![]() |
| | #1 (permalink) |
| Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 74
Thanks: 11
Thanked 22 Times in 18 Posts
Tecrübe Puanı: 1 ![]() | [Sadece Üyeler Linki Görebilir Üye Olmak İçin Tıklayınız] Kenan Kalyon İç savaş tehlikesinden, Kürt sorununda çözümsüzlüğün yol açması mümkün toplumsal kırılmalar bağlamında söz edilebilir, AKP ile TSK arasında ise böyle bir gerilim yok Bir “iç savaş” tevatürüdür aldı yürüdü. Seferberlik Tetkik Kurulunun aranması başta olmak üzere, son gelişmelerle birlikte yeniden tedavülde. Hem devlet aygıtı ve egemen sınıf içindeki tepişme hem de aşağıdan gelen dinamiklerin müesses nizamın sınırlarını zorlaması nedeniyle, bir rejim krizinin dönem dönem alevlenerek sürüp gittiği reddedilmez gerçek. Ama bu durumu adlandırmak için kullanılan “iç savaş” tabiri olup biteni, Türkiye’nin yaşamakta olduğu dönüşümü, buna karşı dirençleri ve egemen güçler arasındaki çelişkileri açıklamaktan çok karartıyor. Hazırlop ve dehşetengiz bir niteleme, bir anda akıl yürütmeyi durduruyor ve tahlilinin yerini alıveriyor. Örneğin, Melih Pekdemir BirGün’deki köşesinde şöyle yazıyor: “Herkes yeni yıla dair kehanette bulunuyor, lakin şahsım olarak uğursuz bir kehaneti çıkmakta olan falcı hallerindeyim… Daha 2008 yılı Mart ayındayken tepemizdekilerin tepişmesine bakıp “örtülü bir iç savaş çıkmak üzeredir” diye yazmıştım. Hayır, Kürtler ve Türkler arasında patlak verebilecek toplumsal felaketten söz etmiyordum. Kastettiğim devlet içindeki bir savaş idi...” Pekdemir, devamında, özel yetkili Erzurum savcısının 4 Aralık 2009 günü MİT’in Erzincan bölge binasını basması sırasında silahların patlamasına ramak kalmasını kehanetini doğrulayan bir kanıt sayıyor. Benzer türden değerlendirmelere İşçi Mücadelesi’nin sayfalarında da sıkça rastlamak mümkün. İşte bunlardan biri: “Burjuvazinin politik iç savaşı keskinleşerek sürüyor. Bülent Arınç’a suikast girişimi ile birlikte gündeme gelen olaylar zinciri bu iç savaşın bir kez daha politik yöntemlerin sınırına dayandığını gösteriyor. Bu sınırın aşılması söz konusu politik iç savaşın askeri ve çatışmalı boyutlar alması demek. Bu hiç de abartılı bir tespit değil. Çünkü son dönemde en azından bir örnekte ciddi bir silahlı çatışma tehlikesinden dönüldü.” İşçi Mücadelesi de Erzincan örneğini zikrediyor. Ama ne yazık ki tespiti abartılı, hem de eski tabirle mübalağa sanatının sınırlarını zorlayacak ölçüde. Bir kere, iç savaş, adı üzerinde bütün boyutları ve içeriğiyle iç savaştır. “Askeri ve çatışmalı” boyutlara bürünmeyen, eksiltili, yalnızca “politik” ve politikanın başka araçlarla sürdürülmesi anlamına gelmeyen bir iç savaş adlandırması, kavramın asıl içeriğinden keyfi biçimde soyundurulması demektir. Kaldı ki, Erzincan’da silahlar patlamış olsaydı bile, “münferit olay” olarak kaldığı müddetçe, bu, iç savaş tezinin doğrulanması anlamına gelmezdi. Haber.sol.orgda yayınlanan ve rejim içi kutuplaşmaya karşı takınılması gereken tutum konusunda öncekinden farklı bir yaklaşımın ipuçlarını veren yazısında, Kemal Okuyan doğru bir noktaya parmak basıyor: “Türkiye’de yaşananların tarihsel önemine işaret etmek, ülkenin aydınlıkla karanlık arasında gidip geldiğini ifade etmek için ağırlıklı kavramlar kullanmak gerekebilir ama ‘iç savaş’ Türkiye’nin başına bela olan eksendeki hareketliliği ifade etmek için pek uygun değildir. ‘İç savaş’ ağır