Komunist Forum
Geri git   Komunist Forum > KÜLTÜR & SANAT > Edebi eleştiri - Makale - Denemeler

Edebi eleştiri - Makale - Denemeler Edebi metinler, Makale, Eleştiri ve Denemeler

Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları Stil
Alt 06-29-2009, 17:51   #21 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart

Helen Uygarlığı




Alıntı:
Günümüz Yunan Helen Cumhuriyeti’nin Kürt sorunu ve Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkilerini doğru değerlendirmek, hata yapmamak ve büyük yanlışlıklara düşmemek açısından önem taşır. Buna Avrupa ve AB ilişkileri de dahildir. Nasıl ki Mezopotamya uygarlığın beşiği olarak değerlendiriliyorsa, Helen uygarlığı da kendini Avrupa uygarlığının beşiği olarak değerlendirmektedir. Her ikisinde de gerçek payı vardır ve belirleyicidir. Kıbrıs sorunu gibi basit görünen bir konuda bile bir türlü çözümleyici adım atılmaması, ardındaki karmaşık tarihsel gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Benim Atina girişimimde de bir türlü kabullenilmeyen ve anlaşılmasında güçlük çekilen komploya dayalı ihanet olayında bu tarihsel gelişmeler temel teşkil etmektedir. Dolayısıyla gerek bin yıllık Kürt-Türk ilişkileri, gerekse bir bütün olarak Anadolu-Helen dünyası ilişkileri tarihi kapsamı içinde doğru tanımlanmadıkça, günümüzde ülkelerimiz ve halklarımız için gerçek bir barış ve dostluk ilişkisine adım atılamaz. Burada bir nevi Arap-İsrail kördüğümüne benzeyen bir ilişki dokusu söz konusudur. Çözümlemelerin inceliği ve kapsamlılığı bu nedenledir. En çok trajedi doğuran bu ilişkiler yumağını ana hatlarıyla kavramlaştırıp anlamak, ideolojik-politik çatışmalarımızın can damarlarındandır. a- Helen uygarlığı bir gerçektir. Ne küçümsenmeli ve inkâr edilmeli, ne de abartılmalıdır. Özellikle doğuş kaynaklarını doğru değerlendirmeliyiz. Günümüzde halen yaşanan ‘Yunan paradoksunu’ anlamak için de bu gereklidir. Helen uygarlığı özünde Ortadoğu kaynaklı hem neolitik köy-tarım devriminin, hem de kent devriminin Avrupa kıtasına taşınmasında aracı bir halka rolündedir. M.Ö. 7000'lerde Anadolu üzerinden neolitik çağla tanışır. Henüz Helenler olarak şekillenmeden önce, genelde olduğu gibi bir Akdeniz neolitik süreci bu yarımadada da yaşanır. M.Ö. 2000'lerde ise meşhur Troya örneğinde gördüğümüz gibi, kent uygarlığı da buraya taşınmaya başlar. Troya aslında Sümer kaynaklı Mezopotamya uygarlığının Hurriler ve Hititler kanalıyla Avrupa kıtasına taşınmasının boğazdaki kapısı durumundadır. Büyük önemini bu özelliğinden almaktadır. Newyork ABD için ne rol oynamışsa, Floransa Avrupa Rönesans'ı için neyi ifade ediyorsa, M.Ö. 2000'lerden itibaren Troya da Yunan Yarımadası ve giderek tüm Avrupa kıtası için o rolü oynamaktadır. Binlerce yıllık uygarlık değerlerini Batıya taşırmaktadır. Bir nevi ışık saçmakta, zenginliği temsil etmektedir. Avrupalı aydınların bu kadar önem vermeleri aslında geçmişlerini doğru tanımayla ilgilidir. Günümüzde daha çok sorulan soru, 'Avrupa uygarlığının beşiğigerçekten Anadolu mu, yoksa Yunan Yarımadası mı?' sorunsalına dönüşmüş bulunmaktadır. M.Ö. 2000'ler neolitik devrimle beslenen ve Avrupa'da Atlantik kıyılarından doğuda Büyük Okyanus ve Çin kıyılarına kadar harekete geçen ‘Kuzey kavimler göçüne’ tanık olmaktayız. Bu göçler, güneylerinde Sümer kent uygarlığıyla beslenen Hint'ten Mısır'a kadar uygarlık alanlarının zenginlikleri ve çekim güçlerine kapılmış olarak gelen üst barbarlık aşamasındaki kavim-kabile saldırılarıdır. Sonuçta kent uygarlığı içinde eriyerek Çin, Hint, İran, Hitit ve en batıdaki uç olarak Helen uygarlıkları biçiminde yeni bir tarihsel sürece katkıda bulunmuşlardır. Bu bir nevi taze ‘barbarizm’ kanıyla eski kent uygarlığının dev bir sentezidir; yazılı tarihe geçişin en temel adımlarından biridir. Helenlerin önem kazanması, Avrupa kıtasındaki ilk uç noktası olması kadar, hem Anadolu üzerinden Mezopotamya uygarlığından hem de Girit üzerinden Mısır uygarlığından birleşik olarak yararlanmasından ileri gelmektedir. Buna Lübnan üzerinden Fenikelilerin sentezledikleri Sümer-Mısır uygarlığının doğrudan taşınmasını da eklemek gerekir.Gerçekten eski bir deyişle söylendiği gibi, ‘mal bulmuş mağribi’ (‘batılı’) misali, M.Ö. 1500'lere geldiğimizde, Helen kabileleri bu uygarlık alanları tarafından yoğunca beslenirler. İlk adım Miken uygarlığıdır. Girit uygarlığına son verip kendine katan bu uygarlık, M.Ö. 1200'lerde yeni kabile saldırıları ve iç nedenlerle sona ererken, M.Ö. 1000'lerden itibaren sel gibi yeni bir hamleye girişirler. Troya erkenden düşürüldükten sonra Batı Anadolu kıyıları Dorlar, İonlar ve Aiollar adı altında ismen de şekillenerek, çığır açıcı bir gelişme sürecine girerler. Bu süreç ünlü Homeros'un İlyada Destanında en güçlü anlatım ifadesine kavuşmaktadır. Batı kültüründe İlyada Destanının büyük önemi ve temel edebiyat kaynağını teşkil etmesi Troya'nın tarihi rolünden ileri gelmektedir. İlk defa Doğu uygarlığının büyük bir uç kalesi Batının yeni yetme çocuğu Helenler tarafından düşürülmekte ve Doğuya yayılma yolu ardına kadar açılmaktadır. Troya'nın düşüşü M.Ö. 1200'lerdir. Artık ‘deniz kavimleri’ olarak da adlandırılan ve ağırlıklı olarak Helenlerden oluşan yayılmacılar, Doğu Akdeniz'de Filistia adında, Karadeniz kıyılarında Pontuslulara kadar çok sayıda topluluk adı altında yeni bir kültürel kimlikle Ortadoğu uygarlığıyla etkileşime ve sentezleşmeye yönelirler. Tarihteki büyük Helen uygarlığı bu tarz bir oluşma ve gelişme diyalektiğine sahiptir. Bu süreçte başta Hititler, Frigya, Lidya, Likya ve Luwiler olmak üzere çok sayıda halk ve kültürden etkilenip, sonunda onları zor ve asimilasyon yoluyla içlerinde eritmeye muvaffak olurlar. Anadolu'da Helenleşme çağının özünde bu gerçeklik, yani zengin bir uygarlığa konma, sahip olma yatmaktadır. Bunlar temelleri M.Ö. 8000'lerde atılıp gelişen uygarlıklardır. Benzer bir gelişme İspanya'dan Sicilya ve İtalya'ya kadar olmakla birlikte, ikinci sırada bir Helenistik özelliğe sahiptir. Esas gelişmeler Ege'nin iki kıyısında gerçekleşmektedir. Bu dönemde Helenleri Doğuda durduran güçler öncelikle Asurlular, Urartu, Med ve Pers imparatorluklarıdır. Hititlerin yenilmesinden sonra hâkim güç haline gelen Asurlular yıkılıncaya kadar Helenleri sürekli Anadolu'nun batısına sürme, orada kalmalarına zorlama rolünü görmüşlerdir. Urartular benzer bir role sahiptir. Asıl durdurma rolünü ise Med hükümdarı Keyaksar oynayıp, M.Ö. 585'te savaşla Kızılırmak kıyılarında bir sınır hat oluşturur. Filozof Thales bu savaştan bizzat bahseder. Helen tarihinde ve mitolojisinde çok ilginç özellikler taşımaktadır. Medya kavramı başlı başına bir ana madde olarak sürekli işlenir. Heredot Tarihi’nde en çok Medlerden bahsedilir. Persler silik kalır. Nasıl günümüzün bir ABD işbirlikçiliği varsa, o dönemde de Helenlerde Medcilik, Med işbirlikçiliği en gözde bir kavramdır. Med işbirlikçiliğine özenmek bir modadır. Temel politika Med işbirlikçilerive karşıtları biçiminde bir ayrım göstermektedir. Med sonrası Pers imparatorluk aşamasında bu ayrım daha da gelişir ve tüm yaşamı etkisi altına alır. M.Ö. 550'lerden 330'a, İskender istilasına kadar tam bir Med-Pers hâkimiyeti söz konusudur. Bu süreç aynı zamanda Helenlerin Doğu saraylarında iktidar sanatını özümseme dönemidir. Kısmen Mısır uygarlığını da siyasi alanda özümserler. Dolayısıyla ekonomik, sosyal ve siyasal alanda alabildiğine beslenen Helenler, tarihte çok övülen klasik Atina hamlesinde gelişme kaydederler. Atina merkezli sentezleşme gerçekten bir orijin olmayı başarır. Sadece ‘karma bir yargılanma yeri’ değil, yaratıcı bir sentez oluşturma merkezidir. Filozoflarıyla, sanat ve siyaset adamlarıyla çığır açan bir uygarlık söz konusudur. Altın çağını M.Ö. 600–300 arasında yaşayan bu uygarlık, günümüz uygarlığının temel bir bileşenidir. İskender'in Helenizm hamlesi, özünde Pers saraylarında biriken büyük zenginliklerle iki yüz yıllık hâkimiyetlerine karşı büyük bir istila savaşıdır. Adeta Pers İmparatoru Büyük Darius'un (M.Ö. 520–485) Doğu ve Batıdaki hamlesini taklit etme tutkusuna sahip gibidir. O da Tuna kıyılarından Hindistan'da Ganj kıyılarına kadar en büyük istilaları başarıyla gerçekleştirme gücünü göstermiştir. Böylelikle bir kez daha Tuna'dan İndus-Ganj'a kadar Doğu-Batı uygarlık alanlarının ezici büyüklüğü Helen kültürüne açılmış olmaktadır. Bu istila temelinde çok sayıda köleci devlet kurulur. Mısır uygarlığı Ptoleme Hanedanlığında yeni bir aşamada varlığını sürdürür. Başşehir İskenderiye, dönemin başta gelen kültür merkezidir. Anadolu’da uygarlık ağırlıklı olarak Bergama Krallığı altında yaşamını sürdürür. Selefkoslar ağırlıklarını Mezopotamya'da merkezileştiren daha da geniş ve derinlikli bir İskender sonrası dönemi de oluştururlar. Tarihte Helenizm'in bu dönemi, M.Ö. 30’dan M.S. 250'lere kadar, özellikle kültürel alan başta olmak üzere, Doğu-Batı sentezinin en görkemli çağıdır. Köleci uygarlığın en son yaratıcı gücüdür. Köleci Roma da özünde bu ruhu ve anlam gücünü temsil eder. Latinlerin bu döneme katkısı şekli olmaktan öteye gitmez. Büyük Roma ve Bizans İmparatorluklarının (yaklaşık M.Ö. 500-M.S. l450) Helenizm tarihindeki yerleri bir katkıdan ziyade, bu Doğu-Batı sentezini büyük bir iştahla yemedir. Doğunun zenginlik alanlarında sınırsız istilalarla insanlık üzerinde en büyük baskı ve sömürü mekanizmalarını geliştirme bu dönemin çarpıcı özelliğidir. Hıristiyanlık ve Müslümanlık biçimindeki çıkışlar, özünde Doğu uygarlığının ideolojik, politik ve askeri olarak Batıya kayan Roma ve Bizans üstünlüğüne karşı bir başkaldırı, kurtuluş ve barış hareketidir. b- Helen uygarlığının doğuş merkezi Atina sitesidir. Atina bir kent olmanın ötesinde, yeni bir devlet biçimi ve kültürel yaşam tarzıdır. İçte Isparta, dışta Persepolis merkezli devlete karşı kendine özgü bir biçimde mücadele etmiştir. Köleci sınıfın en gelişkin demokrasi silahını kullanmıştır. Sonuçta bu silah tüm Helen kentlerine karşı olduğu kadar, Doğu kentlerine karşı da üstünlük elde etmiş; köleci uygarlığın en olgun ve yaratıcı biçimlerinden birisi olmasını sağlamıştır. İnsanlık zihniyetinde binlerce yıl egemen olan mitolojik ve dinsel düşünce tarzından felsefi düşünce tarzına geçilmesine belirleyici bir katkıda bulunmuştur. Sokrates, Platon ve Aristoteles bu tarzın peygamberleri durumundadırlar. Sanat ilk defa dinsel törenlerden kopup kendi bağımsızlığına kavuşmuştur. Felsefe ve sanat ekolleri çığ gibi büyümüş ve bütün Helen alanlarında yeni yaşam tarzlarının doğuşunda silinmez izler bırakmışlardır. Tıp, geometri, fizik, aritmetik, astronomi başta olmak üzere, bilim daha gelişkin bir aşamaya ulaşmıştır. Bu gelişmelerle Atina demokrasisi arasında bir ilişkinin varlığı yadsınamaz. Fakat bu uygarlığın adeta simgesi olan Sokrates'i de aynı Atina ölüme mahkûm etmekten çekinmemiştir. Bu çelişkiyi nasıl izah etmeliyiz? Çelişkili bir karakterini hemen yakalamak zor değildir. Atina'da bir yandan insanlığın soylu çıkışlarının sentezini yapanlar varlık bulurken, diğer yandan köleci sömürü tarzının en kurnaz, en sinsi ve sadece köleci yönetim sanatının incelikleriyle uğraşan parazit bir aristokrasi tabakası da güçlü varlık bulmuştur. Öyle bir tabaka ki, yemeğini yerken belini doğrultma gereğini bile duymaz. Bu sınıfın demokrasinin en demagojik ifade tarzını bulup Atina demos’unu -halkını- koyun gibi gütmesi de gerçeğin diğer yüzüdür. Demokrasinin beşiği kadar demagojinin, ince yalanın merkezi ve beşiği olması da karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır. Öyle bir duruma gelinir ki, demokrasiyle demagojinin sınırı ayırt edilemez olur. Atina'nın insanlığa böyle bir hediyesi de vardır. Perikles'in gerçek demokratlığının zıddı olarak, alçakça birçok ihanete gözü kırpmadan giden sayısız Atinalı politikacının var olduğuna tarih tanıktır. Sokrates yargılanması bu gerçeğin küçük bir örneğidir. Adeta İlyada Destanı’nda geçen tanrıça Athena'nın, bir türlü yenilmeyen Hektor'u kardeşi Deiphobos'un kılığına girip yenileceği bir savaşa sürmesi gibi, Sokrates’lere de aynı oyunu oynamıştır. Aslında bu gerçeklik Helen kültüründeki aristokratik despotik öğenin daha baştan beri bir özellik olarak oluştuğunu göstermektedir. Köleci sınıfın, daha da genelleştirirsek hâkim sömürücü sınıfın, ancak komploculuğu eksik etmeyen demagojik bir kültürel özle halkı sömürüp yönetebileceğidir. Zeus'un Athena'yı alnından yarattığı söylenir. Zeus'u yükselen Helen despotizminin simgesi olarak görürsek, onun alnından doğan tanrıça Athena’nın ve onun adıyla kurulan kent olan Atina'nın diğer bir yüzünün nasıl oluşabileceğini daha iyi anlayabiliriz. Sokrates gibi bir filozofun bile Atina'nın bu özelliğini çözememesine şaşmamak gerekir. Atina kişi ve sınıf despotizminin demokrasi cilası altındaki en gelişkin örneklerini hep sergilemiştir. Isparta'nın haklı ve büyük öfkesi boşuna değildir. Isparta, Atina'ya karşı sınıf soyluluğunu ve mertliğini krallık tarzında da olsa temsil etmektedir. Heredot'un kitabında şöyle cümleler geçmektedir: Büyük Darius Atina'nın sinsiliklerine çok öfkelidir. Kendi aşçısına şöyle dediği aktarılmaktadır. "Her bana yemek getirdiğinde şöyle diyeceksin: Ey Kral, Atinalıları unutma!" Yine der ki, "Ey Zeus, bırak şu Atinalılara haddini bildirelim!" Demek ki, Atina demokrasisinin bir yüzü Sokrates, Platon, Aristo ve Perikles iken, diğer yüzü sayısız demagog ve sinsi yalancılardan ibaret oluyor. Helen kültüründeki bu çelişkili karakterin bütün Batı kültürünün temelinde de yattığı belirtilebilir. Doğru söylemek Doğu kültürünün temel bir özelliği iken, yalan ve demagoji Batı kültüründe bunun zıddı olarak yansıma bulmaktadır. Diyalektik gelişmenin diğer bir cilvesi! Doğru kendi zıddını yaratarak gelişir. Bu gerçeğin de derininde yatan, Helen kültürünün dayandığı zengin kültür mirasıdır. Eğer bu kültür dört koldan aşırılmışsa (Anadolu, Fenike, Mısır ve Girit), bunu gizlemek için muazzam bir demagojiye ihtiyaç duyacaktır. Helenler yaratıcılık göstermiş, başarılı bir özümsemeyle dönüşüme katkıda bulunmuştur; ama midesinde ve beyninde sindiremediği unsurları da demagojik ifadelerle kendine mal etmekten çekinmemiştir. Helen tanrılar sisteminde Sümer ve Mısır'ın basit bir taklitçiliği var iken, kendi katkıları da daha insan yüzlü bir teolojidir. Hesiodos aslında Sümer ağırlıklı ilahiyatın Helen versiyonunun başta gelen peygamberidir. Homeros'un İlyada ve Odyssea Destanları da özünde Gılgamış Destanının Hurri-Hitit versiyonlarının daha geliştirilmiş bir biçimidir. Sümer mitolojisi ve ilahiyatı orijinal olmasına rağmen, dikkatlice değerlendirildiğinde, bunların yükselen köleci uygarlığın tanrı-kral simgelerini ifade ettikleri açıkça görülecektir. Daha sonraki tüm ilahiyatlar bu orijinal yapıyı allayıp pullamışlar, kendi yerel koşullarına uyarlayarak insanlarına sunmuşlardır. Başta edebiyat ve sanatın diğer biçimleri, hatta felsefe ve bilim bu geleneğin derin izlerini taşıyarak günümüze kadar gelebilmiştir. Saddam ve Bush'un 'Benimki daha güçlüdür' diye savaş arenasına sürdükleri tanrıları da, acı bir tesadüftür ki, savaştıkları yerde doğmak gibi bir şansa sahiptirler. İnsan emeği ve artı ürününün değerleri üzerine kurulan tüm uygarlıkların, doğdukları günden beri özlerini hiç yitirmeden tüm alt ve üst yapılarında yaşayabilmeleri gerçek bir dehşeti ifade eder. Demagoji ve yalan sadece bu gerçeğin çaktırılmadan yutturulması içindir. Bilim, felsefe, din ve sanatı ise insanlığı daha katlanır hale getirmek içindir. Bu da yetmedi mi, binlerce kişilik çarmıha germeler, arenalarda vahşi hayvanlara parçalatmalar, kopmuş insan başlarından harmanlar kurmaya dek giden bir katliam kültürü peşi sıra gelir. Katliam seferlerine rahatlıkla kahramanlık, tanrısal kutsallık sıfatları taktırılır. Zindan ve her türlü işkenceler eksik edilmez olur. Halkların ve insanlığın payına düşen, işte bu dehşet tarihine boyun eğmektir. Burada Helen hâkim tabakasının yaptığı katkı, daha inceliklerle yüklü bir demokrasinin demagojik çarpıtmasıdır. Sokrates'in kendi eliyle baldıran zehrini içmesi, sistemin bu dehşet kültürünün Helencesi olmaktadır. Şaşırmamak gerekiyor: APO olarak bu gerçeği anlamanın, açık ki sınıflı toplum uygarlığını ve bunun bir parçası olarak Helenizm'i doğru anlamaktan geçtiğini, ancak içine ittikleri dehşet durumunu yaşadıktan sonra kavrayacaktım. Bazı öyle gerçekler var ki, yaşanmadan anlaşılamaz. Şu sonucu da hemen eklemem gerekir: Tüm halklar, daha uygarlığın şafak vaktinde, yükselen efendi despot sınıfın bu yalanlı, demagojili, işkenceli ve katliamlı toplum yönetimini ve sömürü tarzlarını iliklerine kadar yaşamış olarak günümüze gelebilmişlerdir. Özgür birey ve halk olmak halen bir rüyadır. Sadece hiyerarşik otoritenin kendi aralarında göreceli bir özgürlüğü vardır. Halklara ve bireylere yansıttıkları, iflah olmaz umutlar, boş hayaller, aldatıcı sonuçlar vermenin sonu gelmez her tür çabalarıdır. c- Helenizm’in Kürtlerle ilişkilerini Hititlerle bağlantılı kılmak mümkündür. Hititlerin, Sümer uygarlığının yukarı Mezopotamya'ya yayılma sürecinde, komşu dağlı halklardan olan ve en yakın proto-Kürt halk olarak Hurrilerin Anadolu içlerine yansımış bir kolu olarak şekillendikleri anlaşılmaktadır. Kuzeyden gelen barbar kabilelerle yerel uygarlık öğelerinin karışımından bu şekillenmenin oluştuğu doğruya yakın bir bilimsel ifadedir. Dil ve kültür olarak Aryenler ve Hurrilerle akrabalıkları kanıtlanmış durumdadır. M.Ö. 1700-1200'lere kadar Hattuşaş merkezli Hitit İmparatorluğu Ege kıyılarına kadar dayanmış olup, uç noktasını da daha özerk bir konumda olan Troya kent devleti teşkil etmektedir. Ege kıyılarını ilkin uygarlaştıran güç Hititlerdir. M.Ö. 1200'lerde ‘su kavimleri’ olarak da adlandırılan başta Helen kabile güçleri olmak üzere, Boğazlardan gelenlerle güneyden Sümer uygarlığının son temsilcisi Asurların saldırıları altında merkezi yapıları dağılan Hititlerin yerlerinde yeniden beylikleşme sürecine girilmiştir. Batıda Frigya, Lidya, Karya ve Likya adlarında daha merkezileşmiş siyasi yapılar oluşurken, Hurrilerin Orta Mezopotamya'daki yerleşim alanlarında diğer bir proto-Kürt kol olan Mitanniler tarih sahnesine çıkmışlardır. Asurlar tarafından Hititlerle birlikte onların da merkezi varlıkları dağılınca, Van merkezli Urartu uygarlığı (M.