünmeden mi? Hayır. Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı. Sonra sakatlığa, topallığa, sağırlığa razı mısın bu uğurda? diye sordum. Verem illetine, yürek hastalıklarına, körlüğe? Körlük mü?... Körlük... Dur, hiç düşünmemiştim kör de olunabileceğini bu uğurda. Kalktım. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Dolaştım odanın içinde... Eşyaları ellerimle yoklayarak, kapalı gözlerimin karanlığında odayı dolaştım. İki kere tökezlenip yere kapandım. Ama gözlerimi açmadım... Sonra masanın başında durdum. Gözlerimi açtım. Razıyım körlüğe de... biraz çocukça, belki de biraz komik... Ama doğrusu bu. Ne kitaplardan, ne ağız propagandasıyla, ne de sosyal durumum yüzünden geldim geldiğim yere... Beni geldiğim yere Anadolu getirdi. Kıyısından şöyle bir üstünkörü seyrettiğim Anadolu. Yüreğim getirdi beni geldiğim yere... İşte böyle..."► Nâzım Hikmet'in bilinen az sayıdaki açık siyasi yazılarından birinde o açıkça 1936 Anayasasını ve proleter demokrasiyi savunur. (Bkz. Yeni Ana Kanun Dolayısıyla Sovyet Demokrasisi... 1936 Selamet Matbaası; Nâzım Hikmet, Bütün Eserler cilt 8, Sofya, sayfa 234-247; ... birikim sayı 155, Sezai Sağıroğlu'nun "Nâzım Hikmet, Akıntıya Kürek Çeken Bir Komünist" yazısı) Nâzım Hikmet 1936 Sovyetler Birliği Anayasası'nı şöyle değerlendirmektedir: "Bu suretle görüyoruz ki, yeni ana kanunun birinci faslı Sovyetlerde Sosyalizm prenspilerinden, isteklerinden ric'at edildiğini değil, bilâkis Sovyetlerde Sosyalizmin zaferini ilân ve tespit etmektedir." Bunları yazan Nâzım Hikmet aynı dönemde resmi TKP tarafından "Troçkist", "dönek", "hain" ilan edilmiş olan kişidir! ►Nâzım Hikmet, sanat, edebiyat üzerine yazılarında açıkça marksist -leninist sanat anlayışını savunur. (Bkz. Güney / yurtdışı sayıları, sayı 12, Nâzım Hikmet'in sanat anlayışı üzerine kısaca... ve bu yazımız) ► Nâzım Hikmet'in Lenin'in, Stalin'in önderliğindeki Sovyetler Birliği'ne, orada inşa edilmeye çalışılan sosyalizme karşı tavrı komünistçedir; Sovyetler Birliği'ni "kendi vatanı" olarak gören enternasyonalist bir tavıra sahiptir. Nâzım Hikmet'in Sovyetler Birliği'nden Türkiye'ye geri dönüşünde yazdığı "Veda" şiiri şöyledir: "VEDALenin'in ölümü üzerine yazdığı "Ustamızın Ölümü" şiiri ise şöyledir: "USTAMIZIN ÖLÜMÜ► Nâzım Hikmet, 1922'den itibaren, yani 19 yaşından itibaren, yeni kurulmuş ve kurucu önderlerini kemalistlerin bir komplosunda yitirmiş olan ve Komintern'in üyesi olan TKP'nin üyesidir. Rusya'da bulunduğu sürece aynı zamanda RKP ( -daha sonra SBKP ( üyesidir. Kendini hep partili bir şair olarak kavramıştır. Bu bağlamda 1930'lu yılların ortalarında resmi TKP kaynaklı troçkist / kemalist / burjuva ajanı vb. suçlamaları ve TKP'den atıldığı ilanı vardır:01920'li yılların sonlarında Türkiye'de adı var kendi yok TKP'yi canlandırmak amacıyla TKP'nin Komintern nezdindeki dış bürosuna rağmen bir TKP'nin kuruluşunun içinde yer almıştır. Mehmet Fuat bu konuda, "Yeniden toparlanmak isteyen bazı yakın arkadaşları, Hamdi Şamilof başkanlığında yeni bir parti kurarlarken, onu zorlayarak parti sekreterliğine getirdiler. Böylece hiç istemediği halde gene siyasal bir görev yüklenmiş oldu." (Nâzım Hikmet, Mehmet Fuat, Adam Yayınları, İstanbul 2000, sayfa 88) diyor. Nâzım Hikmet'i yalnızca bir şair / sanatçı olarak görüp göstermek