bir kavramdır, bu eksen bu ağırlığı taşıyamaz.” Arka plan Öte yandan, mevcut durum için uygun bir adlandırma olmamasının yanı sıra, iç savaş tezi gelecekteki olasılıklara ışık tutmak bakımından sorunludur. Öyle anlaşılıyor ki, bu tezin sahipleri, egemen güçler katından bakıldığında, Türkiye’deki rejim krizinin, taraflardan birinin kesin galebe çalacağı, diğerinin ise diz çökeceği bir iç savaş uğrağından geçmeksizin çözülemeyeceğini, kutuplaşmanın bu mahiyette ve keskinlikte olduğunu düşünüyor; tedrici ve uzlaşmalı/çatışmalı bir dönüşüm sürecini ihtimal dışı tutuyorlar. Hakeza, kutuplaşmanın taraflarını aşırı toptancı ve tasnifçi biçimde tanımlıyor ve değişmeyen konumlar içinde ele alıyorlar. Hal böyle olunca, olup bitenleri sabit konumlar içindeki sabit tarafların nihai hesaplaşma öncesi manevra ve taktikleri olarak anlamlandırıyorlar. Olaşan yeni vasatların tarafları yeniden belirlemesi, yeniden konumlanmaya sevk etmesi ve aralarındaki mesafeyi değiştirmesi ihtimalini (ihtimalden de öte, vuku bulmakta olanı) göz ardı ediyorlar. Bu bizi, ister istemez burjuva kamptaki hengâmenin mahiyetinin ve nedenlerinin ne olduğu sorusuna getirir. Bizce bunun beş temel nedeni var: * İktidar bloğu ve blok içindeki güç dengeleri yeniden şekilleniyor. Bloğa yeni dahil olanlar veya daha fazla yer talebinde bulunanlar ile edindikleri iktisadi gücü siyasal alana da tahvil etmek isteyenler eski mukimlerle itişiyorlar. Bu anlamda, yaşananlar yeni bir biçimlenime geçişin pazarlıkları, sancıları ve çatışmalarıdır. * Hem bu nedenle hem de Türkiye’nin bugün geldiği kapitalist gelişme ve dönüşüm evresinin bir gereği olarak, Ertuğrul Kürkçü’nün “burjuvaziyi siyasi olarak mülksüzleştiren” “Prusyalılar” mecazıyla ifade ettiği bürokrasinin göreli değil ama, aşırı özerkliği budanıyor; buna karşılık, şimdiye kadar bu özerkliğin tadını ve cılkını çıkaranlar direniyor. * Yeni dünya konjonktürüne ve Türkiye kapitalizminin değişen gereksinimlerine uygun olarak devlet aygıtı elden geçiriliyor; buna karşı hem bizatihi süredurumdan ve yerleşik algılamalardan hem de Türkiye’ye Avrasyacılık gibi farklı bir istikamet vermek isteyenlerden kaynaklanan bir direnç var. * “Kayıt-dışı” yönleri bir meşruiyet bunalımına yol açacak kadar aşırı biçimde çeşitlenmiş ve şişmiş bir devlet aygıtı yeniden tanzim ediliyor. * Bugünün burjuva sivil toplumunu tatmin etmeyen ve muhalif dinamiklerin meydan okumaları karşısında yıpranan “resmi ideoloji” yeni girdilerle takviye ediliyor. * Dinin toplumsal ve siyasal yaşamdaki yeri ve işlevi konusunda sonuçlanmamış bir çekişme sürüp gidiyor. AKP iktidarı altında, bu ihtilaflı alanların her birinde belirli bir dönüşüm yaşandığı ve yeni bir vasat oluştuğu için bu tablodan “iç savaş” çıkmaz. Ayrıca, AKP ve temsil ettiği güçler karşı kampın yığınağını ve konumlanışını sarstığı ve bu kampın koçbaşı olarak görülen TSK’nin şimdiki komuta kademesiyle kimi başlıklarda anlamlı bir ortak payda ve “yakınlık” yakaladığı için de çıkmaz. Yalçın Küçük, konum sarsmanın ve boşa almanın tipik ve temsili bir örneği olarak verilebilir. Biliniyor, kendisi öteden beri Musul ve Kerkük’ün alınması gerektiğini, aksi halde Diyarbakır’ın da kaybedileceğini ileri sürenlerdendir. Dışişleri bakanlığı koltuğunda, özellikle Irak Kürdistan’ını kastederek, siyasi ve gerçek (veya fiili) sınırlar ayrımı yapan A. Davutoğulu’nun oturduğu AKP hükümeti, bugün farklı ve dolaylı yollarla da olsa aynı hedefe ulaşmaya çalışıyor. “Irreversible” veya geçmiş olsun “İç savaş” tezleri, rejim krizi, burjuva kampın kutupları, bu kutupların bileşenleri ve baş çekicileri bağlamında en fazla kafa karıştıran konu, TSK’nin ya da doğru bir ifadeyle onun şimdiki komuta kademesinin tutumu ve konumudur. 