Ö. 900–600) gelişme göstermiştir. Urartular döneminde Helenlerle ilk kez direkt karşılaşma ve etkilenmelerin oluştuğu görülmektedir. Batı Anadolu'daki tüm halk gruplarını eritme sürecine almalarına karşılık, Helenler Kürt kabile-aşiret yaşamında aynı etkiyi gösterememişlerdir. Bunda belirleyici olan, çok eski bir geçmişe dayanan, yaklaşık M.Ö. 10.000'lerde ilk neolitik yapıları kurmaları, bundan kaynaklanan sağlam bir kültür çekirdeğine ulaşmış olmalarıdır. Belki de tarihte hiçbir halk, Kürtlerin yaşadığı alanlarda bu kadar uzun süreli ve derinliğine neolitik kültürü yaşamamıştır. Bunda asi coğrafyanın da önemli rolü vardır. Dolayısıyla ne kuzeyden akan İskit kavimleri, ne güneyden gelen Semitik kabileler ve Sümer uygarlık güçleri, ne de batıdan akan Helen boyları Kürt kültürü ve coğrafyasına tam sahip olamamışlar ve kültür bünyelerine nüfuz edememişlerdir. Urartular ve ardından kurulan Med Konfederasyonuyla Kürt boyları ileri düzeyde bir toplumsal ve siyasal birliğe doğru gelişme kaydetmişlerdir. Helenleri en çok etkileyen Medlerle temas aşamasıdır. Öyle ki, Med kaynaklı tüm olgular, Helen kültürünün en önemli öğelerini teşkil etmiştir. Atina kentinin kuruluş mitolojisinde adı geçen Thesseus adlı kahramanın Medya ilişkisi çok çarpıcı ve ilginçtir. Yine Argonotlar seferinde Medya’nın başına gelenler hayli düşündürücüdür. Her ne kadar mitolojik bir dille Medya olgusu kavramlaştırılmamış olsa da, özde Helenlerden çok Med gücünün kastedildiği açıktır. Helen kültürünün Hitit, Hurri, Mitanni, Urartu ve Med ilişkisi araştırılmaya değer bir konudur. Perslerle ilişki süreci de Heredot Tarihi’nde yoğunca işlendiği gibi, ağırlıklı olarak Med ilişkisi biçiminde somutlaşmaktadır. Bunda Medlerin Helenlerle komşu olmaları da önemli bir etken olmaktadır. İskender'in Helen-Med-Pers çelişkisini çözme tarzı, günümüzde bile incelenmeye ve ders çıkarılmaya değer bir deneydir. İki kültürü harmanlayıp tarihi bir sentezi başarmıştır. Doğu-Batı kültür sentezinin bu denli çarpıcı ve başarılı bir biçimde bir diğer örneğine tarihte ender rastlanmaktadır. Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadığı coğrafyada Selefkoslardan sonra yüzyıllarca varlığını sürdürmüş üç önemli siyasal ve kültürel oluşuma tanık olmaktayız. Bugünkü Adıyaman sınırlarında Samosat (Samsat) merkezli Komagene, Urfa merkezli Abgar ve Kuzey Suriye'de Palmira'ya dayalı bu oluşumlar, yaklaşık M.Ö. 250-M.S. 250 yıllarına dek tarihlerinin en parlak kültürel dönemlerini yaşamışlardır. 500 yıllık bu tarihsel evre tüm kültürlerin iç içe geçtiği, dil ve kültür alışverişinin en zengin biçimde gerçekleştiği, sadece maddi değerlerin değil, manevi değerlerin -dinlerin, tanrıların, fikirlerin- alışverişinin de bolca yapıldığı gerçek bir küreselleşme aşamasıdır. Hıristiyanlık, çok sayıda gnostik mezhep ve çarpıcı Mani öğretisi bu dönemin ürünüdür. Çağın en ilerici dinsel öğretisi olan Manicilik, Roma-Sasani ayrımına kafa tutan evrensel bir akım özelliğindeydi. Doğuş kaynağı orta Dicle-Fırat havzası olup dünyanın dört yanına yayılma iddiası ve gücünü gösterebilmiştir. Hıristiyanlıkla Helenizm eski özünü yitirirken, Bizans'ın yükselişiyle yeni bir aşama kaydetmiştir. İran'da Part hanedanlık döneminin yıkılıpSasani hanedanlığının başa geçmesi, Doğu-Batı çatışmasını yeniden alevlendirmiştir. M.S. 200–640 yıllarında bu çatışma süreci her iki uygarlığa çok şey kaybettirir. Çatışmanın tam ortasında yer alan Kürtler için bu bir yıkım süreci olmuştur. Ardı sıra gelen Arap-İslam çıkışıyla Bizans-Hıristiyan çatışmaları, tüm Anadolu ve Yukarı Mezopotamya'yı bir savaş ve cihat alanına çevirmiştir. Bu dönem aynı zamanda köleci sınıflı toplum uygarlığı yerine, feodal sınıflı toplum uygarlığına dönüşün yaşandığı Ortaçağdır. Artık Doğu-Batı ayrımı din düşmanlığıyla kalın bir perde haline bürünmektedir. Kültürel alışveriş yerini gittikçe derinleşen yabancılaşmaya bırakmaktadır. Kâfir, gâvur kavramları anlam bulmakta, komşu halklar arasına feodal duvarlar örülmektedir. İslam'ın Arap Emevi ve Abbasi dönemlerinde Bizans'a saldırılar, en kutsal cihat kavramlarıyla yeni bir yaşamın aracı haline gelmektedir. Bizans ise Roma'nın mirasını ısrarla korumaya çalışmaktadır. Sasanilerin yıkılışıyla tüm İran ve Orta Asya İslam'a açılmış, Doğu-Batı ayrımı kalın bir Hıristiyan-İslam ayrımına dönüşmüştür. Ayrışan dünün komşu dost halkları, kendilerini din ve mezhep düşmanlığıyla karşı karşıya bulmaktadır. Feodal güçler halkları en anlamsız bir düşmanlık içine iterek, çıkarlarını yeni sultanlık sistemleri altındagüçlü bir ideolojik ve siyasi temelde sürdürmeyi başarmışlardır. Bu sürecin iki ucunda yer alan İslamlaşmış Kürtlerle Hıristiyanlaşmış Asurî, Ermeni ve Anadolu Helenleri olan Rumlar en çok kaybeden halklar olmuşlardır. Din savaşları bu halkları kültürleriyle birlikte sürekli güçsüzleştirip hâkim güçlerin potası altında erimeyle yüz yüze bırakmıştır. Buna M.S. 11. yüzyılın sonlarında başlayan Haçlı Seferlerinin eklenmesiyle daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Zorlanan Arap egemenler, Kürt ve Türk feodal hanedanlarına birçok askeri komutanlık tanıyarak, onların komutası altında kendilerini güvenceye almaya çalışmışlardır. Kürt Selahaddin Eyyubi hanedanıyla Selçuklu Türk hanedanlığı artık Bizans, Haçlılar ve Moğollara karşı İslamlığı koruyan temel güçler konumundadırlar. Kürtler açısından Helenler artık hatırlanmaz, yabancılaşmış bir unsur durumundadır. Yüzlerce yıllık iç içe olma durumu yerini dinsel yabancılaşmayla yürütülen bir düşmanlığa bırakmıştır. İslam'ın yayılma ve koruma görevini Anadolu'nun içlerine doğru Türkler devralmıştır. Kürtlerle Rumlar arasına giderek genişleyen kuşaklar halinde Türk boyları girmiştir. d- Helen-Türk ilişkileri Ortadoğu tarihinin Ortaçağdaki en önemli bir parçası, İslam'ı koruma ve yayma gücü olan Türk sultan ve beylikleriyle, Hıristiyan-Ortodoksluğun koruma ve yayma gücü olan Helenler arasındaki ilişki ve çatışmalardan oluşmaktadır. M.S. 1071'deki Malazgirt zaferiyle bu ilişki ve çatışmalardaki denge Türk boyları lehine değişir. Türk boyları Mezopotamya'dan geçerken Kürtlerle işbirliği yanı ağır basan bir politikayı esas almışlardır. Hedef, Anadolu'da yayılmak için Kürtleri bir İslami müttefik olarak değerlendirmektir. Alparslan'ın Malazgirt Savaşında bu politikası çok nettir. Büyük Selçuklu sultanları daha çok İran içlerine yayılırken, Anadolu Selçukluları batıya doğru yayılmaya ağırlık vermişlerdir. Türklerin Anadolu’ya yayılması sürekli Hıristiyan Rum ve Ermeniler aleyhine gelişirken, kültürel alanda da İslamiyet giderek başat bir konum arz etmiştir. Bunda Bizans'ın köhne feodal yapısı karşısında Türk boy beylerinin daha esnek ve nefes aldırtan yönetimleri de oldukça etkili olmuştur. Gerek Selçuklular gerek hemen ardından gelen Osmanlı sultanları döneminde, Anadolu'nun Türkleşme ve İslamlaşma kaderi artık belirginlik kazanmış durumdadır. Sıra Balkanlara gelmektedir. Bu dönemde Avrupa çok tutucu bir feodal dönemi yaşamaktadır. Türkleşme ve İslamlaşma sadece siyasi ve ideolojik üst yapıda yürümekle kalmaz, tabanda da dağ ve ovalarda sürekli gelişim kaydeder. Üst hâkim tabaka daha çok İslam'ın Sünni resmi mezhebini ve Arapça-Farsça ifade edilen bir dili esas alırken, tabanda halk muhalif Alevi mezhebini benimsemekte ve arı Türkçe dilini kullanmaktadır. Yayılma sınıflaşmayla iç içe gelişmektedir. İstanbul'un 1453'de fethiyle Helenizm, tarihinde en büyük geri adımlarından birini daha yaşar. İki bin yıllık bir yerleşme yenilgiyle sonuçlanmıştır. Sıra Helenlerin tüm yerleşim alanlarının fethine gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet’le bu süreç 1470'lerde tamamlanır. Karadeniz'deki Pontuslular da egemenlik altına alınır. Osmanlı politikası derinliğe işlemekten uzaktır. Dinsel ve kültürel özelliklerini ağırlıklı olarak korurlar. Fener Patrikhanesine özgürlük tanınır. Kilise en güçlü kurum olarak varlığını sürdürür. Yunan köylüleri isyan konumundan uzaktır. Rum tüccarlar imparatorluk içinde etkilidirler. Batı Avrupa'da yükselen kapitalist uygarlık ilk elde Helenleri de etkisi altına alır. Avrupa'da belli bir saygınlığı olan ve gittikçe adeta yeniden keşfedilen Helen uygarlığı, milliyetçi duyguları kabartır. Kilisenin öncülüğünde 1821 Mora İsyanıyla modern çağı yeni bir aşama olarak yaşamaya başlar. Helenizm adeta uykudan yeni uyanmış sersem birisi gibidir. Büyük tarihsel geçmişin ardından içine düştüğü durumu bir türlü kabullenemez. Gittikçe derinleşen bir Türk sendromuna tutulmuş gibidir. Türk-Helen ilişkileri hem Batı Avrupa’nın hem de Rusya'nın etkisiyle gittikçe gerginleşir. İlk fırsatlar ele düştüğünde kaybettiklerini yeniden kazanmaya çalışır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş çağında bu hırs daha da bilenir. 1914 Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında tarihi fırsat doğduğuna inanılır. Balkan Savaşlarında kazandıklarıyla yetinmez. Sıranın Anadolu'nun yeniden fethine geldiğini düşünerek, İzmir işgaliyle bu konuda adım atılır. Ankara önlerine kadar Helenizm bir kez daha şansını dener. Fakat karşısındaki Mustafa Kemal gerçeği bu şansa fırsat tanımaz. Batılı güçlerin ihanetinin yarattığı zayıf durumla Doğuda Ermeniler, Batıda Rumlar kendilerini trajik bir durumla karşı karşıya bulurlar. Aslında yüzyıllardan beri Ermeni, Rum, Türk ve Kürt halkları barış içinde bir ortak yaşam geleneği sağlamışlardır. Üst burjuva feodal tabakanın çıkar hırsları olmasaydı, bu halkların iç içe, dostça ve barış içinde yaşamları sürüp gidebilirdi. Kapitalizmin milliyetçi hastalığı bu kutsal dostluğu adeta zehirleyip feodal din çatışmalarından daha tehlikeli bir düşmanlık sürecine sokarak, binlerce yıllık bir yaşam geleneği ve kültürünün adeta yok etme fitilini çakmıştır. Üstte kalanın tekleşeceği, altta kalanın yanacağı acımasız bir yanmadır bu. Şoven Helen üst tabakası ve kilise kültürü bunda başrol oynamıştır. Suçu tümüyle Türk Devletine yüklemek gerçekçi değildir. Tersine gerçeklerden kopuk hareket eden Rum ve Ermeni milliyetçiliği objektif olarak halklarına en önemli darbeleri indirmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte ortak bir tehlike gibi doğan Rum ve Ermeni iddialarına karşı Türk-Kürt dayanışması ortaya çıkmıştır. 1071 Malazgirt Savaşında olduğu gibi, 1922'de bu dayanışma ulusal kurtuluş savaşını kazandırmıştır. Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde geliştirilen ulusal bağımsızlık ve egemenlik savaşı Türkler için objektif ve sübjektif olarak bir anlam ifade ederken, Kürtler için daha çok objektif bir olgudur. Yani bu çok sınırlı bir ulusal bilinçle, ama iyi niyetle katıldıkları bir savaştır. Türkler kadar bir kurtuluş projesi geliştirilememiştir. Ancak bir kardeşlik havası içinde, “Onun için gerekli olan, benim için de gereklidir. Ona verilen, onun aldığı bana da verilir, ben de alırım" zihniyetiyle katılım gösterilmiştir. Zaten geleneksel toplum zihniyetine de bu anlayış egemendir. Dar milliyetçi bir yaklaşımla Kürtleri Anadolu ulusal kurtuluş olgusu dışında, hatta karşısında görmek ne kadar yanlışsa, hareketin içinde oldukları ama öz kimlikleri ve kültürel varlıkları için bir özgürlük talebinde bulunmadıkları varsayımı ve iddiaları da o denli yanlıştır. Kürtlerin bu süreçte eksikliği, özgürlükleri için geçerli olan bir ‘özgürlük projesi’ geliştirmek yerine, dini ve aşiretsel yanı ağır basan niyetlerle savaşa katılım göstermeleri ve umdukları gerçekleşmeyince de hiç de çıkarlarına olmayacak isyanlara körce girişmeleridir. Bunda suçu daha yeni ve devrimci niyetlerle kurulan cumhuriyete yüklemek ne kadar yanlışsa, tüm isyanları gerici ve anlamsız olarak değerlendirmek de o denli yanlıştır. Bugün de gerçekleşen, aynı özde gelişen, emperyalizm ve işbirlikçilerinin Irak, Musul-Kerkük politikalarını hayata geçirmek için ‘tavşana kaç, tazıya tut’ taktikleriyle toplumsal sorunları kullanıp kendi lehlerine çıkar sağlamaktır. 1923'te kurulan Cumhuriyetin Fransız Devrimi modelinden esinlendiği ve ideolojik-politik kavramlarını buradan aldığı iyi bilinmektedir. Helenlerin Anadolu seferine ise, Yunan krallık rejimi önderlik etmektedir. Arkasında emperyalizmin egemen güçleri vardır. Cumhuriyet devriminin arkasında ise Sovyet Devrimi vardır. Dünyada yeni yükselen sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş savaşlarının en cüretli ve ilklerinden biri olarak anlam bulmaktadır. Helen amaçlarının ‘megalo’ -büyük- olması, aslında Anadolu Rumları için de tam bir trajik sonuç vermiştir. M.Ö. 1000'lerde oluşan bir kültür, 3000 yıl aradan sonra fiziki bir tasfiyeyle yüz yüze gelmiştir. Bunda tarih boyunca sıkça görüldüğü gibi, Helen hâkim sınıf güçlerinin ince politikalarının sorumluluğu belirleyicidir. Komplo, macera ve paradoksal niteliği eksik yaklaşımlarla sayısız girişimler, politikada ve savaşta sanat haline getirilip uygulanmıştır. Türkler bundan daha ustaca yaşanan pratikten yararlanıp başarılı sonuçlar alabilmişlerdir. Son ulusal kurtuluş savaşıyla Anadolu'nun ezici bir biçimde fiziki olarak da Türkleşmesini ve Müslümanlaşmasını sağlamışlardır. Anadolu'daki Helen olgusu bir anlamda ömrünü tamamlamıştır. Diğer bir anlamda da, Batının ideolojik silahlarını kullanarak, Doğunun Batıya karşı binlerce yıl üzerinde çekişilen bir parçasında üstünlük sağlanmıştır. Hem Fatih Sultan Mehmet hem de Mustafa Kemal için aktarılan "Hektor'un Akhileus'tan intikamı alındı" özdeyişleri böylesine bir tarihi geçmişi hatırlatmaktadır. M.Ö. 2000'lerde Troya üzerinde başlayan büyük çekişme, yine dört bin yıl kadar sonra Çanakkale önlerinde Doğulu halkların kültürel değerlerince başarılı temsilini bulmuştur. Anadolu ulusal kurtuluş ve egemenlik savaşına bu kapsamda bakınca, Doğu-Batı kültürlerinin ilişkilerini ve çelişkilerini tüm trajik öğeleriyle görmek mümkündür. Homeros'un İlyada'sıyla Nazım Hikmet'in Ulusal Kurtuluş Destanları da bu gerçeği şiirsel sanatın diliyle çarpıcı olarak vermektedir. Doğu-Batı çekişmesinin bu son hamlesinde bugün iki cumhuriyet varlığını sürdürmektedir: Türkiye Cumhuriyeti ve Helen Cumhuriyeti. Her ikisi de NATO üyesi olmalarına rağmen, birbirlerine kuşkulu yaklaşımları bitmemiştir. AB üyeliği bile bunu sona erdiremez. Helenizm'in ‘Megalo İdea’sıyla Türklerin imparatorluk hayalleri hatırlandıkça, kuşkulu yaklaşım sıkça canlanmak durumundadır. Fakat eski tarz kavga ve savaşlarla sonuç alınmasına günümüz bilim ve tekniğiyle siyaset kurumları fırsat vermeyecek bir aşamadadır. Ne kadar kan dökülse de, İsrail-Arap çekişmesinde görüldüğü gibi sonuç gerçekçi bir barışta karar kılmaktır. Kanlı uygarlık yöntemleriyle sonuç alma, 21. yüzyıl zihniyet, teknik ve siyaset olgusunca çok zor kılınmıştır. Tüm tarihsel sorunları ‘demokratik siyaset’ yöntemleriyle yavaş da olsa çözüme kavuşturmak daha gerçekçi ve insanidir. Bu gerçeklik Helen-Türk ilişkisi ve çelişkileri için de geçerlidir. Garip bir gelişmedir ki, bana karşı düzenlenen Atina ihanet ve komplosu, Helen-Türk ilişkilerinde yeni ve tarihi bir barış ve dostluk fırsatına çevrilmek istenmiştir. Kocaeli depreminin değil, bana dayatılan depremin iki binlerdeki Helen-Türk ilişkilerine yeni bir düzen verdiği tartışmasızdır. Bunun da ABD'nin yönlendiriciliği altında yürütüldüğü iyi bilinmektedir. NATO politikası da bunda aracılık etmiştir. Bu gelişmeden rahatsız olmamakla birlikte, bana dayatılan komplo sonucu bir dostluk ve barış girişiminin ne kadar dürüst ve başarılı olacağı konusunda kuşkulu olduğumu da belirtmek durumundayım. Bütün göstergeler, bu dönem Helen-Türk ilişkilerinin taktik düzeyi aşmayacağını göstermektedir. Kıbrıs'ta olup bitenlere baktığımızda, bu sonucu çıkarmak hiç de zor değildir. Temel felsefi anlayışıma göre, cumhuriyet rejimi altında da olsa, despotik ve oligarşik üst tabaka iktidarları halklar açısından kalıcı barış ve dostluklar sağlama yeteneğinde olamazlar. Bu iktidarların yaptıkları, fırsat düştüğünde bozulacak geçici ve aldatıcı ateşkes ittifakları ve sahte barış girişimleridir. Barışın ve dostluğun kalıcı zemini, kapsamlı demokrasi rejimlerinin varlığıdır. ‘Ne kadar demokrasi, o kadar barış’ formülü gerçekçidir. Her alanda geçerli olan bu formül, Türk-Helen ilişki ve çelişki alanı için de fazlasıyla geçerlidir. Sonuç olarak, tarihte karmaşık ve trajik bir yapıya sahip Helen-Kürt-Türk ilişkilerindeki diyalektiği göz ardı etmemek büyük önem taşır. Doğu-Batı çekişmesinin karşılıklı cephe kültürlerini temsil eden bu halklar, yoğun ilişki ve çelişkilerini günümüze kadar taşımışlardır. Binlerce yıllık Doğu mirasına dayanan Helen kültür oluşumu, insanlığın zihniyet yapısına felsefeyi yerleştirerek büyük bir katkının sahibidir. Doğu-Batı sentezini en kapsamlı gerçekleştiren kültürüdür. Helenler en son Hıristiyanlık dini düşünce biçimini Avrupa'ya taşırarak, Avrupa uygarlığının doğuşuna beşiklik etmişlerdir. Türkler ise, feodal İslam devriminden güç alıp vererek, bununla Anadolu'dan Orta Avrupa'ya kadar feodal uygarlığın son ve en güçlü temsilini yapmışlardır. Helen uygarlığı nasıl köleci sistemin en son büyük yaratıcı gücü ise, Türk-İslam uygarlığı da feodal sistemin en son yaratıcı gücüdür. Bu iki gücün yaklaşık bin yıl süren boğuşması, en son Helen ve Türkiye Cumhuriyetiyle sonuçlanmıştır. Helen kültürünün şafak vaktinde Kürt-Medlerin rolü nasıl önemliyse, Türkiye kültürü ve Cumhuriyetin kuruluşunda da o denli vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Günümüzde her iki cumhuriyet, Ege ve Kıbrıs konularında barış ve dostluk aramaktadır. Artık yıkıcılık dönemini aşıp yeni bir yaratıcılık dönemine geçiş, gerçekleşecek bu barış ve dostluğa bağlıdır. Bu ise, tarihsel diyalektiğin gösterdiği gibi, Kürtlerin özgürlüğünden geçmektedir. Bana yönelik komplonun çözülmesi ise bu özgürlüğün kaderini belirleyecektir. Abdullah Öcalan



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-29-2009, 17:55   #22 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart İdeolojik Zenginliği Olmayanların, Pratik Zenginliği Olamaz!