isteyen, böylece burjuvazi için kabul edilebilir hale getirmek isteyen bir yaklaşımın ürünüdür bu tespit. Nâzım Hikmet burada "zorlanarak" siyasi görev yüklenen bir zavallı konumuna düşürülmektedir. Nâzım Hikmet'e yapılacak en büyük hakaretlerden, ayı dostluğundan biridir bu. ► Nâzım Hikmet'in resmi TKP dışında bir TKP'nin kuruluşu içinde yer alması, TKP'nin o andaki (Şefik Hüsnü) yönetiminin göstermeye çalıştığının aksine, Nâzım Hikmet açısından hiç bir şekilde "troçkizmin", Komünist Enternasyonal'e karşı bir tavrın vb. ifadesi değildir. Bunu ispatlar yeter belge ve tanıklık vardır. Nâzım Hikmet troçkist, dönek vb. ilan edilir, partiden atıldığı ilan edilir, teşhir edilir. Bu girişimin sürdürülmesinin objektif olarak zaten güçsüz olan partiyi güçlendirecek yerde daha da zayıflattığını ve burjuvaziye yaradığını gördüğü noktada, Nâzım Hikmet TKP'nin resmi yöneticilerinden "kendinden yararlanılması"nı talep etmeye başlar. Daha sonra TKP, önceden Nâzım Hikmet hakkında söylediklerinin hiçbir özeleştirisini yapmadan -en azından kamuoyuna bu yönde bir açıklama vb. yoktur- Nâzım Hikmet'e sahip çıkar. Nâzım Hikmet 1951'de yeniden Sovyetler Birliği'ne kaçtıktan sonra, kooptasyon yoluyla önce TKP dış bürosu, sonra da TKP MK üyeliğine getirilir. - Nâzım Hikmet aslında TKP'nin -Komintern tarafından da desteklenen- 1930'lu yıllardaki suçlamalarını hak etmeyen bir konumdadır. Resmi TKP'nin kendisi daha sonra Nâzım Hikmet konusunda oportunistçe -faydacı bir çizgi izlemiştir. - Nâzım Hikmet'in siyasi kişiliğiyle ilgili olarak, onun komünist kimliğine gölge düşüren kimi önemli yanlışları vardır. Bunlar: 0 Nâzım Hikmet, gerek emperyalizme karşı tavrı, gerek Sovyetler Birliği konusunda tavrı, gerek Türkiye dışındaki devrimci hareketlere, ulusal kurtuluş hareketlerine karşı tavırları itibarıyla proleter enternasyonalisti bir konumdadır. (Onun İspanya iç savaşı üzerine yazdığı şiirler, Hindistan, Çin devrimi üzerine yazdığı şiirler; savaşa karşı şiirleri vb. enternasyonalizm ruhunun en güzel örnekleridir.) Ancak Kemalist diktatörlük altındaki genç TC'nin "iç" ulusal sorunları bağlamında Nâzım Hikmet bu sorunun önemini görmeyen ve yer yer açıkça Türk milliyetçisi konumları savunan bir tavra sahiptir. Bu noktada o, o günkü TKP'nin çizgisinin birebir savunucusu konumundadır. TKP'nin Türkiye'de Ermeni ve Kürt sorununa yaklaşımı kabaca şöyle idi: Türk egemenlerinin "tehcir" dedikleri olgu yok sayılıyordu; sorun en iyi halde dünya savaşında emperyalistlerin saldırısına uğrayan Osmanlı-Türk imparatorluğunun kendini savunma refleksi olarak görülüyordu. TKP'nin ne 1920, ne 1926 programında, ne de bildiğimiz yayınlarında "tehcir"den söz edilmez. Her ne kadar programlarda genel düzlemde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı savunuluyorsa da, Kürtlerin ezilen bir millet konumunda olduğu ve bu durumdan kaynaklanan hakları savunulmaz. Genel tavır olarak takınılan ve kendi başına yanlış olmayan çeşitli milliyetlerden emekçilerin birliğini öne çıkaran tavır, ezen ulusun şovenizminin teşhiri ve ezilen ulusun ayrılma hakkının kayıtsız koşulsuz savunulması ile birleştirilmediği zaman, ve evet TC gibi çok uluslu ve fakat Türk ulusu dışında bir ulus tanımayan bir devlette ikinciye bağlı olarak yapılmadığı zaman ezen ulus şovenizminin