4 Ocak tarihli Milliyet’te, Aslı Aydıntaşbaş, temas ettiği yabancı diplomatların söz birliği etmişçesine, “bize göre ordunun durumu ‘irreversible’ gözüküyor” dediklerini yazıyor. Yani ihya edilemez ve eski durumuna iade edilemez. Hiç yoksa iki bakımdan doğru bir gözlem: TSK, bambaşka tarihsel koşulların ürünü olup bugüne kadar süregelen yüksek özerkliğe ve iktidar bloğu içinde eski ağırlığına bir daha kavuşamayacaktır. Oysa, “iç savaş” tezinin en ısrarlı savunucusu olan İşçi Mücadelesi farklı düşünüyor. Ona göre, ordu Dolmabahçe’den beri geçici bir ricat taktiği uyguluyor ve bunu sona erdirmek için fırsat kolluyor. Olup biten bundan ibarettir. Bu sebeple orduyu tartışmasız ve yekpare biçimde iç savaşın “batıcı-laik” cephesinin başına yerleştiriyor ve bütün Engenekon operasyonlarının orduya rağmen gerçekleştiğini ileri sürüyor. Bu, daha karmaşık bir durumu aşırı basite indirgemektir. Elbette, Dolmabahçe’dekine ve bunu takip eden Washington mutabakatına vurgu yapanlar da TSK ile AKP’nin bu tarihlerden itibaren can ciğer kuzu sarması haline geldiğini, aralarında çelişkilerin bir anda buharlaştığını, rejim krizinin ve cepheleşmenin son erdiğini iddia etmiyorlar. Söylenen özetle şudur: Söz konusu mutabakatların bir ricatın ötesinde, bir uzlaşmaya ve işbirliğine işaret eden, Türkiye’ye istikamet tayin eden imaları ve sonuçları var. Bu eşikten itibaren, TSK’nın komuta kademesi sadece ricatla açıklanamayacak daha özgün bir konumlanışa geçmiş, o zamana kadar çeşitli biçimlerde arkaladığı ulusalcı ve Avrasyacı güçleri ortada bırakmıştır. Ergenekon operasyonlarını mümkün kılan aynı zamanda bu gelişmedir. Bu sadece hükümete verilmiş bir ödün olarak görülemez. Başka bir açıdan bakıldığında, bir mıntıka temizliği yapmak, başına topladığı cinleri dağıtmak, ordu içine oynayan, onu baskı altına alan veya hiyerarşik düzenini bozan sivil, emekli asker ve muvazzaf asker karışımı merkezkaç ya da “merkezi kayık” oluşumları etkisizleştirerek veya caydırarak emir-komuta zincirini sağlama almak TSK için de ertelenemez bir ihtiyaç haline gelmişti. Hiyerarşik düzeni sarsılan, kendi içindeki uzantılarıyla birlikte alacalı bir toplumsal-siyasal koalisyonun baskılarına maruz kalan ve çatlak seslerin arttığı her NATO ordusu, emir-komuta içinde kotarılacak bir darbe konjonktürü yoksa, ister istemez bu refleksi gösterir. Ergenekon operasyonlarının TSK’nin onay verdiği sınırların ötesine taşıp taşmadığı, AKP’nin ve yer yer de Fetullahçı cemaatin bunu orduyu daha da geriletecek bir manivela olarak kullanıp kullanmadığı ayrı bir bahis. Zira çekişen kuvvetlerin zıt yönlü etkilerde bulunduğu her sürecin, bir kez başladıktan sonra kendine özgü bir dinamik kazanmasından daha doğal bir şey olamaz. Bir tehlike ve korkuluk olarak iç savaş İç savaşa veya iç savaş tehlikesine sıkça atıf yapılan bir başka bağlam Kürt sorunu. Şüphesiz, bu cephede işin rengi başka. Burada, hâlihazırda düşük bir olasılık olsa bile, belirli koşulların yan yana gelmesi halinde