İdeolojik Zenginliği Olmayanların, Pratik Zenginliği Olamaz!



Alıntı:

İdeolojik zenginliği olmayanların, pratik zenginliği olmaz. Pratik eylem alanındaki hareketimizin en temel ihtiyaçlarından birisi bu zenginliktir. İdeolojik düzeydeki yetersizlik, daralma ve oldukça eklektik, başka sınıfların, hatta yabancı gerçekliklerin etkisindeki çok kaba, çok sorun teşkil eden bireysel hesaplar, pratik hercümerci daha da artıran eklektik düşünce, bir ideolojik gelişme olarak görülemez ve hatta aşılmayı gerektirir.

PKK çizgisi ideolojiyle başlamış ve onunla gelişmiş bir çizgidir. Başlangıcında belirleyici olan ideolojidir. Pratik ancak bu temelde hem vücut bulmuştur, hem de çok dikkatli bir biçimde bağlı gelişirse sonuç verebilir. Dolayısıyla eylemle ideoloji arasındaki kopukluk en temel sorunlarımızdan birisi olmaya devam ediyor. Kişilerdeki kuru, yüzeysel ve fazla tarz üretmeyen gerçeklik, kesinlikle ideolojinin olmayışından veya yetersizliğinden, yanlışlığından kaynaklanıyor. Bunu gidermedikçe, eyleminizin (kadro-komuta) bir anlam ifade etmesi zordur.

İşin daha da olumsuzu, ekmek-su kadar ihtiyaç olunduğu halde ideolojiden kaçışın neredeyse bir alışkanlık haline gelmiş olmasıdır. Hayır, ideolojinin, dünya devrimler biliminin sonuçlarını gerçeğimizle, hem de yaratıcı ve başarılı bir biçimde kaynaştıramazsak, bu işte başarıya gitmek mümkün olmaz. Sınıf zemini çözülmüş, hatta sınıf olmaktan çıkmış, önemli oranda erimiş, iddiasını yitirmiş ve düşmanı olağanüstü yaşamaya yatkın hale getirilmiş, direnme kabiliyeti olmayan, olsa da kaba bir isyancılıktan öteye gitmeyen bu kişiliğin, kendisini ideolojik olarak toparlaması da çok zor.

Zor olduğu için de bütün çabalarımızı, belki de düşman faaliyetlerinden daha fazla zorlamaktadır. Toplumun geri düzeyini olduğu gibi Parti içine yansıtma, toplumsal yenilmişliği, güçten düşmüşlüğü, özellikle örgütlenmeden kaçan gerçekliği, Parti içinde, hem de Parti'nin imkanlarıyla Parti'ye karşı dikme, neredeyse vazgeçilmez bir alışkanlığınız haline gelmiştir. Şimdi siz buna bayılıyorsunuz veya bu tarzınıza sevdalanıyorsunuz. Açık söyleyeyim ki bu, objektif olarak, düşmanı en tehlikeli bir biçimde Parti ortamına dayatmaktır.

Bu tehlike var. Demin bahsettiğimiz sınıfsal, sosyal gerçekliğinizin inatçılığı da göz önüne getirildiğinde, yıllardır Parti içinde sanki bir hakmış, faziletmiş, önemli bir özelliğinizmiş gibi adeta bununla yaşadığınızı, hatta başardığınızı sanmanız tehlikeyi daha da büyütüyor.

Sorumsuzluk düzeyi çok gelişmiş. Pratikte başarı kaygısı yok. Olumsuzluklara zemin olma kaygısı yok. Kesintisiz başarma gereği duyma hiç yok. Duygu düzeyinde bile çizgiden sorumluluk diye bir durum yok. İşte fırsatı değerlendirme, eskiden toplum içinde yaptığı ucuz sivrilmeyi, hırsızlığı, bu sefer Parti içinde yapma gibi bir yaklaşım. Bunu bir de hak biliyor. Şimdi, çok tehlikeli bir toplumsal yansıtılış oluyor bu. Bu kişiliğinizi Parti'ye dayatmanız, belki de çok rahat alışkanlıklar nedeniyle hoşunuza gidebilir.

Ama bu, herhalde en büyük kötülüktür. En büyük oportünizmden de, hizipçilikten de öteye, ilginç bir geriliktir. Kendini sıkmıyor, ideolojikleştirmiyor, çizgileştirmiyor, tabii ki örgütleştirmiyor ve böylece en kolayını bulmuş oluyor. Şimdi gerçekten devrimciliğe niyetiniz varsa, Parti içi ortam ve bu ortam içindeki rolünüzü bilince çıkarmanız ve aşmanız gerekiyor.

Yapmayın! Bu dayatmalarınızla olmaz. Yenilmiş bu kişiliğiniz, Parti içinde daha tehlikeli; yalnız yenilgiye de değil, kayıplara da değil, tüm emekleri boşa çıkarmaya götürüyor. Politikadan habersizliğiniz, hele hele başarı tarzından tümüyle yoksun olmanız, felaketi daha da büyütüyor. Bu anlamda geri kişiliğiniz, aslında kontra kişiliği diyoruz ama bilinçlilik anlamında onu da aşıyor. Daha doğrusu bilinçli kontra, hatta hizip gözlemlenebilir, tedbir alınabilir, ama sizin bu tarzınızın kaypaklığı, silikliği, iddiasızlığı, her şeye yatkınlığı, sorunların görülmesini, dolayısıyla hakkında tedbir alınmasını çok zorlaştırıyor. Dolayısıyla tam bir başa bela olma durumu: "Ben böyleyim, işinize gelirse". Bildiği her şeyde böyle. Mesela en rahat başarı imkanı var, ona karşı keyfi; çok büyük bir tehlike var, ona karşı keyfi. Halbuki biraz sorumluluk duysa büyük kazanacak. Biraz dikkat etse o imhayı önleyecek. Bu konularda hiç oralı olmuyor. İşte gerçeğiniz bu: "Vallahi ben iyi niyetliydim. İşte elimi uzatmadım, ama sorun değilim. Kazanabilirdim, ama gerek görmedim. Tehlikeyi gördüm, ama iyi niyetimden ötürü, işte 'benim görevim değil' dedim altından çıktım". Politikada bunun kadar tehlikeli, hele askeri alanda, savaş alanında bundan daha tahripkar bir yaklaşım yoktur. Ama sizde egemen olan bu anlayıştır.

İnsan sizden ürküyor. Bu tarzla bırakın çizgi komutanlığını yapmayı, bilinçli bir düşmandan daha fazla zarar verirsiniz. Sanmıyorum bilinçli bir karıştırıcı bu kadar zarar versin. Velhasıl bu kişiliğiniz çok tehlikeli. Ne yapıp yapıp bu kişiliği aşmanız gerekir. Hiç kimse bu kişiliğinizi politikada kabul etmez. Zaten bu kişilikle politika, askerlik yürütülemez. Bu ciddi bir hal almıştır ve herkesin dikkatini çekiyor. Halkın da dikkatini çekiyor. Bunun PKK'lilik olmadığını herkes söylüyor. Ve herkes PKK’ yi arıyor. Bunu hemen hepiniz de iyi biliyorsunuz. Herkesin aradığı PKK’ yi, siz böyle en tersinden "benim" diye dayatıyorsunuz ve bu, büyük kargaşaya yol açıyor. Eskiden bu yaklaşımlarınız görünmezdi, şimdi açığa çıkıyor ve hareket büyüdüğü için tahammül sınırlarını zorluyor. Bu halinizle hiç kimse sizi benimsemek zorunda değil.

Halk ciddi önder istiyor. Uluslararası güçler ciddi, kusursuz önder istiyorlar. Tabii herkes kendini yetiştirmiş. Önderlik olayı da öyle, Önderlik de kendini yetiştirmiş. Size gelince; adeta yıllardır bu bebeklikte çakılıp kalma yaşanmış ki ben bunu defalarca işledim. Bazıları tam bir tarz haline getirmiş. Kırk yaşında olanlar var, yeni yetmeler var, böyle çok berbat. Gel de onların yarattığı sorunların altından kurtul. Böyle ucuz politika yapmak hoşunuza gidebilir, sizi tatmin edebilir.

Rüyalarınızda bile görmediğiniz kadar size başarılı da gelebilir. Bunların hepsi mümkün. Ama hareketimizin önündeki mevcut görevlerle, onun sorumluluk düzeyi ve beklentilerle karşılaştırdığımızda, siz tam bir tezatsınız. Aslında birçoğu Parti tarihinde görüldü; en ciddi başıbozukluk, yenilgi, tasfiye, savrulma zeminini açık tutuyorsunuz ve o zemini sürekli geliştiriyorsunuz. Hiç umurunuzda da değil; "Ben iyi niyetliyim. Ben aslında çok çalışıyorum". Savunma tarzınız bu kadar. Ama çizgi için bu yeterli mi? Bu çizgiye cevap veriyor mu? Hiç bu soruyu kendinize sormuyorsunuz. "Hep başkaları bozuyor, ben ne yapayım? Beni ilgilendirmez" diyorsunuz, ama bize gerekli olan da çizgiye yeterliliktir, çizgiyi içte/dışta geliştirme gücüdür. Peki, buna neden ulaşamıyorsunuz? İşte demin söylediğim ideolojik gerilikle ilgili bir olay.


Bu kadar ideolojiden kaçan, çizgiye cevap olamaz. Bu kadar dar pratik, hem de kuru, yüzeysel ve çoğu da kayba yol açan cinayet derecesinde sorgulanması gereken pratiklerdir. Bu, kendine sevdalanma, kör pratiğin yol açtığı sonuçtur. Katil pratiği ideolojik gerilikle birleşti mi, işte çok ucube olan bu durumunuz ortaya çıkıyor. Bu dayatmayı sürdürmeniz, Önderlik tarzımızın olmaması halinde nelere yol açar? Çok iyi biliyorsunuz ki, yirmi dört saat içinde parçalanmaya, giderek dağılmaya ve çoğu da şu veya bu gücün etkisine girerek her şeyin kaybına yol açar. Hayret ettiğim nokta, örgüt kaygılarınız niye bu kadar zayıf? Başarma ihtiyacı olan, ciddi örgüt kaygısı taşır. Ciddi örgüt kaygınız varsa; yemez, içmez, uyumaz, başınızı iki elinizin arasına alır, sabaha kadar bir çözüm peşinde koşarsınız. Sorumlu kadro dediğimiz böyledir. Fakat şimdiki kadro, yerine hangi yetkiyle nasıl göz dikecek, kimi bastıracak, kimi uzlaştıracak, bunun hesabında ki bazıları da şu anda kontrayı aşan bir biçimde dayatma halinde, işi gücü böyle dağıtmadır. Aslında o anda böyle kurşuna dizilmesi gereken duruş tarzı, ama siyasi nedenlerden ötürü yapmıyoruz. Bu pratiğiniz aslında idam hükmüyle yargılanmıştır, fakat sadece geciktiriyoruz.

Bilmeniz gereken en temel husus bu. Yargılamayı Parti yapar, düşman yapar, hayatın kendisi yapar, ama yapar. Politikanın büyük sorumluluğunu duymazsanız, bu suç konumunu teşkil eden durumu aşamazsınız ve kesinlikle başınıza bir felaket gelir.

Diğer hayret ettiğimiz bir nokta da; bu acı hükme rağmen, neden bu kadar rah atsınız ve bildiğinizi okumaya devam ediyorsunuz. Yaşama karşı saygısızlığınız bu kadar mı gelişmiş? O zaman baştan kaybetmişsiniz. Derin yanılgılar da olsa, önce varsa bir gücünüz onu aşın. Yeniden bir Parti katılımı geliştirin ve hiç olmazsa kendinizi eğitin. Bahaneci, savsaklamacı Kürt, neredeyse başını almış her yere, her tarafa böyle kendini dayatıyor. En üst düzeyden tutalım savaşçıya kadar, sözüm ona görev alanlarına da göz dikiyor, ama hiç de gereklerini yerine getirmiyor. Ben de bir beklenti içindeyim, ama bizim beklentiler büyüktür. Ayriyeten bunlar için çalışma da çok büyük. Fakat siz veya böyle durumda olanlar, sadece örgütün zayıf anını bekliyorlar; objektif olarak, bu zayıf anla birlikte, can alıcı yerine darbe indirmenin beklentisi içindeler. Bütün bunları kasıtlı yapsa belki daha iyi. İnsan o zaman ta-kip edebilir, ama hepsi iyi niyet adına yapıyor. Hepsi de "Ben haklıyım, ben yılların savaşçısıyım" adı altında yaptı, ama olmuyor. Sen yılların savaşçısısın, halkımız da insanlığın en eski halkıdır. Ama bu halk, şu anda tarih dışında. Sen emekçisin, ama emeğin Parti karşıtı. Parti davasını bu kadar hafife almanız çok büyük bir tehlike. Bütün ısrarlara, imkanlara rağmen Parti davasında ilerlememeniz, çaresizliğe düşmeniz, kendi açınızdan en büyük olumsuzluktur.

Biraz TC ile kıyaslarsak; nasıl ki TC'de "Toplum kirlendi, politika kirlendi, bütün kurumlar kirlendi" deniliyorsa, PKK içinde de böyle bir kirlenme var. Özellikle kadrodaki ve kadronun görev anlayışındaki kirlenme, TC'nin çetelerinkinden daha az değildir. Bunu kesinlikle bilince çıkarmanız lazım. Nasıl ki TC, kendini çetelerinden arındırmaya çalışıyorsa, biz de kendimizi çetelerden arındıracağız. TC'nin çetelerinin şöyle bir söylemi vardır; "Vatan uğruna biz her şeyi yapmadık mı? Her şey vatan içindi". Sizin durumunuz da aynen buna benzemiyor mu? "Her şey PKK içindi", ama PKK'nin çizgisini, PKK'nin gerçek kurallarını, yasalarını alt-üst ederek! Böyle bir PKK'lilik kabul edilemez. Durum böyle. Bizdeki çeteleşme belki TC'ninkini de aşıyor. Ama farkı şu; onlar vurgun vuruyorlar, sizin öyle bir durumunuz yok. Belki yoksulsunuz, zaten bu yönüyle daha da tehlikeli. Çünkü iyi niyetle, işte "Ben ne yaptım? Hep yıllarımı verdim" biçiminde, haklı bir kendini savunmaya götürüyor. Hayır, çeteciliktir; yani kurala gelmeyen, yani çizgiye gelmeyen bir durumdur. Toplumsal gerçeklik de zaten bunu sürekli besliyor.

Gelişmemenin ideolojik boyutu, hayalleri, iddiaları, örgütlenme gereğini geliştirememenin objektif zemini üzerinde çete kişiliği çıkar. Nedir bunun özü? Bir kaç ahbap-çavuşla sınırlar kendini. Komutandır, tabur komutanıdır; üç-dört ahbap-çavuştur orada o komutanlık. Çete dediğim bu. Bir alan yönetimidir, iki üç ahbap-çavuştur. Orada örgütün çizgisi, işleyiş esasları yoktur. İşte çetecilik buradadır. Yani onu aşamıyor, objektif realitesi onu aşamıyor. Gücü o kadar. Bizim toplum zaten toptan çetecilik zeminidir. Herkes bir yerde çetedir. Şimdi Parti'ye de bu yansımış ve şu anda Parti'yi en çok bu tehdit ediyor. Burada kasıt aranmıyor.

Burada çizgi kişiliği, onun ideolojik derinliği ve pratik iradesi çok zayıftır denili-yor. Bu temelde gelişen, küçük grupçuluk kişiliğidir. Şimdi bu bir de toplumda kaybetmiş, hiçbir şeyi yok, Parti'ye böyle kapaklanmış. Sizin bu tip particiliğinizden nefret ediyorum, yani kabul edemem. Düşünüyorum; dağlarda - Avrupa da dahil- nasıl oldu da PKK'nin içine böyle doldular? Kabul etmiyoruz. Ben de dar bir köylü kişiliğinden geldim, ama ben kendimi halen ideolojik düzeyde yetkinleştirmeye çalışıyorum. Gözlerim beni çok zorlamasına rağmen öyle yapıyorum. Gözleri sağlam, ama hayattan hiçbir şey anlamıyor, halen bir doğru anlayışa ulaşma ihtiyacı duymuyor. Ben seni ne yapayım? "Ben hamalım, kendimi satarım", hamallığı git başka yerde sat. İşte paralı askerliğin daha geri bir biçimi. Paralı askerlik iyi bir şeydir aslında; para verirsin adama, o da çok iyi savaşır.

Burada sadece karın tokluğuna para askerliği yapıyor, en ilgisiz durumda. Çünkü kurala gelmiyor. Keşke para ile iyi askerlik yapabilseniz. İnsan size biraz ücret verse, ama dört dörtlük Afrikalı paralı askerler gibi savaşsanız. Gerçekten bir taburu böyle paralı askerler olarak çalıştırabiliriz. Acaba yaparlar mı? İnsan korkuyor. Çünkü düşman daha çok verecek, dolayısıyla oraya kaçacaklar. Kısaca doğal, karın tokluğuna dayalı bir askerlik, devrimcilik söz konusu.


Özel yöntemlerle sizi idare ediyoruz. İnancı, morali bir taraftan, örgütsel tedbirleri bir taraftan, beyninizin yetmeyeceği, zorlayamayacağı bir biçimde ayarlamalar var ve zor bela sizi sürüklüyoruz. Durum bu. Bazılarınız bunu yırtıyor, ihanete gidiyor, bazıları kontralaşıyor, bazıları bela oluyor, bazıları biraz feodal namus anlayışı nedeniyle kalıyor. Ama cidden Partileşerek süreci aşmada şu anda görünüm zayıf. Şimdi bu tespit var. Bu tespite göre kendi ihtiyaçlarınızı ideolojide ve pratiğin düzeltilmesinde iyi görerek gidermeniz gerekiyor. Şimdi mesela bazılarını ben "Bugün mü böyle yapayım, yarın mı yapayım" diye gün sayıyorum. Oysa o kendini önder sanıyor. Sadece bazı hesaplar nedeniyle ağzına vurmuyorum, "şerefsiz" deyip atmıyorum. Ama o, Önderliğin sevgili bir yoldaşı gibi kendine bakım gösteriyor, yer alıyor halen, "yerim dar, daha geniş yer" diyor. Çılgın! Sübjektif niyetleriyle kendini her an aldatan adam. Dolayısıyla bu Partileşme olayını mutlaka becermeniz gerekiyor. Gücünüz yoksa sempatizanlıkta kalın. Gücünüz varsa etkili kadro haline gelin.

Dikkat edilirse hiçbirinizde etkili bir kadro görünümü var mı? Bu okulumuzda bile etkili bir kadro havasıyla eğitime yaklaşmıyorsunuz. Geçen devreyi göz önüne getirdiğimizde, en son ana kadar sahte gruplar devam etti. En tarihi dersleri verdim, kendimi gerçekten paraladım adeta. Halen etkisi altındayım. O ise hiç anlamak bile istememiş; kendi küçük grupçuluğunu, ahbap-çavuşluğunu sürdürüp gitmiş. Bu kişi çok saygısız, yani bu kişiyi kapıdan içeriye sokmamak gerekir. Yönetim düzeyinde de bu ortaya çıktı. Candan bir derse katılma ihtiyacı yok, bunları tokatlayıp atmam gerekiyordu. Düşündüm, nereye atayım? Kendimi müthiş zorladım, son günleri getirinceye kadar adeta kendi kendime işkence yaptım. Karşı taraf da zevk alıyor bundan. Kendini böyle dayatarak, yani "İki tane suratıma vur da, ben de kurtulayım, sen de kurtul" tavrını koydu bazıları. Git artık! Nereye giderse gitsin. Belasını benim yanımda değil, başka yerde bulsun dedim. Ne yapalım, pis bir kavgacı tarzı, fesat! O kendi içindeki pis dünyasını burada, benim karşımda atlatmak istiyor. Tabii ben buna alet olamazdım. Var böyle bir sürü, her tarafta dayatılıyor.