pozisyonuyla birleşmektedir. Nâzım Hikmet'in ne Ermeni "tehciri" ne de Kürt isyanları bağlamında yazdığı bir şiir, bildiğimiz takındığı bir özel tavır yoktur. Fakat TKP'nin bu isyanların tümünü emperyalizmin satın aldığı Kürt feodallerinin genç burjuva cumhuriyetine saldırısı, gerici ayaklanma vb. olarak değerlendirdiğini biliyoruz. Nâzım Hikmet bir dizi şiirinde -örneğin Kurtuluş Savaşı Destanı'nda- emperyalizme karşı mücadeleden söz ederken o mücadelenin içinde çeşitli milliyetlerden emekçilerin omuz omuza yer aldığını çok güzel betimlemelerle, imgelerle ortaya koymaktadır. Fakat sonrası? Son dönemlerinde Bedirxan'la yazışmalarından Türkiye'de Kürt ulusunun varlığından söz ettiğini biliyoruz. Burada da fakat yine emekçilerin birliğini öne çıkarma çabası içinde, Türk şovenizmine açık tavır, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ayrı devlet kurma hakkı olarak kayıtsız, koşulsuz savunulması yoktur. Nâzım Hikmet Bedirxan'a yazdığı bir mektupta şöyle demektedir: "... Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan tarihiyle, kültürüyle Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu'nun bir parçasında yaşar. Anadolu'nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu'nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının, sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri "Vurun Kürt uşağı namus günüdür!" diye başlar.TKP'nin tümünde de var olan ve Komintern tarafından da sorgulanmayan bu tavırlar Nâzım Hikmet'in proleter enternasyonalisti tavırlarına gölge düşüren, onu bu bağlamda Türk milliyetçisi / şovenist konuma düşüren tavırlardır. Nâzım Hikmet'in bu tavrının geri planında, Türkiye'de Kemalist Devrim'in ve kişi olarak da Mustafa Kemal'in olduğundan daha olumlu değerlendirilmesi yatmaktadır. Kemalist devrim gerçekte Stalin'in belirttiği gibi "güdük antiemperyalist bir üst tabaka devrimidir", güdük antiemperyalist devrim, Türkiye'nin sömürgeleştirilmesi tehlikesi savuşturulduktan sonra rotasını emperyalist dünyanın bir parçası olarak kalma, onun bir parçası olarak gelişmeye çevirmiştir. Kemalist iktidar evet kendinden daha da gerici iç güçlerin -yer yer emperyalizmin de desteğindeki- saldırılarına karşı kendi iktidarını korumak ve sağlamlaştırmak için savaşmıştır. Fakat solundaki hiç bir güce de gelişme imkânı vermemiş, azgınca saldırmıştır. Komünistlerin kemalist iktidara karşı tavrı, onu işçi-köylü devrimi ile devirmek için mücadele tavrı olmalıydı. Bu yer yer programatik olarak böyle tespit edilmesine rağmen, pratikte kemalist iktidara karşı uzlaşıcı, onun sol kuyruğu olunan bir siyaset izlendi. Kemalist iktidara karşı mücadele yerine, daha çok kemalist iktidarın kendisinden daha gericilere karşı korunması TKP'nin siyasetini belirleyen tavır oldu. TKP programatik olarak işçi-köylü devriminin şartlarının olgunluğunu tespit etmesine rağmen, pratik tavrıyla -örneğin Kürt isyanlarındaki tavrı- hep kemalist burjuva iktidarı, emperyalist-feodal saldırılara karşı koruma ve ondan kapitalizmi geliştirmesini bekleme durumuna girdi. Bunda kemalist Türkiye'nin uluslararası alanda, emperyalistlerin saldırı üssü olmasına izin vermeyen olumlu tavrı da kuşkusuz önemli rol oynadı. Fakat hangi saiklerle olursa olsun kemalist iktidarın işçi-köylü düşmanı, devrim düşmanı yönü vurgulanıp