ciddiyet kazanabilecek potansiyel bir iç savaş ve halklar arası boğazlaşma tehlikesi gerçekten de var. Zira Kürt sorununun siyasal çözümünün karşısında epeydir yalnızca devletten, rejimden, TSK’den ve siyaset zümresinden kaynaklanan dirençler yok. Bu listeye kesinlikle bunlarla rezonansa girebilecek toplumsal dirençlerin de eklenmesi gerekiyor. Yıllardır “cephe gerisi”ni sağlama almak için dört bir koldan yürütülen milliyetçi, şoven ve ırkçı kışkırtmanın kitleler üzerindeki etkisinin tezahürlerini her yerde görmek mümkün. Uzun bir düşük yoğunluklu savaşın ülkenin her yanına yayılan maddi ve manevi acıları, bu savaşın Batı’daki mağdurlarının faşist ve milliyetçi akımların yönlendirme ve kışkırtmalarına açık olmaları ve yoğun bir Kürt göçü alan kentlerin sakinleri arasında Kürtlere karşı yeni denebilecek bir “tanıyarak dışlama” eğiliminin güç kazanması da çabası. Son yıllarda giderek artan linç girişimleri bu iklimden besleniyor. Pek çok kasaba ve kentte, her hangi bir olayın kolaylıkla bir Kürt/Türk gerginliğine dönüşmesi, harekete geçirilmiş kalabalıkların Kürtlere ait ev ve işyerlerini taşlaması ve Diyarbakır Spor’u ligden çekilmenin eşiğine getiren olaylar da öyle. Bu koşullar altında, her kim ki Kürt sorununu çözmeye soyunur, şovenizmin, ırkçılığın ve ayrımcılığın bütün görünümlerine karşı kesinlikle kararlı bir tutum takınmak zorunda. Ama Başbakan Erdoğan ve partisi böyle davranmak yerine, bunları “hassasiyet” sayarak, hatta yeri geldiğinde bu “hassasiyet”leri paylaşarak, çözüme bir güvenlik operasyonu optiğinden bakmaya devam ederek, atılması gereken adımları Türk halkının nezdinde tarihsel bir haksızlığın telafisi diye meşrulaştırmak yerine, olmayacak duaya âmin der gibi “milli birlik projesi”nden ve “tasfiye”den dem vurarak yol alacaklarını sanıyorlar. İç savaş tehlikesinin kaynağına inmek yerine, Baykal ve Bahçeli’nin kendilerine karşı sallandırdığı iç savaş korkuluğunu, onlar da Kürt hareketine ve Kürtlere gösteriyorlar: Durumu görüyorsunuz, taleplerinizi asgariye çekin, “hassasiyet”leri kaşımayın, içinizdeki “şahinler”i temizleyin, size yönelik operasyonları sineye çekin, vb. Bu Şark kurnazı siyasetin sonucunun ne İsa’ya ne Musa’ya yaranmak olması çok muhtemel. Erdoğan ve partisi, şu ana kadar mevzi kazanarak gelmelerinin verdiği bir özgüvenle her alanı istedikleri gibi tanzim edebileceklerini, her sorunu rejimin liberal-muhafazakâr ve yeni-Osmanlıcı restorasyonu içinde eritebileceklerini sanıyorlarsa da yanılıyorlar. Zira içeriği ve taşıyıcı öznesiyle Kürt sorunu bu çerçeveye sığmaz.
__________________ iktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiket |
| ‘İç, korkuluk, savaş’, tehlike, tevatür |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| ‘Savaş’tı, kazandı 67-62 | devriMaral | Spor Dünyasından Haberler | 0 | 11-05-2009 12:34 |
| Bölgede ‘stratejik işbirliği’ hamleleri-4 Kaygan zeminde ‘lider ülke’ hayali! | Katre | Makaleler | 0 | 10-20-2009 13:22 |
| Baykal’ın ‘Kürtçe eğitim’ ve ‘DTP’ korkusu | dev_kom | İç Politika Haberleri | 0 | 08-24-2009 21:46 |
| ‘Töre’ ve ‘Namus’ cinayetlerinde mahalle baskısı ağır basıyor | EWİNDARE | İç Politika Haberleri | 0 | 12-03-2008 09:53 |
| Tüpraş’ta tehlike ucuz atlatıldı | 3 fidan | İç Politika Haberleri | 0 | 08-05-2008 12:37 |
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anda Saat : 16:01 .