Bu adi kavgacılığı Parti içinde hortlatmamaya çalışıyorum, ama tepkimizi, öfkemizi görüyorsunuz. Biz bunu gidermek için, örgüt zeminini daha da derinleştiriyoruz, genişletiyoruz. Yedekler meselesini geliştirmeye çalışıyoruz ve böylece bu tehlikeyi süreç içerisinde aşma yollarını seçiyoruz. Bire bir, teke tek, karşı karşıya değil de, bir süreç temelinde halletmeye çalışıyoruz. Kavga böyle! İster anlayın, ister anlamayın. Bu kavga bizim tarafımızdan böyle görülüyor, böyle yürütülüyor. Açık söyleyeyim, sizin tarzınızın yirmi dört saati kendi haline bırakılsa, gerçekten ajanlık bile yapmak isteseniz, toplumda sizi besleyeceklerini sanmıyorum. Hayal deryasında kendinizi aldatıyorsunuz. Devrimde başarı kaydedemezseniz, ajanlığa soyunun. Hayır, hiçbir şey kurtaramazsınız, canınızı bile kurtaramazsınız.

Bu gerçeği de biraz görmemekte inat ediyorsunuz. Zaten o noktada en büyük silahınız cehalettir. Hz. Muhammed'in Ebu Cehil için söylediği sözler var, değerlendirmeler var. Gerçekten Ebu Cehillik bizde de çok. Güncelleşmiş Ebu Cehiller! Gerçekten iyi niyetinize saygı duymakla birlikte, yetmeyen ve hatta kötüye bile götüren yönlerden sıyrılın. Varsa gücünüz, iddianız, bunu Partileşmeye bu çerçevede dökün. İnsan sözüyle şereflidir, sözün sahibi olduğunda değerlidir. Bu kadar sözüne ters düşen kişilik, namertten öteye bir kişiliktir, siliktir, sözünün sahibi değildir. Sözünün sahibi olmayan kişiliğe bir şey verilir mi? Hele devrim değerleri gibi değerler emanet edilir mi?

Fazla açmak istemiyorum. Tartışmalarla dürüstçe, daha açık Partileşmeyi sağlayacaksınız. Yeterince ideolojik, yeterince doğru pratik bütünleşme olacak. Olmazsa ne olur? Olmazsa çizgi suçudur, bu da en büyük suçtur. O temelde şu veya bu biçimde tasfiye olup gidersiniz. Tehlike aslında ciddidir. Örgüt içinde, eskiden sandığınız gibi dayak atmazlar adama, siyasi mücadelelerin dili değişiktir. PKK olayında bu çok daha özgündür, benim PKK içinde mücadele yürütmem çok farklı olmak zorunda. Çünkü Kürt gerçeğinde bu farkı yaratamazsan, değil bir örgütü yönetmek, gerçekten iki kişiyi bir araya getirmek bile zordur. İlk defa gerçekleştirilen bir örgüt tarzı olduğu için, ilk defa bu kadar kalabalık bir örgütü başardığımız için, bunun iç mücadelesi, iç yönetimi de benim tarafımdan çok özgün, çok farklı, hatta çok ustalıklı bir biçimde olacaktır. Çünkü ilktir, şimdiye kadar bir örneği yoktur. Sandığınız gibi sizinle kavga etmem. Mesela TC çatlıyor. TC, "haydi APO, neredesin? Gel buraya! Haydi, niye ortaya çıkmıyorsun?" diye kuduruyor. Aslında bir yerde bu sizin için de geçerli. Bir kavga tarzınız var, bizi ona çekmek istiyorsunuz.

Benim de gerçekten daha yedi-on yaşında geliştirdiğim bir kavga tarzı vardı köyde, o dönemin toplum kurallarını bir tarafa bırakan bir tarzdır. Şimdi bu yaşa gelmişim, bu tecrübeyle sizin kavga tarzınıza düşer miyim? Nasıl bir kavga vereceksek size karşı, farkına varmadan -TC'ye karşı da biz böyle yaptık- yenilgiye düşürürüz. Hatta nasıl yenildiğinizi bile hiçbir zaman bilmeyecek bir biçimde yenilirsiniz. Durumunuz biraz böyle, TC’de de olduğu gibi. Çünkü TC, bizim ona karşı yürüttüğümüz kavgayı anlamak istemiyor, hata yapıyor. Sonuç; dünyanın gözünde ne hale düşmüş! Aynı şey sizin için de geçerli. Dayatmak istediğiniz bir kavga tarzınız var, "Gel beni vur! Çık vuruşalım!". Tıpkı TC gibi. Ama buna gelecek bir Önderlik yok, bu tarza gelecek bir Parti de yok.Beklersiniz, beklersiniz, nereden kaybettiğinizi bilmeden çukura düşüp boğulursunuz. Durum böyle, böyle olacak. Ben çocuk muyum ki sizin bu kişiliksiz, bu pasif kavgacılığınıza düşeyim? Düşmem, çatlasanız da düşmem. Kavgada hak ettiğiniz sonucu bulacaksınız. Açık söylüyorum, hem de her türlü yöntemi uyguluyorum.

Dikkat edin, bizim kavgacılığımızda yöntem çok zengin. Nasıl ki ideoloji çok zenginse bizde, onun pratikleri de çok zengin. Kişi olarak en ağır bir kavga ortamına alındığınızı hissediyorsunuz. Bunlar bizim tarafımızdan geliştiriliyor, kendiliğinden değil. Ben adamın yüzüne gülmem, gülmeye de gerek görmem. Bazı arkadaşlarımız yirmi-yirmibeş yıldır bizim yüzümüze bakıyorlar, ben onların yüzüne bakıyorum. Onlar kendi kavgalarını dayatıyorlar, ben kendi kavgamı dayatıyorum. Kendisi sıfır, ama ben mutlak iktidar konumundayım. Onlar akıllarını kullanmıyorlar, böyle olmasa öyle dururlar mı? Ben burada çok vicdanlıyım. Kaba müdahale yöntemini Parti içinde eksik etmeyen birileri olsa, anında kurşuna dizerler. Bizim tek farkımız, bu yönteme itibar etmiyoruz, ama kavga var. Kurşun bir defa öldürür, bizim yöntem her an öldürür.

Bu yaşadığınız sıkıntılar bizim size vurma tarzımızın bir sonucudur. Suçlusun, sıkıntıdasın, çünkü sen kötü bir kavgayı dayatıyorsun ve kırk yıl daha seni öyle tutacağız, sersemleyeceksin. En son ayakta duramaz duruma geldiğinde, boks ringindeki gibi sersemleyip kendin yere düşeceksin. Son öldürücü yumruğu bile vurmayacağız, sersemleyip öyle yere düşeceksin. Hatta nasıl vurulduğunu bile anlamayacaksın. Çünkü anlatsak durum tehlikeli olur, bölücülük yaparsınız. Klasik tarzla çok dağıtıcılık yaparsınız. Kendinize göre belki "Ben de vurdum, işte intikamımı aldım" dersiniz. Bu şansı size vermemek için tarzı daha da derinleştirdim. Önderlikte bunların hepsi var. Var olduğunu bu örgütleme gerçeğinden anlıyorsunuz. Bu örgütlemeyi ben nasıl sağlıyorum? Neden hiç kimse böyle bir örgütlemeyi yürütemiyor? Tarzla ilgili. Bazılarınız dürüst, bağlılıkla bir şeyler yapmak istiyor. Bazılarınız da tam bir mülayim, münafık, bir şey olduğunu sanıyor. Kendini dayattın, işte gittin Önderlik sahası'na kendini daha da incelterek çıkarttın, hatta güç aldığını da sandın. Belki de çoğu böyle gitti. Belki de bu temelde kendinizi daha geliştirirsiniz, ama bunlar beyhude. Yanlış yaptı, kendi başına büyük belayı sardı.

Kavgamızın değerini çok iyi takdir etmenizi öneriyorum. Her zaman vurguladığım gibi, bana komplo yapacaksanız bile, ustaca yapın. Bağlılığınız varsa, onu da ustalıkla yapın. Bu kaba biçimiyle, gerçekten bir kurşunu bile hak etmezsiniz. İşte o hain, teslim olan tipler için, bir kurşun bile vurmaya değmez. Bazen bu bağlılık tarzı sadece bizi rahatsız ediyor. Böyle bağlılık olmaz, çünkü çok geri, çok pratiksiz, başarısız, içeriksiz. İşinize gelirse bu Önderlik gerçeğiyle yürürsünüz. Bütün bunları söylerken sizi korkutarak yürüteceğim demiyorum, ama bazı yanılgılarınız var, onunla yürüyemezsiniz diyorum. Bazı ucuz hayalleriniz var, onlar başınıza çöker. Kendinizi bir şey sanma durumunuz var, bu sakıncalıdır diyorum. Burada kişiliğinizi kimse tahrip etmiyor, tahkir etmiyor, sadece yetmez ve oldukça derin bir yanılgı içindesiniz, mümkünse aşın diyorum. Eğer dayak, çok tahripkâr bir yöntem uyarıcı olacaksa, isterseniz örnekler kabilinde yapalım ki bazılarını geçen devrede yaptık. Alalım buraya -ki ülkede çoğunuz yapıyorsunuz, bana göre buna fazla itibar edilemez- bağlayalım ellerini, ayaklarını, yalvartıncaya kadar vuralım, tövbe ettirelim. Bununla bir insan ne kadar ıslah olabilir? Veya sizin dayattığınız diğer bir yöntemle, saygısızlığı, bireyciliği sonuna kadar dayatalım, boyun eğdirelim. Bu bize ne kazandırır?

Şu çıkıyor: Kendinizi terbiye etme göreviniz çok büyük önem taşıyor. Bu halinizle sizi Partili olarak kabul etmemiz çok zor. Sert vurmamamız, cezanın hafifliğini göstermez; mücadelenin değişik bir söylemde yürütüldüğünü gösterir. Ve güvenmeyin, yarın biçim değişebilir. Dedim ya, alaşağı edildiğinizde bile, bunun ne zaman ve nerede yapıldığını bilmeyeceksiniz. Ben en azından mücadeleyi yürütüyorum. Mecburuz, örgütü başka türlü götürmek, başarmak mümkün değil. Onun için diyorum, Parti içi mücadeleyi sonuna kadar öğrenin, tarzı öğrenin, yeterlilik düzeyini kontrol edin, ona göre tavır alın. Direnme yollarını da belirttim. Bir ideolojik derinlik şart, pratikte bir düzeltme durumu sizin için şart. Yine disiplin kişiliğinde alçakgönüllülük, sabır şart, bunlara hükmetme şart, anın gereklerine göre "Doğruya doğru, yanlışa yanlış" demek şart, yöntemde, ideolojiden, ilkeden taviz vermeksizin pratik politikada esneklik şart. Bunları da karıştırmayın. İlkedeki katılıkla, politikadaki esnekliği birbirinin yerine koymayın ve hepsinin hakkını tam yerinde verin. Bunlar militan olmak için, yönetici olmak için gerekli. Burada bunları öğrenmek için varsınız.

Gerektiğinde bin defa geçmiş pratiğinize tövbe edin, af dileyin. İyi şeylerde ibadet eder gibi, zikreder gibi huşuyla, büyük bir içtenlikle, samimiyetle doğrulara katılım gösterin. Bunlar olmadan olmaz. Paralı asker bile olamazsınız. Bir de ağlamayın, haliniz çok acıklı ve ağlamaklı. Çok sinirleniyorum, kişiliğinizin çekici özelliği fazla yok. Hep ağlıyor, dayatıyor kendini; diken gibi. Bunu aşın. Yoldaşlar en çekici insanlardır, olağanüstü etkileyici, çekici insanlardır. Eğer etraf sizi sevmiyorsa, suçu etrafta değil kendinizde arayacaksınız. Büyük bir yararlılığınız gözükmüyorsa, suçu yine kendinizde bulacaksınız. Bu konularda biraz ciddi olun. Muazzam bir etrafı suçlayıcı gerçeğiniz var. Kimi suçluyorsunuz? Suçlayan adam, aslında kendi suçunu ortaya koyuyor. Çünkü suçlayan adam, en başta neden bu durumu aşmadığını kendi kendine sormalıdır. Neden suç ortamını değiştirmediğini öncelikle kendine sormalıdır. Bu konuda hiçbir şey yapmıyor, kendini adeta yok sayıyor, etrafı da alabildiğine suçluyor. Bunlar ikiyüzlülüktür.

Bütün bu yöntem veya yöntemsizlik konularında kendinize çekidüzen verin. "Şimdiye kadar idare ettik de oldu" demeyin. İdare ettiniz, ama suç dosyanız çok kabarık. Ortada başarıyı zorlayan bir adam yok bizde. Başarıya göz diken kadrolar yok. Gittiği yerin başına bela olma var. Bu, suç dosyasının daha da artması demektir. Ağzınız açılmış; eskiden bebekler ağlardı, mama bulmak için; şimdi siz ağlıyorsunuz. Mama beklemekten başka bir haliniz yok. Hep şunu vurguluyorum bizim bu en eski arkadaşlarımıza; bu kadar ucuz konuşacağınıza, şu soruyu kendinize sorun; "Neden ben akıllı on tane adam yetiştiremedim? Parti'ye bağlı, çizgiye bağlı, pratikte başarılı adam neden yetiştiremedim?".

Her şey hazır, adayları vermişiz, ortam güzel, sen nasıl bir öndersin ki yıllardır on tane adamı eğitemiyorsun? Ben sizin neyinize inanayım? Komutandır, ama üç tane yardımcıyı kendi etrafında yetiştiremiyor. Ben bu komutana nasıl inanacağım? Kendini bir suçlu gibi dayatmaktan öteye bir marifeti yok. Böyle bir sürü komutan, bir sürü yönetici var. Ben bu komutanları ne yapacağım? Yanında iki kişi adam etmemiş, sen nasıl Partilisin? On yıl geçmiş, sadece dağıtmış, bozmuş. İnsan kendine soru sorar, "Ben neden bir grup yoldaşı yetiştiremedim?" Örgütlerde kuraldır; bir temsilcinin işi gücü iyi adaylar yetiştirip örgüte kanalize etmektir. Bizim temsilciler ne yapıyor? En iyi savaşçıları saf dışı bırakıyor. Böyle komutanların hepsinden hesap sorulacak, soruluyor.

Bu temelde artık pratik düzeltmeyle yanıt veriyorsunuz. Çözümde zorlandığınızda Parti'nin ideolojisine sarılıyorsunuz. Herhalde inançlarınız var, kişiliğinizi ortaya koymuşsunuz, benden daha fedakar ve cesursunuz, o halde sonucunu alacaksınız. Aksi halde hep ikiyüzlüler olarak, düşkünler olarak, kendini kandıranlar olarak sizi mahkum etmekten bir an bile geri durmayacağım. Parti kaygısını hafife almayacaksınız, ciddiyetine halel getirmeyeceksiniz ve bunun bizim en temel özelliğimiz olduğunu, en başta bununla yaşamakta olduğumuzu bileceksiniz. Önderlikte gözetilen en temel hususun bu olduğunu bilerek yaklaşımlarınızı, bağlanmalarınızı, örgütlenmenizi bu temelde sağlayacaksınız. Sanırım yeterli.

Bir grup daha sanırım pratik diye tabir ettiğimiz sahada, ölçmek, denemek istiyor kendisini. Olabilir, uyarıları biraz da bu pratikleşmeye ilişkin yapıyorum. Pratiği de düzeltme aşamasındayız. Halkın da beklediği, savaş saflarımızın da beklediği pratikçiliği sergilemek üzere görevlendiriliyorsunuz. Hem yeniyi fark etme, yeterliliği yakalama, hem de yanlışı görerek sakınma, sizin için son derece hayatidir.



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-30-2009, 18:24   #23 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart Sistem Hem Kurbanın Katili, Hem De Muştulayıcısı, Yücelticisidir

Sistem Hem Kurbanın Katili, Hem De Muştulayıcısı, Yücelticisidir


Alıntı:

Davamın aydınlatılmasında Avrupa uygarlığının temel etkenlerinden biri olan Hz. İsa’nın çarmıha gerilme öyküsünün doğru çözümlenmesi önemli rol oynayacaktır. Burada öykünün biçimsel gelişiminden çok özü bizi ilgilendirir. Başta İncil olmak üzere konuyla ilgili metinler derinliğine sosyolojik olarak incelendiğinde, Hz. İsa’da simgeleştirilen kült ve kültürün dönemin hızla gelişen sosyal ayrışmasına dayandığı genel kabul gören bir görüştür. Bir yanda bölgede hızla gelişen Roma İmparatorluğu etrafında birleşen geleneksel aristokratik ve bürokratik güçler, diğer yanda tüm halklardan ve kültürlerden sayıları aynı hızla çoğalan yoksullar dünyası. Kudüs o dönemde Doğu Akdeniz’de en önemli merkezlerin başında gelmektedir. Uzun tarihi bir geçmişe dayanan İbrani kabileleri de sosyal ayrışmaya uğramıştır. Yahudiye küçük bir İbrani krallığıdır. Merkezi Kudüs olup, sosyal ayrışmanın bir parçası olarak din adamları da bölünmüştür. Krallık ve din adamlarının üst tabakası sıkı bir bütünlük içindedir. Uzun bir direniş öyküsünden sonra Roma İmparatorluğunun işbirliğini kabul etmişlerdir. Bu durumda geniş bir isyan havası sıkça esmektedir. Birçok muhalif odak türemiştir. Bunlardan Esseniler en başta gelenidir. Hz. Yahya bu tarikatın başı sayılmaktadır. Yahudiye işbirlikçilerine şiddetle karşı çıkmaktadır. Yahudiye içinde Rebeca’lı entrikalar sonucunda başı kesilerek çıkarlarını bozduğu çevrelere kurban olarak sunulur. Öldürülmeden önce Hz. İsa bir nevi Hz. Yahya’nın halifesi olarak sivrilmiş durumdadır. Sosyal rahatsızlığın başını çekmek artık ona düşmüştür. Özünde bir sınıf savaşını yürütmektedir. Ama somutlaşması yoksulların bir dini tarikatı biçimindedir. Aslında o dönemde yaygın peygamberlik geleneğinin önemli bir halkası olarak da şekillenmektedir. Farkı ilk defa Yahudi topluluğundan kopup, tüm halkların sözcüsü olarak ortaya çıkmasıdır. Bir nevi Yahudi milliyetçiliğine karşı enternasyonalizmi temsil etmektedir. Zaten Roma’nın kozmopolitliği gerekli objektif zemini yaratmıştır. Ortadoğu halkları Roma egemenliği altında yeniden harmanlanmaktadır. Zenginler ve yoksullar partisi olarak iki parti doğmaktadır. Helenizm döneminde de Yahudiye’de benzer bir bölünme yaşanmaktaydı: Sadukiler ve Ferisiler olarak. Bu gelenek ilk defa Hz. İsa ile Yahudi kavminin sınırlarını aşarak her kavmin yoksullarına seslenecektir. Bundan paniğe kapılan önde gelen Yahuda kâhinleri Roma Valisi Pilatus’tan Hz. İsa’nın cezalandırılmasını isterler. Pilatus kişi olarak önce kabul etmek istememesine rağmen, Yahudi işbirlikçilerin ağır basması, ortak çıkarları gereği çarmıha germeyi sonunda kabul eder.
Sonrası havarilerle aziz ve azizelerin öykülerinden ne tür bir din doğduğunu bilmekteyiz. Roma’dan rahatsız olan Grekler yeni dine en yaygın giren kavim olurlar. Dini-kavmi bir direniş geliştirirler. Özellikle Anadolu ve Grek yarımadasında yeni din yoluyla imparatorluğun içine iyice yerleşirler. İmparator Konstantin ile devlete ortak olurlar ve Doğu Roma’ya Bizans adıyla damgasını vururlar. Yine dönemin güçlü ve kültürlü kavimlerinden Asuriler, Süryaniler adıyla özellikle imparatorluğun doğusunda yeni dinle birlikte büyük bir kültürel reform geliştirirler. Hem Bizans, hem Sasani İmparatorluğu içinde benzer güçlü konumlar edinirler. Hz. İsa’dan sonra geçen üç yüz yıl içinde yoksulların dini büyük piskoposların girişimleri sonucunda ilgili devletin resmi ideolojisi ve kitle tabanı haline getirilmiştir. Ortaçağ Avrupa feodalizminin temel ideolojik örgüsü olan Hıristiyanlık, reformasyonla birlikte yeniçağ kapitalizminin de doğuş ideolojilerinden başta geleni olacaktır.
Bu kısa anlatımla cevabını aradığım soru, Hz. İsa’nın kanını kim akıttı ve şarap gibi içerek dünyalık oldu sorusudur. Bu, Batı uygarlığının kendisidir. Roma İmparatorluğu Avrupa uygarlığının dünyevi krallığı olarak İsa’nın kanını akıttı. Papalık ise o kanı şarap yapıp içerek manevi-uhrevi krallık oldu. Avrupa uygarlığının temel moral değerlerini oluşturdu.
Hz. İsa ve yoksul, çilekeş ardıllarına ise pay olarak en büyük azaplar, takipler, öldürülmeler düştü. Batı uygarlığının temelini oluşturan bu gelişmeleri çözümlediğimizde, sistemi hem kurbanın katili, hem de muştulayıcısı, yücelticisi olarak görüyoruz.
Batı uygarlığındaki en önemli çelişki bu gerçeklikte yatmaktadır. Nitekim ünlü Rus yazarı Dostoyevski Hz. İsa’nın özüne yabancılaşmış piskoposlarca nasıl yeniden çarmıha gerildiğini romanlarında derinlikli olarak anlatır. Bazı durumlarda maktuller katillerine tapınırken, Batı uygarlığında katil maktullerine tapınmaktadır. Aslında bu gerçeği yalnız Batı uygarlığına atfetmek doğru olmaz. Tüm tahakkümcü ve istismarcı sistemler, mağdurlarının kanı ve alın teri ile beslenirler. Halkların tüm savaşı bu durumlardan kurtulmanın öyküsüdür. Fakat sonuçta bu öyküler de efendilerini soylulaştırmaktan kurtulamazlar.
Hz. İsa’nın öyküsünden tam iki bin yıl geçtikten sonra, onun mekânına ve kültürüne yakın bir yerden, benzer bir sürecin içine düşenlerden biri de benim. Bu sefer Roma yerine ABD, Batı uygarlığının imparatorluk gücüdür. Roma Batı uygarlığının doğurucu gücü iken, ABD bitirici gücü olmaya daha yakındır. Ortadoğu’da o da tıpkı Roma gibi hızla yayılmak durumundadır. İşbirlikçilere sıkı ihtiyacı vardır. Ortadoğu toplumu zenginler ve yoksullar olarak hızlı bir ayrışmayı daha yaşamaktadır. Zenginlerin işbirlikçi partileri yanında yoksulların da birçok partisi türemiştir. Bu sefer bölgenin en yoksul halkı Kürtlerdir. Katmerli bir baskıya uğramaktadır. Öykünmeden hoşlandığım için belirtmiyorum. Ama doğuş, oluşum tarzım, sistemin içine giriş, muhaliflik ve yakalanış tarzım Hz. İsa öyküsüne öz ve biçim olarak yakın durmaktadır. Ortadoğu’nun en yoksullarını taban olarak aldığım bilinmektedir. Yeni ideolojik, zihniyet arayışı belirgindir. Çok bağlı topluluklar oluşmuştur. Yeni Roma İmparatorluğu ABD ve işbirlikçileri oldukça rahatsızdır. Yine Yahudiye devleti en sıkı işbirlikçi konumundadır. Grekler içinde de sıkı taraftarlar var. Öldürücü ihanetin Yahuda İskaryot’u Grekli Kalenderidis sıkı bir sempatizan geçinmektedir. Kürt Yahudiye’sinin kralcıkları Kürt yoksullarının yükselişinden büyük korku duymaktadır. Tüm işbirlikçilerin bölgede konumlarını pekiştirme ihtiyacı vardır. Benim ideolojik-politik konumum hepsini şiddetle rahatsız etmektedir. Komplo için çıkarlar son derece elverişli haldedir. Yeter ki despotlukları biraz daha beslensin.
Büyük havarilerden Saint Paul hiç olmazsa bir-iki sefer sonunda kurban edildi. Roma biraz müsamahalı davrandı. Benim ise ilk Avrupa seferinde kaçırılıp yakalanmam gerçekleştirildi. Öyküyü uzun uzadıya yazmanın gereği yok. Tüm mezhep merkezlerini dolaştım. Başta Greklerin Atina merkezini, Rusların Moskova’sını, Latinlerin Roma’sını resmi düzeyde yokladığımda, buz gibi çıkar hesaplarında yerimin olmadığını anlamıştım. Devletlere dayanarak siyaset yapma hatasının (özde olmasa da biçimde) bedelini ağır ödemekten kurtulamayacaktım. İdeolojilerin, dostlukların çıkarlar karşısında pek değerli olmadığını açıkça gösteriyorlardı. Onların düşünce ve inançları çoktan para-pullaşmıştı. Para-pul çıkarları nasıl gerektiriyorsa, çok tecrübeli oldukları komplo yöntemleri ile öyle davranmayı büyük bir ustalıkla becereceklerdi. Hz. İsa’da belirleyici otorite Roma’ydı. Roma’nın otoritesi olmadan İsa ne yakalanır, ne de çarmıha gerilebilirdi. Benim yakalanmamda belirleyici otorite ABD idi. ABD olmadan benim yakalanmam düşünülemezdi. Türk yöneticilerine verilen rol cellat ve gardiyanlıktan öteye değildi. AB’ye biçilen rol ise, Batı uygarlığının hukuk gücü olarak yargıda son sözü söylemekti. Kabaca ortaya koyduğumuz bu ilişkilerdeki bağı daha da somutlaştırmak mümkündür.
Bizans İmparatorluğu Batıdan çok Doğu imparatorluk gücüne yakındır. Haçlı seferlerinin doğuda tutunması ise feodal uygarlık dönemindeki güç dengesi nedeniyle mümkün olamazdı. İskender sonrası Helen uygarlıkları gibi erimekten kurtulamazdı. Yükselen kapitalizm temelinde ilk derli toplu saldırıyı 1898’de Napoleon düzenledi. Karşısına çıkan engel Osmanlı İmparatorluğuydu.
Kapitalist sistem uygarlığın yeni hakim gücü olarak yerini sağlamlaştırdıkça, Avrupa uygarlığın merkezi olacaktı. Üstünlük kesin Avrupa’daydı. Doğu uygarlığı adına Arap sultanlar 15. yüzyılın sonlarında İspanya’dan nihai olarak kovulurken, Osmanlılar 1683 İkinci Viyana kuşatmasından büyük bir bozgunla çıkarak hızlı gerileme sürecine gireceklerdi. Yükselen Avrupa uygarlığı karşısında tutunmaları artık mümkün değildi. Zamanı çoktan geçmişti. Napoleon’un yenilgisi ile uygarlığın önder gücü İngiltere oldu. İngiliz İmparatorluğu da dünyadaki egemenliğin Ortadoğu’dan geçtiğinin bilinci ile 1800’lerden itibaren bölgeye yüklenmeye başladı. Kuzeyde Çarlık Rusya’sı, güneyde İngiliz İmparatorluğu arasında sıkışan Osmanlı İmparatorluğu bilinen denge politikası ile ömrünü yüzyıl daha uzatacaktı. Asıl önemli olan, bu denge politikasının kurbanlarına ilişkin gelişmelerdir. Üç önemli tarihi kavim olan Anadolu İyonları, Doğu Anadolu ve Kilikya Ermenileri ve Mezopotamya Asurları bu denge oyunlarında büyük oranda tasfiye olurken, Kürtler ancak fiziki varlıklarını koruyabildiler.
Bölge üzerinde yeni hakimiyet peşinde koşan İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlılardan taviz koparmak amacıyla adı geçen bölge halklarını bir tehdit aracı olarak kullanmaya çalıştılar. Kapitalizmin maddi çıkar hesapları bu halkların binlerce yıllık tarihi kültürlerinden üstün sayılacaktı. Osmanlı Türkleri her geriledikçe, sebebini bu halklarda bulup nefeslerini biraz daha sıkacaklardı. Birinci dünya savaşına geldiğimizde, artık tarihin tehlike çanları iyice çalıyordu. İmparatorluğun enkazı altında İyonya, Ermeniler ve Asurlar can çekişirken, Kürtler dağlarının derinliklerinde ancak fiziki varlıklarını koruyabileceklerdi. Türk sultanları ile Avrupalı feodal ve kapitalist devlet güçleri arasındaki yaklaşık sekiz yüz yıllık çekişme Avrupa’nın üstünlüğü ile sona ererken, geriye hazin kurbanlar bırakacaktı. Tarihçiler kurbanların bu hazin öyküsünü gerçek nedenleri ve sonuçları ile vermezler. Çünkü gerçekler aynasında kendi çirkin, katil yüzlerini göreceklerdir. Ortadoğu’nun son iki yüz yılında olup bitenlerden belirleyici olarak sorumlu olan büyük Avrupa devletleridir. Daha önce de aynı halklar vardı. İmparatorluk içinde kurdukları dengelerle en azından ekonomik olarak zengin ve kültürel olarak rahatlardı. Siyasi olarak da Türklerden geri değillerdi. Avrupa’ya duyulan güvenle ve gerçekçi olmayan devlet olma hesapları ile en büyük kumarı oynadılar veya oynatıldılar. Büyük kaybettiler. Ardılları, kılıç artıkları Batının göçmenleri oldular. Avrupa ve Amerika’ya doğru yola çıktılar. Kendi ‘vaat edilen kutsal topraklar’ ütopyasıyla yaşamaya çalıştılar.
Yahudilerin Siyonist Kongre (1896) ile yaptıkları çıkışlara benzer bazı girişimlerin günümüz ABD ve AB ülkelerinde hızlandığını görüyoruz. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinden umutlanabilirler. Irak işgali yeni heyecanlı bir döneme yol açmıştır. Kürtler projenin sağlam bir müttefiki olmaya en yakın adaydır. Hedef, bölgenin kapitalist sisteme ve İsrail’in varlığına engel ve tehdit teşkil eden ekonomik altyapısını ve zihni-siyasi üstyapısını değiştirmektir. Sistemin iki organize gücü BM ve NATO, projenin aktif diplomatik ve askeri gücü olarak görevlendirilmek durumundadır. G-8’ler ekonomik gücünü esirgemeyecektir.
Asıl problem Osmanlı mirasının sahibi TC’nin bu dönemi nasıl karşılayacağına ilişkindir. İkinci bir ulusal kurtuluş sürecinin ne iç ne dış koşulları mevcuttur. Sisteme karşı direnmesi, Irak ve Yugoslavya’dan, hatta Rusya’dan daha başarılı olamaz. Tam teslim olması işine gelmez. 1950’ler sonrası müttefiklik koşulları da olduğu gibi süremez. Geriye kalan reform sürecidir. Bunun için de irade yoktur. Süründükçe sürünmeyi politika bellemektedir. Statükoda yaşanan her günü kazanç sanan son derece tutucu bir zihniyetle TC korunmaya çalışılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemine hayli benzemektedir.
Bana ilişkin komplo TC’nin yaşadığı bu koşullar altında geliştirildi. Komplonun içyüzünü ve taraflarını iyi anlamadan hiçbir sorunun altından kalkılamaz ve TC’nin akıbeti hakkında doğru yorumlarda bulunulamaz.
Bazı ciddi yetersizlikler ve yanlışlıklar da olsa, benim genelde tüm halkların, özelde Kürdistan halkının büyük demokratik çıkışını temsil ettiğim inkâr edilemez. 15 Ağustos eylemliliğine kadar bir zihniyet örgütlenmesi geliştirmeye çalıştığım açıktır. Bunu reel sosyalist ve ulusal kurtuluş karması biçiminde bir örgü olarak hazırlamak durumunda kaldığımı, bundan daha gelişkin bir aşamaya güç getiremediğimi de kabul etmek gerekir. 15 Ağustos 1984–15 Şubat 1999 arasındaki on beş yıllık dönem zihniyet örgütlenmesinin eylem dönemidir. Eylemin öne çıktığı süreçtir. Pratiğin en iyi açıklayan olduğu söylenir. Benim de kendimi daha iyi tanımlayabilmem bu pratik süreçle daha iyi açığa çıktı. Temsil ettiğim olgusal gerçeklik, sorunları ve bireyin çözüm olanaklarını iyi denediğim, test ettiğim söylenebilir. Fakat ben derken abartmaya gitmemek önemlidir. Benimki vesiledir. Açığa çıkan, bin yıllardır bastırılan bir toplumsal gerçekliğin soy halkıdır. Tanrısallığı çok iyi çözmeme rağmen, kullandığım terminoloji bilimselliğe daha çok yakındır.
Açığa çıkan Kürdistan halk gerçekliği karşısında, üzerinde binlerce yıldır işbirlikçilik yapanlarla (Gılgameş-Enkidu ikilisinden günümüzde ayan beyan ortaya çıkmış olanlara kadar) fetihçilerin büyük bir rahatsızlığı başladı. Dönemin imparatorluk gücü ABD’nin şemsiyesi altında 1998’de Ankara ve Washington süreçlerini başlattılar. Federe Kürdistan Devleti anlamına gelebilecek bir siyasi program üzerinde anlaştılar. Program Ankara yönetiminin himayesi altında yürütülecekti. Bunun karşılığında A. Öcalan’ın başına ve PKK’nin teröristliğine ortak hüküm verilecekti. Bu hüküm objektif olarak ‘imha ve tasfiye’ demekti. Gizli olmakla birlikte, dikkatli bir siyasi yorumcu antlaşmanın (17 Eylül 1998 Ankara-Washington) çelişkilerle dolu olduğunu, tarafların birbirini kandırmaya çalıştığını, taktik bir yaklaşım olmaktan öteye gitmediğini fark etmekte zorlanmayacaktı. A. Öcalan üzerindeki büyük kıskaç ve takip harekâtı bu antlaşmayla dünya çapında hızlandırıldı. ABD’nin en azından bir kanadı kesin kararlılık gösterdi. Bunda İsrail sağının da büyük desteği ve dayatması vardı. İngiltere iyi bir planlama yaparken, İsrail-MOSSAD iyi bir ajanlık faaliyeti ile plana katılım gösterdi. Bu son komplo planı Türk Başbakanı Tansu Çiller’in elli milyon Dolar ödenekli 6 Mayıs 1996 Şam sabotajından (bin kiloluk bomba yüklü araba ile kalınan binaları havaya uçurarak imha etme) sonra, İsrail yönetimi ile yapılan askeri-ekonomik antlaşmadan sonra gündeme geldi. Türk Kara Kuvvetleri Komutanı 17 Eylül’de Suriye’ye ültimatom niteliğindeki konuşması ile bir adım daha ilerletildi. Suriye ile savaş gündeme gelince, Suriye yönetiminin ‘nasıl istersen öyle git’ demesinden başka bir tavır görülmedi.
Halen içyüzü tam anlaşılamayan ve yarı resmi bir davet olarak nitelendirilebilecek bir çağrı sonrasında ‘Atina macerasına’ karar erdim. Ülkenin dağlarına yönelmek benim için idealdi. Ancak benim yüzümden binlerce kişinin ölmesine yol açabilecek bu seferi ahlaki kaygılarla erteledim. Siyasi çözüm şansının Avrupa’da denenmesinin daha uygun olabileceği düşünüldü. Zaten Ordu kaynaklı olduğuna inandığım 1997’den beri bazı bilgi notları Avrupa örgütümüzce iletilince, bu kanım daha da öne çıktı. Fakat Atina’da beni karşılayan gerçek dost insanlar değil, ünlü Troya kahramanı Hektor’u doğru olmayan bir savaşa çeken erkeklerin tanrısı Zeus’un alnından yaratılmış mitolojik Athena kahpesi oldu. Beni öldürücü bir saha içinde tüm kâr zihniyetli uygarlık güçleri ile savaşa zorladı. Karşılığında ise güya Troya’yı (Anadolu) ve Kıbrıs’ı alacaktı. Veya en azından bu yönlü bir politik imkân doğacaktı. Benim gibi herkesin beslendiği 20. yüzyılın reel sosyalist ve ulusal kurtuluşçu ideolojik çizgisi bu hileyi çözemezdi. Tarihte çok ünlü olan ve hem İskender hem de Napoleon’da dile getirilen Athena hilekârlığından beslenmiş Yunan devlet geleneği karşısında Ortadoğu bilgeliği ve yiğitliği ne yapabilirdi?
(……………………………………………………….)
Benim İmralı’ya alınma sürecimle Kuzey Irak’taki Kürdistan Federe Devlet oluşumu arasındaki bağ çok açıktır. TC yetkilileri şu gerçeği çok iyi okumak zorundadır: Federe Kürdistan’ı benim ve PKK’nin tasfiyesi karşılığında Kürt feodal-burjuva güçlerine siz hediye ettiniz. Sonuçlarından da sizler sorumlu olacaksınız. Bu bugünkü Filistin-İsrail çatışmasının temellerine benzeyen bir temel atmadır. Bununla devrimci cumhuriyetçiliğin temelleri aşındırıldığı gibi, her tür milliyetçi kışkırtmacılığa uygun bir ortam da oluşturulmuştur. Halklar yeni milliyetçi kışkırtmalar altında birbirine saldırtılıp hükümranlık düzenleri yeni biçimler altında sürdürülmek istenmektedir. Filistin-İsrail çatışması neredeyse son yüzyılın sorunu haline getirilip, Arap halklarının en kötü yönetiminin meşru bir gerekçesi haline getirilmiştir. Aynı oyunun kapsamına şimdi Kürtler alınmakta, alınmaya çalışılmaktadır.
İşte bu noktada bana yönelik komplo uluslararası bir boyut kazandı. Çünkü benim ve temsil ettiğim hareketin varlığı bu oyunlara uymadığı gibi, boşa çıkarma potansiyeli taşıyordu. Kürtlerin kontrolünün hareketimizden alınıp emperyal güçlerin elinde kalınması stratejik önemde görülüyordu. Bununla Arap, Fars ve Türk ulus-devletlerinin terbiyesi sağlanacaktı. Avrupa ve ABD’de on binlerce Kürt bunun için terbiye edilmekteydi. Kendi mantalitelerine uygun bir Kürtlük ısrarla oluşturuldu. Aslında 1945’ten sonra Barzani ailesi yoluyla İsrail’in başlattığı süreç giderek genişledi. Kürtler Batının yeni gözdeleri olarak önem kazanmaya bu nedenle başladılar. Ortadoğu’nun fetih gelenekli devletleri de kendi Kürtlerini yeniden ele aldılar. Güvenlik kuvvetlerinin emrinde bir istihbarat ve korucu Kürt Ordusu oluşturdular. Üçüncü kısım yoksul ve emekçilerin Kürt grubunu ise, yurtsever ve demokrat bir çizgide PKK oluşturdu. Böylelikle üç türlü Kürt grubu oluştu. ABD, AB ve İsrail’e bağlı Kürtler; bunlar eski feodal-aşiretçi üst tabakanın burjuvalaşma yolundaki kesimleridir. Devletlerin para desteği ile aşiret duygusunu kullanarak etkili olmaya çalışıyorlar. Federe Kürt Devleti şimdilik temel siyasi programıdır. Fetihçi Arap, Türk ve Fars ulus-devletlerinin güvenlik kuvvetlerine yine para ve aşiret duygusuyla hizmet veren Kürtlerin hedefi sadece para ve mahalli otoritedir. PKK ile yurtseverlik ve demokratik duygu ve bilinçle bağlı olanların hedefi ise, demokratikleşme ve özgür bir Kürdistan’dır. Bu üçlü ayrışma yoğun ilişki ve çelişkileri ile birçok oluşuma gebedir. Binlerce yıllık uykudan uyanmış ve hareketli bir sürece girmiş Kürdistan, Ortadoğu’nun yeni denge oluşumunda önde gelen aktör durumundadır. Birçok senaryoda çeşitli rolleri oynaması işten bile değildir.
TC’nin kuruluş sürecinde bir asli öğe olarak değerlendirdiği Kürtleri isyanlar nedeniyle tümüyle kimlikleri altında hukuk ve siyaset dışında bırakmasının konjonktürel -dönemsel- açıdan bir anlamı olsa da, sürekli bir ilke haline getirilmesi en vahim hata veya yanlışlıklardan biridir. Benim iddiam şudur: Emperyal güçler, bu yanlışın doğurduğu çelişkiyi kendi Kürt oluşumlarının lehine kullanıp çıkar uyuşmazlığı içinde oldukları Türk, İran ve Arap yönetimlerini kendilerine daha çok bağlamak, bu olmazsa etkisizleştirmek için, benim şahsımda özgürlük seçeneği olan yoksul, emekçi Kürtlerin tasfiyesine bilinçli giriştiler. Bu çelişkinin ilk ürününü Kuzey Irak Kürt Federe oluşumu teşkil ederken, gerisi de geliştirilecektir. Türkiye yönetimi yanına Iran, Suriye ve Iraklı bazı Arapları da alarak Kürtlerin üzerine giderse, asıl o zaman tuzağa düşecektir. İran ve Arapların Türk rahatsızlığı tarihseldir ve iyi bilinmektedir. Kürtler Türklerin üzerine yönlendirildikten sonra, bazı tarihsel sorunlar yeniden canlandırılacaktır. Bunların içinde İyonya, Ermenistan, Gürcistan, İran ve hatta Toroslara kadar tarihi iddiası olan Arapların iddiaları güncelleşecektir. Bu durumda Türkler 16. yüzyıldaki statüye indirgenecektir.
Yavuz Selim’in Kürt politikası bu tehlikeyi bertaraf etmişken, M. K. Atatürk’ün de 1920’lerde bu tehlikeyi önlemesi, Kürtlerle özgürlük ilişkisi temelinde kurulan bu ittifakla mümkün olmuştur. Türklerin Anadolu tarihleri Kürt ilişkileriyle çok sıkı bir diyalektik ilişki içindedir; bu ilişkinin parçalanması, tam düşman hale dönüştürülmesi, Türklerin ister farkında olsunlar ister olmasınlar, en büyük stratejik kayıpları olacaktır. İsyanlarda kusur her iki taraftadır. İlkel ve şoven milliyetçilik, feodal dini gelenekler stratejik bir ilişkiyi anlayıp yürütecek konumda değildiler. Kürt tasfiyesinde aşırıya gidilmekle stratejik ilişki yok olmanın eşiğine gelmiştir. M. K. Atatürk ve İ. İnönü bunu son dönemde görmüşlerdir. Fakat telafisi mümkün olmamıştır. 1950 sonrasında Kürt feodalitesinin yeniden ve soy inkârcılığı karşılığında güçlendirilmesi stratejik ilişkinin daha da kırılmasına, anlam yitirmesine yol açmıştır. 1980 sonrası aşırı dinci ve Türkçü Türk-İslam sentezi bu stratejik ilişkiyi tamamen yok saymıştır. Bu durum karşısında Batılı güçler ve bölgesel devletler geleneksel rahatsızlığını PKK’ye göz yummakla göstermişlerdir. Fakat İran ve Suriye’nin kesin desteği de dahil, hepsi Kürt Federe Devletinin oluşumunda rol oynayarak, tarihsel oyunların gündemleşmesi için en önemli adımları atmışlardır. Milliyetçilik bağlantılı Kürt hareketi Türklerle geleneksel stratejik ilişkiyi tamamen yıkmak durumundadır. Örnek İsrail-Filistin, Rusya-Çeçen ve Balkanlardaki Yugoslavya ayrışmasıdır. Günlük kendini kandırmacı politikalar tarihsel ilişkinin önemini kavramaktan çok uzaktır. Milliyetçilik ve dincilik hepsinin gözünü kör etmişken, ekonomik ve siyasi rant bir gün ötesini bile hesap edemez hale getirmiştir. Şahsım ve PKK’nin bu oyunda kullanılmaması için gerçekten büyük çaba harcadım.
Önümüzdeki dönemde ABD’nin Ortadoğu Projesi kapsamında gelişmeler hız kazanacaktır. Türkiye’nin bu projede hedef mi ortak mı olduğu henüz net değildir. Sözde projenin en güçlü ortağıdır. 1990’larda da stratejik ortaklıktan çok bahsediliyordu. Sonuçlar biraz öğretti herhalde. Türkiye ister hedef ister ortak olsun, kesinlikle eski statükoyu sürdüremeyecektir. Eski statükoda ısrar ikinci bir Irak ve Yugoslavya’dır. Kaldı ki, Irak ve Yugoslavya kendi milliyetlerine birçok hak tanıyorlardı. Türkiye’nin şoven kalıpları hepsinden güçlüdür. Halk yıllardır bu şoven kalıplarla beslendi. Devamı halinde kırılma kaçınılmazdır. PKK ile çatışmalar bile bu gerçeği göstermeye yetmiştir. Milliyetçilikle yüklü Kürt-Türk oluşumları tarihsel stratejik ilişkiyi paramparça edecektir. Bana göre bu plan 1950’lerden itibaren bilinçli geliştirilmiştir. Önce Türk milliyetçiliği faşizme ve dinciliğe tırmandırıldı. Bu tırmandırmalar dış kaynaklıdır. Birinci dünya savaşı öncesinde de Pantürkizm ve Panislamizm biçiminde yine dış kaynaklı olarak tırmandırılmıştır. Bu gerçeği en iyi gören Mustafa Kemal Paşa olmuştur. Bu iki ideolojik cereyanı engellemiş, özgürlüğe açık bir yurtseverliğe açılım yapılmıştır.
Kürt isyanlarındaki provokatif etkenler işte bu politikayı ve iki taraf arasındaki stratejik ilişkiyi bozmuştur. Aşırı milliyetçilik Kürd’ü silebileceğini sanmakla aslında oyuna gelmiştir. Ziya Gökalp gibi milliyetçiliğin babası sayılan bir kişi, “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz olamaz” diyebilmiştir. 1950’ler sonrası gelişmelerin Kürtlere yaklaşımda yeniden yorumlanması büyük önem taşır. İki binlerden sonra ise Kürt milliyetçiliği hızlandırılmıştır. Yine dış kaynak etkili olmuştur. Bütün kusurlarına rağmen PKK’nin bölge halkları ile enternasyonalist yaklaşımı bu oyunu bozmada en temel etken olmuştur. ABD’nin PKK’nin ‘teröristliğini’ hemen kabul etmesi Türkleri çok sevmesinden ötürü değildir. Bu iddia çatışmayı derinleştirme amacına yöneliktir. ABD ve AB’nin Kıbrıs’a ilişkin yaptıklarının onda, yüzde birini Kürt sorunu için yapsalardı, aslında Türkiye’ye bir Türkiye katılabilecekti. Bundan uzak duruldu. Adeta ‘tavşana kaç tazıya tut’ biçiminde hayvanlara reva görülen bir politika uygulandı. Ranta boğulan ekonomi ve siyasi çevreler de bu politikaya dört elle sarıldılar. Gelinen nokta Türkiye’nin batımının az öncesidir.
Tam bu noktada benim teslim edilmemle kaba bir direnişçilik temelinde ölümüm sonrasında, Türk-Kürt ilişkilerinde toptan yıkılış sürecine girilmesi beklenmişti. Kürt hareketinin tüm ipleri bir elde toplanacaktı. Bundan sonrasında ne olacağını bugün daha iyi kestirmekteyiz. ABD ve AB iyi niyetli de olsa Kürt milliyetçiliğini desteklemekten asla vazgeçmezlerdi. İsrail Ortadoğu’da Kürt milliyetçiliğine kesinlikle muhtaçtır. Batı Kürt milliyetçiliği olmadan Arap, İran ve Türk ağırlığını istediği noktaya getiremez. PKK’ yi kullanış tarzı her iki taraf için de tuzak biçiminde olmuştur. Yani tazı kovalar, tavşan kaçar politikasında kaybeden her iki taraftır. 1925 sonrasında da böyle olmuştur. İki binler sonrasında Kürt milliyetçiliği modern silah teknolojisine kavuştuğunda karşısında zor durulacaktır. Belki her iki taraf da stratejik olarak kazanamaz. Ama büyük kaybedecekleri kesindir. Geriye kazanan, her zaman olduğu gibi emperyal güçler olacaktır. Bu duruma gelişte Kürt milliyetçiliği kadar, Kürt inkârcılığı ve hak gaspları da eşit sorumludur. Kürt sorunu yetmiş beş yıl çözümsüz bırakılmakla TC ne kazandı? Ki, teknolojinin yeni çağında inkârcı politikalarla kazanması şurada kalsın, her gün alevlenen bir Kürt-Türk çatışmasına yol açacağını görememek için kör olmak gerekir. Askeri güce bel bağlamanın hazin sonuçları Sovyetler Birliğinde, Irak’ta ortaya çıkmıştır. Şimdiden bile Kürdistan’a yönelik seferler ekonomik krizle eş hale gelmiştir. Kürt sorununun uzatılması, çatışmalı bir konumdan düşürülmemesi ve olası yeni bir savaş sürecine sokulması, Türkleri Anadolu’da bin yıldır yaşatan stratejinin ana direklerinden birinin tamamen yıkılması olacaktır. Bunu görmemek için, tekrarlıyorum, ya vatan haini ya halk düşmanı olmak gerekir.
Hiç kimse korkunç zorlukların, çabanın ürünü olan bir hareketin kendiliğinden teslimini beklemesin. Ben 1998’den beri büyük bir sabırla tarafların tümüne, tüm ülkeye ve halkımıza kazandırabilecek en sağduyulu tavrı kendime ve örgütüme en kapsamlı ideolojik ve politik tutumla benimsettim. Arkadaşların yaklaşımını olumlu bulurken, devletin tümüyle ilgisiz kaldığını söylemiyorum. Ama çözümleyici olmaktan uzak kalındığını da belirtmek durumundayım. Daha fazla beklenti durumu süreci tümüyle boşa çıkaracaktır. PKK Kürdistan’ı ne statükocu devlet gericiliğine, ne de ilkel milliyetçiliğe terk edebilir. PKK’nin illa benim de bir devletçiğim olsun biçiminde dayatmacı olamamıştır. Ama demokratik, özgür bir Kürt ve Kürdistan projesinden de asla vazgeçmemiştir ve vazgeçmeyecektir. Demokratik diyalogun tarihin en ilerletici, çözümleyici ilişkisi olacağından kuşku duyulamaz. Türk, İran, Arap tarihine derinden bakanlar, Ortadoğu’daki statünün hep federasyona yakın olduğunu göreceklerdir. Federasyonun kısır çekişmelere yol açmamasının tek yolu ise tam demokrasidir. Tarih bundan daha etkili bir çözümü de şimdiye kadar bulamamıştır.
Genelde Tüm Kürtleri, özelde PKK hamlesini bölge üzerindeki yeni oyunlara itmemek, tehlikeli konumlara getirmemek için en iyi rolü Türkiye oynayabilir. Tarihine ve özellikle Kürtlerle stratejik köklerine en uygun düşen de bu en iyi rolü oynamaktır. Kürtleri tarihten kazımak ne mümkündür, ne de bunun Türklere hayrı vardır. Tersine, birbirlerine bağıllıklarının hayatiyeti tartışmasızdır. Bu noktadan sonra beklemek, çürümek ve taraflar arasındaki olası olumlu ilişki zeminini daha da aşındırmak olacaktır. Demokratik diyalog olmazsa, Kürtlerin tercihi büyük özgürlük hamlesi olacaktır. Savaşın nasıl gelişeceğini ise tarafların, dış çevrelerin yaklaşımı belirleyecektir.
Türkiye Kürt sorununu çözmeden Ortadoğu kaosuna iyice girdiğinde, ortaya çıkabilecek gelişmeleri önemle değerlendirmek gerekir. Kürdistan üzerinde üç kuvvetin çekişeceği şimdiden açığa çıkmış bulunmaktadır. Birincisi ABD, İsrail ve işbirlikçisi Kürtler. İkincisi Türk, İran ve Arap statükocu güçleri ile az bir kısım Kürt milisleri ve işbirlikçi aşiretçi, komprador burjuva kesim. Üçüncü kesim daha ağırlıklı olup yoksul emekçi, yurtsever, demokrat halktan oluşmaktadır. Bu tip ayrışma ilk defa gerçekleşmektedir. Statükoyla hareket eden işbirlikçi Kürtlerin zamanla erimeleri güçlü olasılıktır. Irak’taki Kürtlerin konumundan bu yönlü gelişmeler çıkarsanabilir. Eğer Türk, İran ve Arap yönetimleri kendi Kürt reformlarını yapmazlarsa, yurtsever-demokrat Kürtlerle emperyalizm işbirlikçisi Kürtler arasında her düzeyde farklı ittifaklar gelişebilir. Sonuçta ABD önderliğinde bütün Kürtler koalisyonda yer alabilirler. Bir uzlaşma imkânı görmezse (Türk, İran, Arap yönetimi), PKK önderlikli Kürtlerin de koalisyon güçleri ile ilişkilerini ateşkes ve demokratik çözüm temelinde geliştirmesi beklenebilir. Bu ilişkiden zaten Irak Arap yönetimi stratejik bir darbe yemiştir. Irak’ı yıkan ABD, İsrail ve Kürt ittifakıdır. Türkiye’nin Kürt çözümünü sürekli erteletmesi artık Kıbrıs’ta olup bitenden kat be kat ağır sonuçlar ortaya çıkarabilir. Batılı devletlere sus payı olarak verilen kapitülasyonlar, yatırımlar artık yeni dönemde işlevsel olamaz. Ortadoğu Projesinde Türkiye’nin resmi birinci dünya savaşı sonrası Sevr Antlaşması gibi olmasa da, dengeler (iç ve dış) ürünü olan ulus-devlet olarak cumhuriyet statükocu haliyle de sürdürülemez.
Türkiye kesin bir geçiş sürecinde olup, kaostan nasıl çıkacağı yeni halini doğru kestirmekle bağlantılı olacaktır. Kürtlerle uzlaşma yerine savaş derinleşirse, Sevr ve Lozan arası bir durum beklenebilir. Kürt sorununa demokratik çözüm Kürtlerle birlikte Türkiye’nin Demokratik Ortadoğu’daki önder rolünü güçlü bir olasılık haline getirir. Aksi halde tarihsel stratejik bağ tamamen parçalanıp İç Anadolu’ya sıkışması tehlikesi belirecektir. Türkiye’nin hem kısa ve orta, hem uzun vadeli gündeminde bu yönlü gelişmeler bazen yavaş, bazen hızlı hep cereyan edecektir. Birinci dünya savaşından sonraki Türk-Kürt uzlaşmasının demokratik temelde (feodal-burjuva feodalizm milliyetçilikten kaynaklanan tehlikelerle doludur) yenilenmesi, Ortadoğu kaosundan (tarihsel geçmişe uygun, ama bu sefer demokratik özgür birliktelik halinde) en güçlü taraf olarak birlikte çıkmalarına yol açacaktır. Aksi halde İkinci İsrail Kürdistan’ı kaçınılmazdır.