ona karşı uzlaşmaz sınıf mücadelesinin örgütlenmesi yerine, onun giderek zayıflayan güdük antiemperyalist "inkilapçı" yanının öne çıkarılması yanlıştı, bu tavır TKP'yi adeta kemalist iktidarın kuyruğu haline getiriyordu. Bu bağlamda Nâzım Hikmet'in 1938'de "orduyu" ve "donanmayı" isyana teşvikten yargılandığı sırada Mustafa Kemal'e yazdığı -ve ona uluştırılmayan- mektup, herhangi bir taktik oyun vb. değil, Nâzım Hikmet'in ve o günkü TKP'nin görüşlerini birebir yansıtan bir mektuptur. Kuşkusuz biraz şair duyarlılığı ile ajitasyon dili vardır. Ve fakat esas sorun savunulan özdür: Mustafa Kemal inkılâpçıdır! O büyük inkılâplar yapmıştır! Ona karşı onun ordusunu isyana teşvik etmek komünistlerin aklının ucundan bile geçmez!!! "Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek KatınaNâzım Hikmet'in buradaki tavrı bir komüniste yakışmayan, onun komünist kimliğinde leke olarak duran yanlış bir tavırdır. Kemalizme ve Kemal'e hayranlık derecesinde bir bağlılık söz konusudur burada. ► Nâzım Hikmet'in onun komünist siyasi kimliğine leke düşüren bir başka yanlışı Stalin konusunda ve SBKP'nin revizyonist yozlaşması konusundaki tavrıdır. Nâzım Hikmet bütün dünya komünistleri gibi Stalin'i büyük bir komünist önder olarak değerlendiriyor, onu seviyor, bunu açıkça ilan etmekten çekinmiyordu. 1951'de Moskova'ya ayağını bastığında Stalin'den "beni yaratan" diye söz eden Nâzım Hikmet idi. Stalin'in ölümü üzerine yazdığı şiirde söyledikleri bütün dünya komünistlerinin duygularını en güzel şekilde ifade ediyordu. Daha sonra bilindiği gibi Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) 20. Parti Kongresinde egemenliği bütünüyle ele geçiren revizyonistler Marksizm-Leninizm'e -Marksizm-Leninizm'i ilerletme adına- cepheden saldırıya geçtiler. Bu saldırıda bütün dünyada Marksizm-Leninizm savunucusu olarak tanınan, sayılan, bütün dünyada burjuvazinin en nefret ettiği kişi olan Stalin'in kişi olarak "katil, cani, manyak" olarak gösterilip demonte edilmesi belirleyici bir rol oynuyordu. Saldırı Stalin'in partisi, zaferler kazanmış dünyanın en büyük komünist partisinin, Nâzım'ın bütün dünya komünistleri gibi kendi partisi olarak gördüğü SBKP'nin andaki önderleri tarafından getiriliyordu. Ve onlar bunu yaparken alçakça bir şekilde Sovyetler Birliği'nde yanlış bir biçimde gelişmiş olan, gerçekten de sosyalizme ters olan kişiye tapma kültüne karşı mücadele adına; yine karşı devrimin bastırılması mücadelesi içinde yapılmış olan kimi yanlışlıkları düzeltme adına yapıyorlardı. Gerek SBKP içinden gerekse bir çok Komünist Parti içinden bir çok komünist, revizyonist Kruşçef'in derdinin gerçekte yapılan kimi yanlışlıkları düzeltmek değil, Marksizm-Leninizm'i revizyondan geçirip emperyalizmle uzlaşmak, birleşmek olduğunu görmedi. 20. Parti Kongresi'nin Stalin'e yönelttiği alçakça saldırıları, sosyalizmin yolunun temizlenmesi için yapılan cesur bir özeleştiri olarak kavradı. (SBKP'nin 20. Kongresi, bütün dünyada tüm Komünist Partileri tarafından -bu arada ÇKP ve AEP tarafından da- Marksizm-Leninizm'in zafer kongresi olarak selamlandı.) Nâzım Hikmet de böyle olanlardan biriydi. 20. Parti Kongresi üzerine yazdığı şiirde ve aynı dönemde yazdığı "Komünistlere Bir Çift Söz" şiirinde, Nâzım Hikmet 20. Parti Kongresi'nin adeta bir Lenin'e geri dönüş kongresi olarak gördüğünü ifade eder. Bu tavır Nâzım Hikmet'in 20. Parti Kongresi'nde olanın aslında tam bir revizyonizm hakimiyeti olduğunu görüp kavramadığını gösteren, onu objektif olarak Kruşçef revizyonizmine övgüye götüren bir tavırdır. Fakat Nâzım Hikmet bu dönemde bu tavrında aslında (ÇKP ve AEP de dahil olmak üzere) Dünya Komünist Hareketi'nin genel tavrı içindedir. Hemen ardından yazdığı "Hacı oğlu Salih" şiirinde, Sovyetler Birliği'nde karşıdevrim-devrim çatışmasında suçsuz yere mahkûm edilen bir dizi komünistin de itibarının iade edilmesini sevinçle karşıladığını gösteren bir tavır içindedir. Kişiye tapmaya karşı mücadele, haksız yere mahkûm edilmiş komünistlerin itibarının iadesi vb.nin gerçekte Marksizm-Leninizm'e genel saldırının bir maskesi olduğunu görmemektedir. 1961 Ekim'inde yapılan SBKP 22. Parti Kongresi'nde, bu kez "gizli rapor"larda vb. değil açıkça alınan bir kongre kararında Stalin "ciddi bir şekilde Lenin'in vasiyetini çiğnemiş, iktidarı kötüye kullanmış, namuslu sovyet insanlarına karşı kitlesel biçimde şiddet uygulamış ve kişiye tapmayı körüklemiş" olmakla suçlanıyor, ve tabutunun V.I. Lenin'in mozolesinde tutulması doğru değildir kararı alınıyordu. Nâzım Hikmet bu dönemde yazdığı bir şiirde şöyle diyordu: "taştandı tunçtandı alçıdandı kâattandı iki santimden yedi metreye kadarBu şiir kuşkusuz kişinin putlaştırılmasına karşı çıktığı noktada önemli bir yanlışa tavır takınmaktadır. Ancak Nâzım Hikmet'in bu şiiri Stalin'e saldırıyla, Marksizm-Leninizm'e saldırının aslında üstüste bindiği, özdeşleştiği bir ortamda, Marksizm-Leninizm'e saldırının "kişiye tapmaya karşı mücadele" maskesi ardında gizlendiği bir ortamda, objektif olarak modern revizyonizmin Stalin'in şahsına -kişiye tapmaya- karşı kampanyayla birleştirdiği Marksizm-Leninizm'e saldırının bir parçası, onun bir silahı olarak işlev görmüştür, bu gün görmektedir. Bugün buna ek olarak tabii bu şiir, Nâzım Hikmet'i burjuvaziyle barıştırmanın da önemli araçlarından biridir. Nâzım Hikmet eserleri içinde, Nâzım Hikmet'in Stalin'i öven şiirinin yer almaması, -bu şiirin yer aldığı biyografilerde de şiirin tümünün yer almaması, tam da Stalin'in isminin aslında "barış, bağımsızlık, hürriyet" sözcükleriyle özdeşleştiği söylenen dizelerin atlanması (Bkz. Sevdalınız Komünisttir, sayfa 256, 257 ve Mehmet Fuat, sayfa 594-595) buna karşı fakat ismi bile olmayan anti-Stalinist şiirin yer alması tesadüf değildir. Aynı şekilde Hacıoğlu Salih şiiri de bir yönüyle gerçek bir yanlışa karşı yönelmektedir. Evet, karşıdevrimin bastırılması mücadelesinde mutlaka yanlışlar da yapılmış, deyim yerindeyse kurunun yanında yaş da yanmıştır. Burada Nâzım Hikmet'in tavrı açısından sorun, neden 20. Parti Kongresi'nden sonra sorusunda yatmaktadır. Hacıoğlu Salih'i Nâzım önceden de tanıyordu! Stalin'in taştan, tunçtan, kâattan çizmeleri şehrin bütün meydanlarında 20. Parti Kongresi'nden önce de vardı! Gerçek komünist tavır, yanlışlara görüldüğü anda karşı çıkılmasıdır! Herhangi bir otorite çıkıp "bu yanlıştır" dedikten sonra o koroya katılmak, en iyi halde artçıların yapacağı iştir, öncülerin, komünistlerin değil! (Bu bağlamda , Mehmet Fuat'ın Nâzım Hikmet kitabında Nâzım Hikmet'in Moskova'ya 1951'de gelişinin hemen ertesinde aşırı Stalin övgüsünden duyduğu