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-30-2009, 18:28   #24 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart Siyasal çözüm konusunda iddialı olan PKK ve siyasetidir-1-

Siyasal çözüm konusunda iddialı olan PKK ve siyasetidir-1-




Alıntı:
Yeni bir yıla, bir çalışma dönemine girerken, siyasal bir çerçevenin gerçekçi olasılıkları da dikkate alan bir biçimde çizilmesi büyük önüm taşır. Hiç şüphesiz diğer gerçeklerin de dönemi kazanmak açısından açılması gerektiğini belirtmek gerekiyor. Hatta başlarken neden doğru gelişmenin esas olduğunu, yine günümüz için de neden ordulaşmanın en temel bir çalışma ve mücadele biçimi olarak esas olduğu hususlarını özellikle ele aldık. Partileşme ve ordulaşmanın içinden geçeceği güncel siyasal gerçekliği iyi ortaya koymalıyız. Bu doğru bakış açısını verir, ufku daha sağlam yakalamaya götürür. Kaldı ki, bütün çalışmalar belli bir siyasal yaklaşıma dayanmalıdır.
Genel çizgimiz biliniyor. PKK’nin siyasal çizgisi aslında hemen hepimizi somut durumu değerlendirecek kadar güçlü kılmaktadır. Ama yine de güncellik var. Her gün hızlanan işler var, değişen ve değiştirilen siyasal durumlar da yaşanıyor. Sıkça tekrarlamak istemesek bile, yine de tekrarlamakta yarar var; hatta bazı yeni gelişmeler ve artan olasılıklar söz konusudur.
Partimizin yol açtığı siyasal gelişmeler birçok ağızlarca günlerdir çok yoğun bir biçimde bütünüyle gündeme hâkim kılındığı gibi, bu gündemin artık çözülmesi gerektiğini de düşman bir numaralı hedef olarak önüne koymuştur. Türk resmi çevreleri görünüşte bu savaşı askeri ve siyasal olarak yürütüyorlarsa da, bağlı oldukları emperyalist hükümetlerden tutalım en yakınımızdaki işbirlikçilerine kadar bir destekçiler korosunu da ekleyerek sonuca gitmek istemekteler. Hatta Tansu Çiller adlı makyajlı bir başbakanın önderliğinde ve makyaj yönü ağır basan bir hükümetle, sadece adı konmamış veya gizli yürütülen bir savaşla değil, belki de şimdiye kadar verilen birçok savaşımın en kapsamlısı ve en özel olanıyla karşı karşıyayız. Bu savaş oldukça karmaşıktır ve yönü de kolayca kestirilememektedir. Savaşı nereye kadar götürmek istediklerini kendileri de fazla bilememekteler veya kör şiddetin nelere mal olacağını tam kestiremez durumdalar.
Emperyalist devletlerce ‘PKK yasaklaması’ biçiminde kendini gösteren gelişmeler semboliktir. Daha doğrusu, gizlice destekledikleri bu kirli savaşı, makyaj hükümetini biraz cilalamak ve parlatmak için yapılmış bir iştir. Makyaj her zaman taze cila ister. İşte bu yasaklama kararları da biraz böyledir. Özünde hükümetin yürüttüğü kirli savaşın bir bütün olarak arkasındaydılar. Özellikle 15 Ağustos Atılımı’na dayalı savaşın üzerinde sonuca varmak istediler ki, bunun daha öncesi de vardır. Bu savaşın kendisi bir yönüyle Amerikan ve Batı güdümlüdür veya onların desteği sayesinde sürdürülmektedir. Kaldı ki, bu da yetmiyor, birçok bölgesel gücü de buna zorlayarak savaşın yürütülmek istendiğini biliyoruz. Dolayısıyla bu güçler açısından fazla bir yenilik yoktur. Hatta bununla kendini dile getiren bir gelişme de, bir anlamda askeri zorlarının fazla sonuç alamayacağının, hatta bunun sorunu daha da ağırlaştırdığının ve bir anlamda bizi güçlendirdiğinin itiraf edilmesidir. Dolayısıyla yeni yöntemleri devreye sokma olasılığını da beraberinde getiriyor.
Çeşitli yönleriyle gelişmeler üzerinde durulabilir. Hükümetin en çok iddialı görüldüğü bir husus, PKK’nin ‘teröristliğinin’ uluslararası alanda artık kabul gördüğü hususudur. Bu ne anlama gelir? PKK’nin, başta emperyalist devletler olmak üzere çeşitli güçlerce ‘terörist örgüt’ kategorisine sokulması, daha da ötesi kendi hukuklarına ters düşecek kadar yasaklamalara konu edilmesi; onun ulusal düzeyden uluslararası düzeye ve özellikle emperyalizmin yeni dünya düzenine tehlike teşkil eden güçlerin en başında gelen bir konuma ulaştığını gösterir. Bu durum onun devrimci etkinliğinin somut ve resmi bir biçimde uluslararası alanda kendisini hissettirdiğini ortaya koyar. Türk sömürgeciliği gibi kaba ve oldukça vahşi bir uygulamaya karşı mücadele eden PKK’yi boşa çıkarmak, bu güçlerin de başlangıçta umut ettikleri ve uzun süre bekledikleri bir durumdu. Bu anlamda böyle bir sömürgeciliği de aşan bir gücün ciddi bir devrimci güç olduğu açıktır; eğer tedbirlerle önü alınmazsa, başta Ortadoğu sahası olmak üzere, her an yeni bir devrimci dalgayı dünyanın başına bela etmesi de mümkündür.
Ekim Devrimi’ne dayalı reel sosyalizmin çözülüşünün tam sağlandığına dair umutların oldukça körüklendiği bir dönemde, bir de Filistin-İsrail uzlaşması yaşatılmaya çalışıldığında, yine Körfez Savaşıyla Irak sorunu çözümlenir gibi düşünüldüğünde, PKK’nin Kürdistan’daki etkinliğini oldukça yoğunlaştırarak, sömürgeciliği sadece işlemez duruma getirmekle yetinmeyip kendi otoritesini bir halk egemenliği sınırına getirerek göstermiş bulunması, Batı veya emperyalist diyebileceğimiz güçleri hoşnutsuzluğa, tahammülsüzlüğe ve giderek boşluğa çekmiştir. Bu durum onları ciddi olarak düşünmeye sevk ediyor.
Yakın gelişmeleri düşünelim. Konuyu anlamak açısından birkaç yıl öncesi önemlidir. 12 Eylül rejimi, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist ülkelerce desteklendi; kendileri için çok önemli saydıkları Türkiye’nin kendi emirlerinde tam bir istikrar adası olarak tutulması dileğine dayalı geliştirildi. Özellikle engel teşkil eden solun ezilmesi ve diğer düzen bozucu kurumların aşılması hedeflendi, bu temelde desteklendi ve bu kısmen başarıldı. Bu anlamda 12 Eylül rejimi, Batının daha o zaman güçlü gibi gözüken reel sosyalizme ve hayli hararetli bir durumu yaşayan Ortadoğu’daki direniş odaklarına uygulanan bir rejimdir. Bunda İran, Filistin ve daha birçok alandaki devrimci gelişme de etkili bir rol oynamıştır. En önemlisi de, Türkiye’deki muazzam istikrarsızlığın emperyalizm açısından çok tehlikeli olduğu ve ancak böylesine bir rejimle aşılabileceği görüşüydü ve uygulanan da bu olmuştur. Nitekim rejim kendisini daha ’83’lerde bir anayasayla toplumun onayından geçirtip seçimlerle meşruiyetini pekiştirmek istedi ve gereken her türlü düzenlemeyi sağlayıp geriye çekildi. Daha doğrusu, kendisinin uygulanmasını ANAP’a bırakıp, ‘Ordu tekrar görev başında’ adı altında gözetlemeye aldı. Müttefikleri de bunu böyle istiyorlardı. 12 Eylülcü partiler kuruldu, bunlar seçimlere katıldılar. Onu en iyi uygulama iddiasındaki ANAP hükümet oldu. Bilindiği gibi, ’84’lerden itibaren yeni veya değişik bir biçim altında, 12 Eylül rejimi icra edilmeye çalışıldı.
Bizim bu döneme yaklaşımımızın en önemli veya ayırt edici özelliği, yurtdışındaki hazırlıklarımızı biraz geliştirmek oldu. 12 Eylül’ün ilk büyük temeli Kürdistan’daki gelişmelerdi. PKK’nin ilanıyla birlikte hızlanan gelişmeler, generalleri bir an önce sıkıyönetime ve daha sonra kendi rejimlerini tamamen kurmaya götürdü. Biz önceden bir tedbir olarak Ortadoğu sahasına gelmekle buna cevap verdik ve bu rejimin bütün sonuçlarını boşa çıkarmak için Ortadoğu sahasının çalışmasına muazzam bir rol biçtik. 12 Eylül çok ağırdı, hatta ulusal imhayla sonuçlanabilecek bir tarzda geliyordu. Amaçlanan sadece PKK’nin tasfiyesi değil, ulusal imhaydı. Bütün anlayışsızlıklar ve olumsuzluklara rağmen, çok azı ayakta kalmış olan bazı partili geçinen güçleri çekerek ve biraz da eğiterek, birçok halkın başına getirildiği gibi “Bir daha dönemez ve başkaldıramazlar” yargısını boşa çıkarmak için ülkeye yollamaya çalıştık.
Bu adımı ’82’lerde attık. O dönemde parti çalışmalarının esası buydu. 1983’te yöneliş ağırlıklı olarak tamamlanmıştı. Her an yeni bir eylemlilik dönemi başlatılabilirdi. Bizce ’83 yılı uygundu. Çünkü 12 Eylül rejimi de şekil değiştiriyordu. Eylemliliği tam bu döneme denk getirmek taktik açıdan da uygundu. Biraz gecikmeyle bu ’84’e taşırıldı. Hiç şüphesiz hazırlıkların küçümsenmemesi gereği vardır. Olanaklar vardı; ama o zaman taktikten biraz sorumlu kişiler bunu tam anlayamadılar veya gerekeni yerine getirmediler. Zayıf da olsa, 15 Ağustos Atılımı başlatıldı. Rejim hazırlıksızdı. Özellikle ANAP Hükümeti, ancak devletin diğer kurumları da bunu beklemiyor ve ardının böyle getirilebileceğini sanmıyorlardı. Geleneksel tarzda “Ayaklanmayı bastırırız” havasıyla yaklaştılar. “Yirmi dört saat içinde, olmazsa kırk sekiz saatte bastırırız” biçiminde bir yaklaşımları vardı. Kısaca gelişmeyi derinliğine kavramama durumundaydılar, kavrasalar da tedbirleri ona göre alma durumunda değillerdi.
Hiç şüphesiz, attığımız adımın sonuçlarını tam kestirecek ve gereklerini karşılayacak durumda değildik. Özellikle bizzat pratikten sorumlu olması gerekenlerin böyle kapsamlı bir öngörüleri, buna dayalı kişilik ve ordu çalışmaları ve silahlı savaşım geliştirme çabaları pek gelişkin değildi. Bunu kurtarmakla belki de kendilerini kurtarmaya çalışıyorlardı. Fakat buna rağmen bu önemli bir adımdı; herkesi sorumluluklar içerisine sokuyor, mutlaka karşılığını vermek için kendini doğru katmak gerekiyordu. Daha o dönemde sağ yaklaşım ve ilkel milliyetçiliğe kuyrukçuluk bir tehlike olarak ortaya çıkıyordu. Bunlar o zaman eleştirildi. Yine gücün kendini doğru koruyamaması ve geliştirememesi eleştiri konusu yapıldı. Hareketin bu adımının tasfiye edilmemesi için tüm güçler seferber edilmeye çalışılarak, ’84 ve ardından ’85 yıllarının yitirilmemesine özen gösterildi; sonuçlarının sürdürülmesi üzerinde oldukça duruldu. Düşmanın bu dönemdeki yaklaşımları, yine bastıracakları ve eylemliliğin bir sezonluk olduğu tarzındaydı. 1985’te geliştirilen ‘Pişmanlık Yasası’yla bizi bitireceklerini sandılar. Koruculuk ve geliştirilen ‘Pişmanlık Yasası’yla bu işi tamamlayacaklarına inanıyorlardı.
Kaldı ki, biz de ’85’te ne kadar daraldığımızı, yetmez taktik önderliğin nasıl kendi tasfiyesini beraberinde getirdiğini gördük. Bir türlü partilileşmeyen ve parti üzerinde her türlü hesabı yapan çevrelerin olumsuzlukları kendisini gittikçe daha fazla hissettiriyordu. Açık bir provokasyon ve tasfiyecilik söz konusuydu. Üçüncü Kongre döneminde sorunlara daha derinliğine yaklaşmak, yürümeyen taktiği yürütür duruma getirmek, ısrarla vazgeçilmeyen tasfiyecilik ve provokasyonları açığa çıkarmak için çözümlemeleri geliştirme gereği duyduk. Pratik hazırlıkları daha gelişkin bir sayı ve derinlikte yapmaya çalıştık. Bilindiği gibi, ’87’ yılını bu temelde hazırladık ve bu yeni bir durum yarattı. Kendimizi yeniden üretebileceğimizi ve savaşı sürdürebileceğimizi gösterdik.
Olağanüstü Hal ilanı buna cevaptı. Düşman 1988 yılında bu işin sonuçlanabileceğine dair kendini iyice inandırmıştı. Gerek Özal Hükümetinin, gerek dönemin komuta kademesinin ve Olağanüstü Hal yönetiminin beklentileri buydu. İçimizde yürüttükleri faaliyetler de buna paraleldi. O dönemde Avrupa’yı bu işe biraz daha alet etmişlerdi. Özellikle Almanya ile içişleri düzeyinde bir iletişim vardı ve o bilenen tutuklamayı başlattılar. O tutuklamanın amacı bugünkünden daha anlamlı ve daha tehlikelidir. Muhtemelen PKK’nin ezileceğini, ezilmesinin akabinde tasfiyeci bir önderliğin dayatılmasını ve kendilerine bağlı tasfiyeci bir önderlikle PKK’nin kontrol altına alınmasını amaçlıyorlardı. Gerek provokatörlerin -ki, açık yardımları söz konusudur ve halen yanlarındalar- onlara yol göstermeleri, gerekse bazı malum isimlerin pratikleri böyle bir tutuklamayı geliştirdi. Onlar kolay düşüreceklerini sanıyorlardı
.




tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-30-2009, 18:31   #25 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart Partiden kopmuş kişilikler ve yeniden Partileşme

Partiden kopmuş kişilikler ve yeniden Partileşme




Alıntı:
Savaş geliştikçe öncülük gerçeğindeki yetkinleşme ve netleşme kadar, kopmuş kişilikler ve onların yol açtığı tahribatlar da açığa çıkıyor. Bu da önümüzde ya yeniden partileşerek kazanmayı ya da partiden kopmuş kişiliklerin kendileriyle birlikte çok şeyi toptan kaybetmeyi beraberinde getiriyor.
Kürdistan gerçeğinde yurtseverleşme, uluslaşma, hatta sosyalleşme PKK tarihiyle başlar ve güç kazanır. Bu anlamda öncülük gelişmesi gelişmelerin kilidi oluyor. Buna karşı direnme, aslında geçmişi eski olmayan yurtseverlik, yaşanmayan ulusal gerçeklik ve en yanlış bir yaklaşım olarak da örgütlenmeye gelmeme durumudur. Veya bu konuda oportünistçe bazı yaklaşımlar benimsenerek, saptırmacı tutumlar içerisine girilir; öyle ki bazıları soluğu karşıdevrim saflarında alır, bazıları gidip işbirlikçi-reformist çevrelere yamanır; bunlara da gücü yetmeyen, parti saflarında bunalımlı ve belalı bir tip halinde yaşamını sürdürmeye çalışır. Hemen hemen birçok alanımızda yoğun bir biçimde yaşadıklarımız, şimdi bizi bu gerçekleri daha iyi çözümlemeye götürüyor. Hiç şüphesiz çözüm olanakları da artıyor.
Tekrar partileşme diyoruz. Aslında bu, parti ortamına adım attığında ‘partileştim’ diyerek kendini kandıranları tekrar böylesi bir başlangıç noktasına getirmedir. Bazıları bunu defalarca yinelediklerini sanırlarken, yeniden bu durumla karşı karşıya olduklarını görmekten kurtulamıyorlar. Bu neden böyledir? Çünkü temel gerçeğe yanılgılı yaklaşılmış, parti aile biriminden öteye bir şey olarak görülmemiştir. Önderlik gerçeği bir aşiret reisliğinden farklı kavranmamış, yaşam güdüleri fırsat buldukça konuşturulmaktan öteye bir şey olarak anlaşılmamıştır. Bu tip kişilikler partileşemezler. ‘Partileştik’ dediklerinde belki de çok tehlikeli bir konumu yaşıyorlardır ve bu bizde oldukça yaygındır. Parti tarihimiz biraz da böyle bir tarihtir. Niyetlerin dürüstlüğünden kuşku duyulmuyor, bazı çabaların da harcandığı açıktır; ama öncülük ve kadro sorunu bütün bunların çok üstündedir. Kürdistan için devrimci önderlik sorununu çoktandır tartışıyoruz ve bu öncelikle yeni katılımlar için incelenmeye değerdir.
Yapımızın çok yaygın bir kesimi halen bunu karşılamaktan uzaktır. En kötüsü de olanaklar arttığı oranda, her türlü eski yaşam kişiliğiyle bu olanakların üzerine hızla kapanıp ‘PKKlileştim’ diyerek, eskisinden daha tehlikeli bir parti dışı duruma düşülüyor. Partinin böyle ele alınmaması gerektiğine dair bütün uyarılarımıza rağmen, bunu inadına yaşamak bazılarında tehlikeli bir hal alıyor. Özellikle bazı eyaletler bu konuda hayli sorun arz ediyor. Geçmişte üzerinde durduğumuz Mardin ve Dersim, son dönemlerde Amed ve sürekli tartıştığımız Botan çalışmaları var. Bu değerlendirmeler halen birçok çözümlemede anlam ve önemini koruyarak ifade ediliyor.
Yine Güneybatı eyaleti pratiğinin sonuçları çok çarpıcı olarak karşımızda duruyor. Yalnız alanların özgünlüğü itibariyle değil, genelde görevlere çok kölece, etkisiz ve ilgisiz olduğu kadar, her türlü ilkel aşiret ölçüleriyle de yaklaşılıyor. Bu olmadığındaysa, düzenden kapma küçük-burjuva veya jandarmaca anlayışlarla komutanlık yapılabileceği sanılıyor. Ciddi bir emek ve hizmet sarfı olmadan, benden daha fazla partiyi sahipleneceklerini sanıyor ve kendilerini buna inandırıyorlar. Bu olmadı mı, çok kölece, bir hamaldan öteye gidemeyen bir hizmet bağlılığıyla işi hallettiklerine inanıyorlar.
Bütün bunlar yenilgiye götürür ve içinde hiçbir yaşam şansı yoktur. "Partinin olanakları artmıştır, yaşıyoruz” diye aldanmamak gerekir. Bunlar bir günde insanın elinden gider ve yaşam fena hale gelir, nitekim geliyor. Çok inatçı direnmeler var. Günlük olarak hâlihazırda alanlara yükleniyoruz. Eskiden de bu yaklaşımları eleştirmiştik. Bazıları neredeyse bu tutumları kurumlaştıracaklar. Bunu kurumlaştıranlar düşmanın eline geçtiğinde ikinci gün en değme kontra oluyorlar. Ortaya şu çıkıyor: Ya tam partileşerek onun gereklerini her düzeyde gönüllü olarak yaşar ve yaşatırız, ya da mevcut tutumlar bize kaybettirir. Bunun orta yolu yoktur.
Yoğunca tartıştığımız diğer bazı hususlarda doğudaki faaliyetlerdir. Xakurkê, Zelê ve Haftanîn gibi bazı kamp pratikleri var. Bu alanlara yönelik eleştiriler halen bitmiş değildir. Çünkü orada şekillenen yapılar kaybettiriyor. Yönetim anlayışları ve savaşçılıkları düşman karşısında soluksuzdur; ya kaçıcıdır, ya daha fazla Güneye çekilmecidir, ya da fazlaca intiharvari, hiç planlanmamış ve zaferi sağlama almayan bir yaklaşım içerisindeler. Bu düpedüz kaçma ve çözümsüzlüktür. Bunlar devrim istediklerini söylüyorlar. Devrimi isteyen, bu sorunun nedenlerini gerçekçi bir tarzda kendine sormalıdır. Burada kendini kaybetmeye, olup biteni değerlendirmemeye, çok sübjektif niyetlerle sorunu geçiştirmeye gerek yoktur. Hayatını ortaya koyanlar oldukça gerçekçi olmanın zorunluluğunu bilmelidir. Aksi halde kaybeden kendileri olur. Parti genelde tedbirini almıştır. Parti kaybetmez, ama o kişiler kaybederler. Bütün acıların, hatta felaketlerin kaynağı da budur.
En son Zelê'ye bir müdahalemiz oldu. Güneyli güçlerle zaten çatışma halindeyiz. Onlar tehlikeli bir biçimde emperyalizme ve sömürgeciliğe dayanan feodal-aşiretçi güçlerdir. İlkel milliyetçilik değerlendirmemiz doğrulanıyor. Onlarla ilişkiler olmaz demiyoruz, ama bu ilişkilerin çok dikkatli ve devrimin hizmetinde kullanılması için Önderlik gerçeğine bağlı olarak yürütülmesi şarttır. Devrimi geliştirmek istiyorsak bu gerçeklere bakacağız. Bilindiği gibi 1992 Güney Savaşında sağa yatıldı ve Güney’deki eğitim imkânları layıkıyla değerlendirilemedi. Güney’de dayatılması gereken gerillaya göre bir düzenleme olmadı, köycülük yaşandı. Köycülükteki ilişki yüzünden Önderlik tarzı da boğulmaktan kurtulamayacaktı.
Bir köy ortamını düşünüldüğünde, onun komutanı da ancak bir köy ağası olur; gelenler de zaten ağır köylü etkilidirler ve basit köy yaşamına uyum gösterirler. Nitekim bu yaşamdan vazgeçemedikleri için kuşatmaya alındılar ve imha oldular. Çok kahramanca direnenlerin hakkını vermekle birlikte, mevcut komuta gücü PKK'nin tarzını tam uygulayamadığı için yenilgiye doğru gidiyordu. Hiç şüphesiz önderlik bizim temel görevimizdir, biz bu duruma müdahale etmezlik yapamazdık. Müdahale ettik ve tam yenilgiyi önledik; ama anlayışları dolayısıyla kişilikleri düzelme yoluna kolay girmedi. Bu kendileri için de kolay olmuyor, çok savaştığını sanıyor, hatta "emek verdim" diyorlar. Kaba anlamda belki böyledir, fakat sonuca bakın: Bu emek, bu çaba nereye götürür? Bunlarla saptırmaya girişiliyor; "Aslında ben en iyisini yaptım da, başka kişiler, başka nedenler yüzünden istenilen tam sağlanamadı, en uygunu yine benimkidir" diye bir inatlaşma yaşanıyor.
Bazı görevleri dayattığımızda ve bazı parti gerçeklerini hatırlattığımızda, bunlar kendilerini turnusol kâğıdı gibi ele vermekten kurtulamıyorlardı. Örneğin partinin bazı imkânlarını sunmuştuk; bu imkânları kestik mi kendilerini yerden yere vuruyorlardı. "Güney’de para dağıtırsak etkili oluruz, Parti Önerliği'nin desteği olursa etkili olunur" denildi. Benim desteğim yok, parti parasını dağıtmaya onayım yok dediğimde, "gelişme durdu" veya "bunaldık" diyorlar. Üzerine daha da ısrarlı gittiğimizde bu kez tepki gösteriyorlar. Güney’de böyle kalınmaz, gerilla yaşamından uzak bir yaşamı kabul edemeyiz dediğimizde ise, "O zaman savaş hiç olmaz" diyorlar. Onları Güney’de öyle beslemeye ve idare etmeye mecbur değiliz. Ancak o yaşamı kendilerine layık görüyorlar. Oysa yaşadıkları tam bir tasfiyeciliktir. Bu noktada biz de artık boş duramazdık, oldukça yüklenecektik ve nitekim yüklendik. Halen "bunaldık, psikolojik olarak çökmüş durumdayız. Ayağa kalkacak halimiz yok" deniliyor. Sorumlu düzeydeki öğeler bunu söylüyor. Siz nesiniz, o gençleri savaşa gönderiyorsunuz da sizin gibi tecrübeli komutanlar yürüyecek gücü kendilerinde görmüyorlar, bundan sıkılmıyor musunuz dedim. Emrinde binlerce savaşçı olan komutanlar var, bunlarla doğruları neden yürütemiyorsunuz diyorum. Suçu başkalarına yıkıyorlar. Her türlü olanağı kendilerine verdik. Neden halen şikâyet ediyorlar?
Bu durumları artık kabul edemeyiz. Kesinlikle bu sorunların üzerine gidilecek, kişilikler bütün yönleriyle açığa çıkartılacaktır. Belki bundan parti de zarar görecek, fakat hiç olmazsa kendini aldatmaya bir son verilecektir. Kendilerini böyle sağda tutan ve gerçeklerden koparanların bu yaşama neden tenezzül ettikleri netleştirilecektir. Bunlara partinin Önderlik gerçeğini yeniden hatırlatacak ve partinin temel politikalarını açacağız. Bunlara parti yaşamını ve yoldaşlık ilişkilerini bütün yönleriyle gösterecek; kendilerine kimsiniz, nesiniz, ne yaptınız sorularını netçe soracağız. Belki onlar kendilerini dev aynasında görüyorlardır, ancak bir cüce bile olmadıkları gösterilecektir. Bu durum karşısında, "böyle değil" deyip birçok bahane arayacaklar, ama gerçekler o kadar açıktır ki boyun eğmekten kurtulamayacaklar. Belki yeni bir başlangıcı yapabilir veya kendilerini bir tarafa atar tasfiye olur, tasfiyeciliğin tasfiyesi gibi bir durumu yaşarlar. Bu netleşme parti için daha iyi olur.
Bazı yoldaşlar bu alanlarda yaşamışlar, pratiği çözümlemeye çalışıyorlar. Partimiz bu konuda defalarca çözümleme geliştirmiştir. Buna uymayan kendileridir. Bunların özellikle çözümlemelerin diyalektiğini uygulamayı bilmeleri gerekir. Bu çözümlemeler öyle lafazanlık olsun veya bilgi dağarcıkları artsın diye değil, sonuna kadar özümsensin diye yapılmıştır. Çözümlemeler yaşamı bu temelde dönüştürsünler diye bu kadar kapsamlı kılınmıştır. Baştan itibaren buna göre kadrolaşacaktınız ve doğru partileşme de böyle olacaktı. Ancak bunu yapmamışsınız. Oysa şimdi bütün dürüstlüğünüzle "Ne kadar gafildik, ne kadar hatalar ve yanılgılar var" diyorsunuz. O zaman partiyi doğru incelemeyi, kavradıkça katılmayı ve görev üstlenmeyi kendinize yedireceksiniz. Ucuz komutanlıklar, partileşmemiş kişilikler sonunda kişinin kendisini tıkatır.
Hiç şüphesiz yapılması gereken, partiyi olduğu gibi kavramaktır; özellikle Önderlik gerçeğinin bütün yönleriyle neyi ifade ettiğini ve neye hükmettiğini bilmektir. Oysa bazılarının aklına en sıkışık anda geliyoruz. Ama biz her zaman varız ve savaşı günlük olarak yönlendiriyoruz. Mücadele için su ve hava kadar gerekliyiz. Kendileri de bu sayede yaşıyorlar. Ama neden sıkışık anda akıllarına geliyoruz da diğer dönemlerde bizi uygulamıyorlar? Bu bir yanılgı, bir gaflet durumudur. Yaşamını bu kadar ortaya koyanların partileşmeyi bilmemeleri veya bilip de eksik uygulamaları acıdır.
Önderlikle görüşür ve tartışırken, "Yanılgı nerede, eksikliğim nerede? Ben kendimi partili sanıyordum, neden bu böyle oldu?" denilebilmelidir. Çünkü ortaya çıkan örnekler en değme ağalıktan daha feodalcedir. Yüzlerce insan kaçırtılmış, yoldaşlara kötü davranış gösterilmiş, göreve ciddi bir yaklaşım olmamıştır. O zaman parti sizi ne yapsın? Hep zarar veren, iyi pratik politika üretmeyen kişiliği ne diye başımızda, olanaklarımız üzerinde tutacağız? Partiyi inkâr mı edeceğiz? Hatta Güney’de “İşbirlikçilerle bir yıl hiç tartışma olmasın” deniliyor. Neden olmayacakmış? Emperyalizm ve sömürgecilik onları sizin üzerinize sürdü. Hatta kampınıza bile -kaldı ki bir rehine kampıdır- her an yönelebilirler. Bunu önlemenin yolunun ne olduğunu bile düşünmüyor, ondan sonra işlerine geldi mi bizi hatırlıyorlar. Kendinizi abartmanız, ancak ciddi bir parti hatırlatması karşısında oldukça rahatsızlık duymanız kabul edilemez.
Savaşçı yapı bir bütün olarak ciddi bir gerillacılıktan uzakmış da, ancak hepsini ilk çağda kölelere uygulanan yöntemlerle tedavi edeceklermiş! Nerede sosyalist eğitim, nerede gönüllülük ilkesi? “Aklımıza gelmedi, unuttuk” mu diyeceksiniz? O zaman PKK nerede? Önderlik gerçeği halkı ikna ile kazanmıyor mu, partiyi bu temelde oluşturmuyor mu? Bu durumda sizin çabanız neyin nesi oluyor? "Gücüm yetmedi, ilkel yöntemlere sarıldım" demek partiyi bitirir. Görüldüğü gibi ciddi bir savaşçı yapı ortaya çıkmıyor. Eğer parti olmasa ülkedeki savaşımın, muazzam günlük önderlik yürütülüşünün nasıl olacağını düşünün. Kaldı ki, orası rehine yeri bile değil, oradaki savaşçı yapıya ayak işlerinde çalıştırılacak köleler gibi bakıyorlar. Bu gerçekleri neden görmüyorsunuz? Bazıları halen bu ağa kişiliğini bize dayatarak yaşayacaklarını sanıyorlar. Hayır! Gırtlağımıza kadar öfkeliyiz. Birçok yoldaşa gereken ilgiyi göstermiyor, savaşçının asgari gerçeğini bile görmek istemiyorlar; onları kaçışın eşiğine getirmişler, ancak bunu da anlamıyorlar. Böyle komutana, "Sen neyin komutanısın?" derler. Maalesef bazılarının üzerine böyle gideceğiz.
Benim de saham var, bu sahada sıfırdan yaratıyorum. Burada hiç kaçış yok, yoğun ilgi ve katılım var. Elinize hayatını ortaya koyan bu kadar hazır insan vereceğiz; ancak siz bunları yetiştiremeyecek, ondan sonra da bahane bulacak, “Çalışamadım, ilgi yetersizliği var” diye birçok bahane uyduracaksınız. Bunu uyduran komutan değil, insan yerine bile konulamaz. PKK'nin ilgi tarzı, PKK'nin insanı kazanma, yürütme ve savaştırma tarzı ilk günden bugüne insanlarımızı inandırmayı ve o korkunç inkârdan çıkarmayı nasıl sağladı? Siz nasıl buna karşı çıkıyorsunuz? Çoğunuzun savaşçı yapısı ilgisiz, sorumsuz ve boyun eğmecidir. Tabii katılımlar da öyledir. PKK'ye katılım tarzı bu mudur? Şahsınızda geriliği ve yetersizliği okumamak mümkün değil. Yönetimiyle ve bütün savaşçı yapısıyla hepinizi adeta yeniden ele alacağımız ortaya çıkıyor.
Bu arada muazzam maddi masraflar yapılıyor; manevi ve moral zayıflıklardan dolayı kaçışlar oluyor; bu yüzden düşman daha etkili vurabiliyor. En önemlisi de çok büyük kazanma imkânı varken çok sınırlı kazanıyoruz. Bunun nedeni parti, komutanlık ve savaş gerçeğine hakkını verememektir. "Kendimizi, egomuzu, bireyciliğimizi, ağalığımızı uyguladık" denilebilir. Bu yaklaşım tarihte bizi nereye götürecek? “Partiyi gerçek ölçüleriyle uygulamak zormuş” deniliyor. Siz bunu kolay mı sandınız?
Defalarca Önderlik gerçeğine doğru yaklaşın dedik. Önderliğin düşünce, ilgi, tutku ve sevgi tarzı, yine yoldaşlık, savaş ve örgüt anlayışı, insanla her düzeyde ilgilenişi nasıldır? Buna karşılık sizinki nasıl gelişiyor? Bizi bu kadar inkâr etmek, çok soyut bir Önderlik bağlılığıyla yetinmek ne kadar doğrudur? Bilinçli olduğunuzu söylüyor, hatta kendinizi aydın yerine koyuyorsunuz. Kendini aydın yerine koyan böyle mi olur? Bu kadar anlayış kıtlığı olur mu? Tüm bunları gerçekçi katılım vazgeçilmez olduğu için belirtiyorum. Biz parti öncülüğünü esas alacağız ve bunu hâkim kılacağız. Bu olmadığında zaten savaşta başarı olmaz. Önderlik gerçeği uygulanmadığında, zafer kazanmak bir yana, yirmi dört saat bile ayakta kalınamaz. Bazıları partinin imkânları sayesinde yaşadıklarını zannediyorlar. Bunun yaşam olmadığını bu gafillere öğreteceğiz. Eğer mevcut tutumlarında ısrar ederlerse, parti bu konuda tedbir alır. "Ben parti davası için varım" diyenler, hiç şüphesiz zorluk çıkarmayı değil, bu işlerin üstesinden kolaylıkla gelmeyi ve işleri kolaylaştırmayı esas alırlar.
Partileştikçe kişiliğinizi bulacağınız, özlem ve umutlarınıza daha da yaklaşacağınız açıktır. Bunun dışında bir kurtuluş yolu düşünemezsiniz. Kurtuluş yolu parti yoludur. Parti yolu da doğru katılımla başlar; ikirciksiz, ertelemesiz, temel gerçeklere her şeyden önce yer verme ve onların özümsemesini yaşamayla yürür. Hiç kimse ucuz bağlanmayı düşünmesin; ucuz, duygusal ve yüzeysel ifade tarzıyla bizi nasıl kandıracağını tartıştırmasın. PKK olayı çok kapsamlı bir olaydır. Yalnız Kürdistan'ı değil, bölgeyi ve uluslararası zemini sarsıyor. Neredeyse bütün devletlerin gündemine kadar yansıyor. Türk sömürgeciliği bütün emperyalist ülkeler ve bölgeyle ilişkilerinde PKK'yi esas alıyor. Bu, PKK’nin çok önemli bir uluslararası siyasal düzeyi yakalaması demektir. Kadro bütün bunları hem görür hem de yeterli cevabı verirken, içeride de muazzam bir gerilla savaşını geliştirmek durumundadır.
Gerillanın abecesinin gereklerini yerine getiremeyenler var. Ama gerillacılık adına herkes talepte bulunuyor. O zaman PKK gerçeğinin neyi ifade ettiğine bir bakın: Bu gerilla nedir, ne değildir? Bunun hakkını verecek, sözünüze bağlılığı ve tutarlılığı göstereceksiniz. Komutanlık denilince var olan olanakları ele geçirmek anlaşılıyor. Savaşçılık denilince de, "Birileri bizi omzunda taşısın, komutan beni götüreceği yere kadar götürsün" deniliyor. Komutanın bu özelliği, gerillanın böyle katılışı bitiricidir. O onu, o da diğerini boşa çıkarıyor. Orada da parti tümden kaybediyor. Partiye tümden kaybettiren komutanı ve gerillayı yeniden ele alacağız. Kesinlikle bunu anlamak gerekir. Çünkü anlamazsanız dürüst niyetleriniz hayata geçmez, çabalarınız boşa çıkar. Benim sözüm özellikle "Bu işte iddialıyım, sonuç alacağım, kendime güveniyorum" diyenleredir. Bu iş kurallarına göre temposunu ve tarzını amansız oturtarak yürür. Başka türlü kendinizi kandırarak yaşayacağınızı sanmayın. Diplomaside, serhildanda, dağda, ovada, şehirde, hemen her çalışma sahasında çalışmalara belli bir yeterlilikle katılın.
Gelen raporlar var. Bu raporlardan çıkan ortak sonuç şudur: "Eğer Önderlik ve halkın bağlılığı olmasaydı, en değme kontraların yapamadığını bu kadrolar yapacaklardı" deniliyor ve bu doğrudur. Böyle bir durum kadro olmaktan çıkmak demektir. Eğer taktik önderlik bu konumdan çıkamazsa, belirttiğimiz durumu yaşar ve parti onları tasfiye eder. Bu nedenle tekrar partileşmeyi, gerillaya doğru ve parti esaslarına bağlı olarak katılmayı önünüze koyuyoruz. Kimse bunun dışında bir katılımı ve dolayısıyla bir yürüyüş tarzını düşünmesin. Bunlar başlangıçta da böyle ele alınması gereken hususlardır. Uygulanmasa da, bin defa doğru tarzı böyle olan esaslar ve yaklaşımlardır.
Çok yanlış yapıp zararlara yol açmaktansa, doğruyu tam ele alalım ve uygulayalım ki, zarar ettirmeyelim ve etmeyelim. Bu iş denemeyle, bir iki kere bozmayla olmaz. Çünkü bu ateşle oynamadır; yanarsınız, yandırırsınız. Size her zaman böyle desteğimiz de olamaz. Kürt halkı çocuktur, içimize gelenler çocuğun çocuğudur. Bunlar hataya çok alışkınlar. Ama artık yeter, siz de savaş yürütün. Tam tersine, Önderlik gerçeği olgun ve yenilmeyen savaşçılıktır. Önderlik gerçeği çok az imkânla, fazla denemeyle kaybetmeden en yerinde davranış ve sonuca giden tarzın ifadesidir. O açıdan önderlik özümsenmesini çok gerçekçi ve çok doyurucu yapacaksınız. Bizimle tartışmalarınız ve kararlaşma düzeyiniz bunu mutlaka sağlayabilmeli ve siz bayan yoldaşlar olarak bunu yaşamalısınız.
PKK Önderliği Kadın Özgürlük Önderliğidir