rahatsızlığı çeşitli kişilere ve çeşitli vesilelerle dile getirdiği, bunu bizzat Stalin'in önünde açmasından korkulduğu için onun Stalin'le görüştürülmediği içerikli bir bilgi veriliyor. Bkz. 584 / 585... Bunun doğru olması halinde de kişiye tapmaya karşı açıktan tavır takınan şiirin 22. Parti Kongresi'nden sonra yazılmış olduğu olgusu değişmez.) Kaldı ki, komünistler o dönemde Stalin'e, onun şahsında yaratılan kişiye tapmaya karşı mücadelenin gerçekte revizyonizmin üzerini örten bir perde olduğunu görmek, bu perdeyi çekip atmak görevine sahiptiler. Nâzım Hikmet'in bunu beceremediği, objektif olarak bu bağlamda revizyonist koronun bir parçası olduğu olgudur. SBKP'nin 20. Parti Kongresi ertesinde, özellikle de 1960'dan itibaren SBKP'nin çok açık bazı revizyonist tezlerine karşı ÇKP'nin ve AEP'nin bir mücadele yürüttüğünü biliyoruz. Bütün ağır hata ve eksikliklerine rağmen bu mücadele devrimci Marksizm'in modern revizyonizme karşı savunulması mücadelesi idi. Nâzım Hikmet bu mücadele fazla derinleşmeden -Haziran 1963'te- öldü. Yaşamının son yıllarında Uluslararası Komünist Hareket içinde yürüyen polemikler hakkında olumlu veya olumsuz açık bir tavrını bilmiyoruz. Ancak partisi TKP'nin bu mücadelede hep modern revizyonizmin saflarında yer aldığını biliyoruz. Nâzım'ın son yıllarında TKP içindeki etkinliği konusunda çeşitli değişik kaynaklar, TKP içinde yönetimi elinde tutan revizyonistlerin ona fazla güvenmediklerini -Nâzım Hikmet'i fakat kullandıklarını, Nâzım Hikmet'in de bu durumdan -kendini parti askeri bir şair olarak görmekte, geçmişteki ayrı parti kurmanın başına getirdiği belaların da deneyimiyle "parti disiplini" dediği şeyi çok önemli görmektedir- onun da zaten partide belirleyici olmak gibi bir iddiası olmadığını göstermektedir. Bu konuda Emin Karaca, Tacettin Karan'ın tanıklığını şöyle aktarıyor: "O yıllardaki Nâzım Hikmet'in parti anlayışının bir tanığı var günümüzde. Yukarılarda sözünü ettiğimiz Paris'e geldiğinde onu da Sovyetler Birliği'ne götürmek için ikna etmeye çalıştığı Tacettin Karan. Paris'e gelişlerinden birinde oturup tartışıyorlar. Tacettin Karan'ın henüz yayımlanmayan el yazılı notlarından aktarmak istiyorum. Uzun konuşmalarının bir yerinde Tacettin Karan şunları söylüyor kendisine: Yine de kendisine karşı uygulanan -onu mümkün olduğunca parti işlerinden dışlamaya çalışan tavırlardan rahatsızlığını dile getirmektedir Nâzım Hikmet. Mehmet Fuat şöyle aktarıyor: "İçerde dışarda izlenmekte olduğunu, davranışlarının denetlendiğini ya açık açık gördü, ya da kuşkulandı. Birtakım şeylere ise hiç akıl erdiremedi. Örnekse 1961 Ekiminde yapılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi XXII. Kongresi'ni izlemeye çağrılmamıştı. Arkadaşı İsmail Bilen'e kongreyi izlemek istediğini belirtmiş, Merkez Komitesi'nin buna izin vermediği yanıtını almıştı. Neden izin vermediklerine bir türlü aklı ermiyordu. Kongreden birkaç hafta sonra Sovyet Komünist Partisi Merkez Komitesi üyelerinden biriyle karşılaştı. Kongrelere katılmasına neden izin vermediklerini öğrenmek istediğini söyleyince çok şaşırdı adam: "Biz İsmail Bilen'e sizi kongrelerimize getirmesini hep söyleriz. O da her zaman sizin hasta yattığınızı, kongreye katılacak durumda olmadığınızı açıklayarak özür diler. Bu kez de hasta olduğunuzu sanıyorduk." Çok eski bir arkadaşının onu gözlerden uzak tutmak için oynadığı bu oyun inanılır şey değildi. Bunu yapan bir insan kim bilir daha neler yapabilirdi? Çok üzüldü şair. 1961'den sonra Sovyet Komünist Partisi'yle, araya İsmail Bilen'i sokmadan, doğrudan ilişki kurmaya özen gösterdi." (Mehmet Fuat, sayfa 670-671) Nâzım Hikmet, Sovyeler Birliği'nde bir şeylerin iyi gitmediğini, özellikle bürokratizmin, adam kayırmacılığın vb. sosyalizmin temelini oyduğunu sanatçı duyarlılığı ile sezinlemiş, ve bunu eserine de yansıtmıştır. 1957'de yazdığı "İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu" isimli oyun, Sovyetler Birliği'nde gelişen bürokratizmin ve revizyonizmin alay dolu, sert bir eleştirisidir. Onun bu oyunda Sovyetler Birliği'ndeki bürokratizm-revizyonizme getirdiği eleştiri, onun mensubu olduğu TKP'nin tavrından değişik, çok ileri bir tavırdır. Nâzım Hikmet'in siyasi kişiliğinin genel değerlendirmesinde, onun yanlış pozisyonları bağlamında onun yaşadığı dönemde genelde Uluslararası Komünist Hareketi'nin, özelde onun mensubu olduğu TKP'nin pozisyonlarının ne olduğuna da bakmak gerekir; bunun yanında onun bu yanlış pozisyonlarının marksist-leninist bir eleştirinin konusu olup olmadığına ve onun bu eleştirilere karşı tavrının ne olduğuna bakmak gerekir. İkinci olarak Nâzım Hikmet'in siyasi kişiliğinin değerlendirilmesinde, o bir TKP'li olmasına rağmen, TKP neyse Nâzım Hikmet de odur kolaycılığına kaçılmamalıdır. Çünkü Nâzım Hikmet hiç bir dönemde TKP'nin siyasetinde -belki kendisinin kurulmasında yer aldığı ve Genel Sekreter seçildiği 1929 muhalif TKP'si dışında- belirleyici olmamıştır. Nâzım Hikmet'in Kemalizme hayırhah yaklaşımı, Türkiye'de milli mesele konusunda Türk milliyetçisi pozisyonları, sadece ona ait olan yanlışlar değildir. TKP ve Komintern de bu bağlamda Nâzım Hikmet'in konumundadır. Ve bildiğimiz kadarıyla -İbrahim Kaypakkaya'ya gelene dek- bu pozisyonların esasta marksist-leninist bakış açısından bir eleştirisi yoktur. Hayatının son döneminde modern revizyonizmin gelişmesine -bunu sezinleyip yer yer eleştirmesine rağmen- yeterli bir mücadele yürütmemesi, yer yer objektif olarak modern revizyonizmin zaferine katkıda bulunan tavırlar içine girmesi, önemli yanlışlar, sapmalar, onun komünist kimliğinde önemli lekelerdir. Özel hayatında Nâzım: Burjuvazinin Nâzım'ın en çok ilgilendiği yönü kuşkusuz onun özel hayatı, özel hayatında da kadınlarla olan ilişkileri, "aşkları"dır. Nâzım Hikmet'in kendileri açısından kabul edilebilir hale getirilmesinin kuşkusuz en iyi yolu, onu açık siyasi kimliğinden soyundurmak ve yalnızca sanatçı haline getirmek; ikinci adımda da onu özel hayatında aşk ilişkileri üzerinden tanımlamaktır. Sonunda daldan dala konan, uçarı, çapkın, maço bir Nâzım, burjuvazi için kendine benzetilmiş ve kabullenebilir bir Nâzım olur. Biz önce burjuvazinin Nâzım'ı siyasi kimliğinden soyundurma, sonra da onun kişisel / özel yaşantısının da aşk ilişkileri üzerinden tanımlamasını sahtekârlık ve bir oyun olarak red ediyoruz. Nâzım Hikmet'in özel hayatında en önemli ve belirleyici olan özellikleri yoğun üretimciliği ve paylaşımcılığıdır. Nâzım Hikmet gerek hapiste, gerek dışarda hiç boş durmamış, oldukça varlıklı bir aileden gelmesine rağmen, çalışmadan asalak yaşamaya karşı olmuş, hep çalışmış, üretmiş; çevresini de üretmeye teşvik etmiştir. Bu bağlamda örneğin hapisteyken bile bir dokuma atölyesinin oluşturulmasına öncülük etmesi örnek, komünistçe bir tavırdır. Nâzım Hikmet birikim bağlamında da komünistçe davranmış, kazandığını paylaşmış, sorumluluk duyduğu insanlara, -sadece ailesine değil, yakın dostlarına, yoldaşlarına da- elindeki avucundakini ulaştırmıştır. Paylaşımcılığı yalnızca maddi değerlerin değil, yaratıcılığın paylaşılmasında, yeteneklerin geliştirilmesinde vb. de kendini göstermektedir. Kendi yanlarında hiç kimseyi görmek istemeyen bireyci burjuva sanatçıların tersine Nâzım Hikmet yanına insanları yetiştirmeye ve kollektif üretime olağanüstü önem vermiştir. Kadınlarla ilişkilerine gelince: Nâzım Hikmet'in "aşkları" belki en bilinen aşklardır, çünkü o aşklarını şiire de dökmüştür. O "otobiyografi"sinde "Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım Haklarında en güzel aşk şiirleri yazılmış olan kadınlar değişiyor, Nüzhet'i Piraye, Piraye'yi Münevver, Münevveri Galina, onu Vera izliyor. Münevver'in gelmesinden ümit kesildiğinde Piraye'ye geri dönüş çabası başlıyor. Piraye'ye aşk şiirleri yazıldığı bir dönemde Münevver'e duyulan büyük aşk başlıyor vb. Görünen Nâzım Hikmet'in -bütün güzel şiirlere rağmen- bütün hayatı boyunca büyük aşkı aradığı ve fakat onu bulamadığıdır. Mutluluk -dış şartların da zorlamasıyla- ancak belli anlarda, o anda birlikte olduğu insanla yaşadığı geçici anlardır. Yani Nâzım Hikmet'in aşk hayatının insanların büyük çoğunluğunun aşk hayatından bir farkı onun bu aşk hayatını şiire dökmesi ve bu işi çok güzel yapması, dünyanın en güzel aşk şiirleri içinde sayılabilecek eserler yaratmasıdır. Ve Nâzım Hikmet'in "kadınları" da, o şiirlerde yaşamaktadır, yaşayacaktır. Aşk hayatında Nâzım Hikmet, "aldattım kadınlarımı" tespitini yaptığında, "deli gibi kıskandım" dediğinde, söylediğini söylediği "yalanlar" içinde bu kadınlara söylenmiş yalanlar da olduğu var sayıldığında, aslında bu ilişkilerinde komünistçe davranmadığını kendisi tespit etmiş oluyor. Evet Nâzım Hikmet aşk ilişkilerinde henüz "yeni insan"ın aşk ilişkilerine sahip değildir. Fakat o aşk ilişkilerinde burjuvazinin onu kendine benzetmeye çalıştığı gibi yoz ve hayatının merkezi aşk ilişkileri olan biri de değildir. *** Sonuç: Nâzım Hikmet bir bütün olarak değerlendirildiğinde, siyasi hayatında çok önemli hata ve sapmalara da sahip bir komünisttir. Nâzım hatalarıyla ve sevapları ile bize, komünistlere, Uluslararası Komünist Hareketi'ne aittir. Ne burjuvazinin ne de revizyonizmin Nâzım sahiplenmesi haklı değildir.
__________________ Dün gece Babil’e iki melek indi sessizce......... Ruhum !.. sus ve seyret.......... Başladı t e k e r r ü r !.. Yâ, taham m ü ü l !.. Yâ, taham m ü ü l! V.B.BAYRIL |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiket |
| hikmet, nazım |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Nazım Hikmet Resimli Şiirler | nu-pelda | Nazım Hikmet | 2 | 10-22-2009 22:57 |
| Nazım Hikmet | IMMANUEL | Forum Çöplüğü | 0 | 02-27-2008 18:42 |
| Nazım Hikmet Ran Otobiyografi | asdasd | Belgesel İndir | 0 | 05-31-2007 15:55 |
| nazım hikmet ran | gabarın asi rüzgarı | Biyografi | 19 | 05-16-2007 19:23 |
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anda Saat : 15:28 .