Sizler özellikle bir yoğunlaşmayı yaşadınız, konferans yaptınız. Ancak halen özgür yaşamaya ilişkin bir yabancılık söz konusudur. Eski bireysel ilişkileri tam bırakmış veya onlardan kurtulabilmiş değilsiniz. Bu durumunuzu şöyle değerlendiriyorum: Sizin yaklaşımınız ya geleneksel ilişki düzeyi, ya gelişen inkârcılık ya da çok yüzeysel bir küçük burjuva yaklaşımı oluyor. Öğrencilerde gözüken bir yaklaşımla yola çıkma görülüyor. Bunların çıkış yolu olmadığı, PKK'ye katılımın bu esaslar dahilinde ve çıkışlar temelinde yapılamayacağı anlaşılmalıdır. PKK'de gelişen özgürlük düzeyi kapsamlıdır. PKK’de kadın özgürlüğüne biçilen rol birçok devrimin içerdiklerinden çok daha kapsamlıdır ve birçok yeniliği de içeriyor. Kürdistan'da özgür kadın yaşamı değil, ulusal inkarcılık, toplumsal kaos, çürümüşlük ve dağılma var. Kürdistan’da kişiliksizlik iliklere kadar işlemiş, yaşam bütünüyle ortadan kaldırılmıştır. Böylesine objektif bir gerçekliğe cevap verecek bir parti yaşamı ve partinin özgürlük düzeyi kadının özgürlüğüdür.
Bütün bu gerçekleri göz önüne getirerek buna anlam vereceksiniz. Bu açıdan da size özgür bir tartışma zemini sunduk. Sizi bazı dayatmalardan, özellikle erkek egemenlikli yaklaşımların etkisinden uzak tutmaya çalıştık. Yine hem savaştan uzak tutmaya çalıştık, hem de savaşta kolayca imha olmayacağınız uygun sahalara yerleştirdik. Ancak bundan fazla yararlanamadığınız ortaya çıktı. Biz kadını rasgele ele alamayız. Kadını ne olduğu gibi kabul ederiz, ne de onu böyle biçimsel bir geçiştirmeyle yeterli kılarız. Kadın çalışmaları kapsamlı bir olaydır. Özgürleşen kadın, özgürleşen toplumdur, özgürleşen ülkedir. Bu size büyük özgürlük görevlerini yükler ve kendi kimliğinizi bulup ortaya çıkarmaya yarar.
Size göre özgür yaşam, toplum için yaşamdır. Onu bulup değerlendirmek gerekir. Bu da size bir anlayış, bir program, bir örgütlenme gereğini hissettirir ve bunu gerekli kılar. Gerçeklerin sizin için ne anlama geldiğini ifade edemiyorsunuz. Kimsiniz, nesiniz, nasıl olmalısınız sorularını bile kendinize sormuyorsunuz. O zaman yaşamdan ne bekleyebilirsiniz? Bununla köylerde erkeğin egemenliğine ayarlanmış kadın olmaktan, kentlerdeyse düzenin çok kötü bağladığı bir ilişkiden öteye gidemezsiniz. Bunun da özgürlük olduğuna ve yaşanabileceğine asla inanmıyoruz ve bu lanetlidir.
Özgür yaşamanın gereğine inanma, onun tartışmasını yapma ve kendini ikna etme hususlarını o kadar kapsamlı ele aldım ki, sizin de buna karşılık kadın cinselliğini –bu, erkek için de geçerlidir- değerlendirmekten tutalım felsefenize kadar, yaşamınızı bir bütün olarak yeniden gözden geçirmeye ihtiyacınız var. Çünkü yaşadıklarınız sizi tanınmaz hale getirmiştir. Ne duygularınıza, ne sevgilerinize, ne aşklarınıza, ne bağlılıklarınıza insan fazla değer biçemiyor. Çünkü bunların hepsi sömürü toplumuna göre erkek egemenlikli yaklaşımlar tarafından ayarlanmıştır ve parti de bunu kabul edemez. Ya özgürleşir ve partileşirsiniz ya da tasfiye olursunuz. Bunun orta yolu da yoktur.
Kadın yoldaşlarımız biraz da bu konuda zorlanıyorlar. Zorlanma yerine, çözümlenme ve gelişmeyi yaşama doğru yoldur. Özgürlük daha fazla sizin için, kadın cinsi içindir. Kazanan daha fazla o olacaktır, çünkü en çok kaybeden odur. Buna inanacak, duygu, sevgi ve aşk arayışınızı özgürlük arayışınıza bağlı kılacaksınız. Özgürlüğünüzün de savaşımla elde edildiğini bir an bile göz ardı etmeyeceksiniz. Bu açıdan savaş için örgüt sorunlarına büyük ilgi gösterecek ve mümkünse savaş çizgisinin uygulanmasında elinizden gelen katkıyı sunacaksınız. Bütün bunlar olduğunda sizin için özgürlük sahası biraz daha gelişir. Bunu canı gönülden bir nimet olarak karşılayacaksınız. Çünkü ilk defa özgürlükle tanışıyorsunuz. Özgürlük soylulaştırıcıdır ve sizin insanlık içine şereflice girmenizi sağlar. O olmadan aşkı aramayın, zaten yoktur da. Ararsanız bunun sonunda kölelik vardır, rezillik vardır.
Kaldı ki, halen kendinizi anlamış değilsiniz. Ben neye göreyim, niçinim, taleplerim nedir, karşımdaki erkek nedir, dayatılan erkeklik neyi içeriyor? Bu erkeklik baskı, sömürü, çirkinlik, güzellik ve duygular konusunda nasıldır? Bir çocuk gibi ufak bir etkilemeyle aldanıyor ve yaşamı öyle karşılıyorsunuz. Öyle ki, bu açıdan kadın aptaldır, eksiktir denilir. Kendi önemli yaşam sorunlarında bu kadar hesapsız olan birisi çocuk muamelesi görür; kocası ister döver, söver, isterse kullanır, kişilik diye bir hak tanımaz. Siz de duygularınızın kurbanı olur gidersiniz. Bu doğru bir özgürlük yaklaşımı değildir.
Görülüyor ki, özgürlük düşüncesi gerekiyor. Bu konuda sormanız gereken ve cevabı istenen birçok husus vardır. Çünkü yaşadığınız kamplar pratiğinde oradan oraya sürüklenen olmaktan öteye gidememiş, hatta genel toplum yapısından bile daha geri bir duruma düşmüşsünüz. PKK bu değildir; PKK kadını yüceltiyor, dönüştürüyor, özgürleştiriyor ve mal mülk konusu olmaktan çıkarıyor. Buna inanacak ve buna katılacaktınız. Daha soru sormayı ve yargılamayı bile bilemezseniz, köle gerçekliğine, onun boyun eğmeciliğine karşı özgür yaşamdan nasıl bahsedeceksiniz? Nasıl sevgi ilişkilerimiz, duygu ilişkilerimiz diyebileceksiniz? Yaşamın temel kurallarının, özgürlük kurallarının farkında bile olmayacak, ama bir şeyler isteyeceksiniz. Bu, çocukların isteme tarzına benzer ve çocuklara da çocukça muamele yapılır. Biliyorsunuz ki, bu da yirmi otuz yaşını bulmuş kişilere layık bir tarz değildir. İnsan bundan biraz sıkılır.
Önderlik bu konuda da imkân yaratıyor. PKK Önderliği özgürlük önderliğidir, kadın özgürlüğünün önderliğidir. Çözümlemeler var, Önderlik hemen birçok konuda sorular sorduğu kadar cevaplar da üretiyor. Çok yeteneksiz ve yetersiz olan, yaratmayan kadın kişiliğinin nasıl yetenekli, yeterli ve yaratıcı olabileceğini ortaya koyuyor. Kadının savaşta, politikada, üretimde ve duyguda, hemen her sahada nasıl üretebileceğini ortaya koyuyor. Buna yüksek değer biçecek, partiye katılımı böyle yapacaksınız. Önderliğe katılımı böyle yaparsanız siz kazanırsınız. Kazanmayı bildiğiniz oranda da özgür yaşayabilecek, çirkinlikten kurtulacak, her türlü bağlılık kokan ve kendine güvensizliği yaşatan durumları aşacaksınız. Bunlar da bizim için ulaşılması gereken ideal kişilik özellikleridir.
Bu konularda kendiniz tartışma geliştirmelisiniz. Her zeminde bu imkânı bulamayabilirsiniz. Ama hiç olmazsa parti zemininde bu çözümlemelerin yardımıyla geçmişinizi ve yaşamınızı sorgulayın, size ve özgürlüğünüze uygun olanı bulun. Bu konuda tutuculuğa gerek yoktur. Gelenekselliğe mahkûm olmak en çok size kaybettirir. Ucuz düzen içi ilişkiler hiçbir umut vaat etmiyor. Kendi kişiliğinizi inkâr etmeyin. Kendi cinsinizden, cinselliğinizden utanmayın; tam tersine, bununla gurur duyun. Kadının da soylu ve erdemli olabileceğine inanacak, bunu yaşamın içinde yaşamla özdeşleştirip öyle değerlendireceksiniz. Fakat kendinizi abartmayacak, kişiliğinizi ucuzca ve toplumda çok yaygın olduğu gibi pazarlamayacaksınız. Özellikle cinsel yaklaşımlarınız pazarlamacılıktan uzak olacak ve kendinizi çok doğal kılacaksınız.
Unutmayın ki, bu konularda feodal veya küçük burjuva yaklaşımları bir adım bile aşmış değilsiniz. Cinselliğiniz elinizde neredeyse bir ticari meta gibidir veya hiç farkında bile olmadan bu durumu yaşama gibi bir inkârcılıkla yüz yüzesiniz. Kendi kişiliğine böyle ikiyüzlü, meta biçiminde yaklaşanlar asla özgür ve doğal ilişkilerin sahibi olamazlar. Bu tutum sahiplerinin sağlıklı bir ahlakları da olmaz. Bu da yaşamın reddidir. Böyle yaşayanların ne sevgisi, ne aşkı olur. Çünkü bu kişiliklerin tutarlılığı yoktur, yaptıkları kendi kendini kandırmacadır.
Özgür ve doğal ilişkiler olmadığında siyasallaşma da, askerileşme de olmaz; olsa da tek boyutlu ve biçimci olur ve sonuçta başa bela kesilir. Feodal entrikacı, feodal komplocu erkek-kadın ilişkisi gibi tarihte çokça örneği görülen birçok olumsuzluğun kaynağı olan ilişkilere yol açarsınız. Bu, PKK militanına yakışmaz ve kabul görmez. Bu hususlar çözümlenmiştir. Bu temelde kendinizi yeniden gözden geçirecek ve kendi yaşamınız konusunda da karar sahibi olmayı hakkınız olarak göreceksiniz. Temel gerçekler vardır; yurt gerçekliği, örgüt gerçekliği, özgürlük gerçekliği bununla sıkı sıkıya bağlıdır. Bu olmadı mı hiçbir gücünüz yoktur. Bu temel gerçeklerle bağlantılı olarak insan hakları, kadın hakları, kadın özgürlüğü bu temelde geliştirilecektir.
Özgür yaşam erkeklere de doğru ve güzel yaklaşımı, çirkinliklerden ve kölelikten uzaklaşmayı, her türlü anlamlı sevgi olayına açıklık getirmeyi mümkün kılacaktır. Mümkünse partiye, halka ve yurtseverliğe güç yetirecek, savaşımı geliştirip kazanımları imkân dahiline sokarak bir kaynağa dönüştürecektir.Özgür yaşamı böyle ele alın. Kadın yoldaşlarımızdan özgün olarak da beklenen budur. Bunun çabasını ve başarısını göstereceksiniz.
Çözümlemelerin sizi ulaştırmak istediği düzey böyledir. Yaşadığınız pratikler ve kişilik oluşumlarınızdan çıkarmanız gereken şey hem sorgulamalar yaparak, hem de doğruya yaklaşarak çalışmalarınızı bu çerçeve dahilinde sürdürmenizin gerekli olduğudur. Bu konuda incelemeyi geliştirin. Araştırmalarınızı, esas itibarıyla da yoğunlaşmanızı temel görevlere başarıyla yürümeyi imkân dahiline sokacak kadar ilerletin. Bir daha görevlerin üzerine yürüdüğünüzde –bu görevler her türlü görev, bu ilişkiler ve bu yaşam her sahadaki ilişki ve yaşam olabilir- doyurucu, yeterli ve başarıyor olmalısınız. Sizler partinin de, Önderliğin de bu olduğunu bilmeli ve bunun dışında bir yaşama geçit vermeyenlerin en başında olmalısınız. Bir yaşam boyu size hükmedecek, sizi yürütecek olan ilkenin bu olduğunu bilerek bunu örnek düzeyde temsil etmelisiniz. Çünkü siz hemen herkesten daha çok hem buna muhtaçsınız, hem de bunun en gönüllü savaşçıları olarak yürütmeyle karşı karşıya bulunuyorsunuz.
Önderlik gerçeği kadına bu temelde güvenir. Kadını hem objektif bir gerçeklik olarak, hem de idealize edilen bir yaklaşımla birlikte ele alır. Çünkü hem doğrunun hem de güzelin bu olduğuna emindir. Sizlerin de ilgi düzeyinizin bu temelde geliştiği kesindir. O halde gerisi çabadır, kendini sık sık gözden geçirme ve çok inatçı bir biçimde başarıya yaklaşma gücünü kendinde yaratmadır. Bu, kaybedilen kimliği, özgürlüğü ve yaşamı bu temelde size kazandırmayı sağlayacaktır.
O halde gerek partilileşmeyi doğru ve net yapamamış olanlarınız, gerekse partiden ciddi bir kopuşu, farklı bir durumu ve başkalaşımı yaşayanlar açısından olsun, partilileşmeyi böyle sağlamak en doğrusudur. Önderlik gerçeğine az çok bağlılığınız varsa veya bu size bir anlam ifade ediyorsa, bu gerçekleri artık kavrayabilmelisiniz.
Her şeyle oynayabilirsiniz; ama partilileşme ve bu temelde önderlikselleşme değerleriyle asla oynamamalısınız. Belki size çok kutsal gelen şeyleriniz olabilir, ama bazı değerlerimiz var ki onlardan kolay kolay vazgeçemeyiz, onlarla oynayamayız. Kendi yaşam tecrübemden biliyorum ki, partileşmeyi doğru kavradıkça ve uyguladıkça yaşayabilir, çok vahşi olan düşmana karşı yaşamı kazanabilir veya imhayı önleyebiliriz. Bu temelde de başarabiliriz.
25 Ekim 1993



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-30-2009, 18:35   #26 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart Ben 2008 yılından umutluyum!

Ben 2008 yılından umutluyum!




Alıntı:
Ben burada üçlü bir baskı altındayım; idari, siyasi, yargı. Burası Kriz Yönetim Merkezi’ne bağlı, kriz merkezi de doğrudan Başbakanlığa bağlı ve bu siyasi bir durum. Yargı baskısı savcıların son dönem verdiği kararlardır. Ama bütün bunlar benim buradaki duruşumu etkileyemez. Kimse beni PKK’nin tasfiyesine alet edemez, buradaki konumumu bu amaçla kullanamaz.
ABD olmadan bu hava operasyonları olmaz. Genel olarak hareketin tasfiyesine yönelik olduğunu biliyorum. Bu aslında yüzyıllık İngiliz siyasetinin aynı senaryolarıdır. Nasıl 1920’lerde Musul meselesini yarattılarsa şimdi de aynısını yapıyorlar. Şeyh Sait meselesi üzerinde de klasik aynı siyaseti uyguladılar. Daha önce Ermenilerin ve Rumların bu siyasetin sonucunda ne duruma düştükleri ortadadır. Şimdi de yine 1920’ler benzeri bir siyaset devrededir. Benim buraya gelmem de bu yüzdendir. Beni bağımsız duruşum nedeniyle tasfiye ettiler. Bu derin siyasetin iyi anlaşılması gerekiyor. Talabani her ne kadar açıktan kamuoyuna bizim durumumuzla bir ilgisinin olmadığını söylüyorsa da aslında bu durumdan yararlandı.
Bu çatışmaların Türkiye’ye hiçbir yararı yoktur. Türkiye bundan hiçbir çıkar elde edemez. Bu çatışmalar ABD’ye yarar, YNK-KDP’ye yarar, hatta İran’a yarar. ABD bu operasyonlarla PKK’yi bitiremeyeceğini çok iyi biliyor. PKK’nin bitmesi Türkiye’nin çıkarına da değildir. Çünkü PKK’nin tasfiye edilmesi durumunda ABD-İngiltere çizgisinin desteklediği ulus-devletçilik devreye girecek ki Güneyde geliştirilen budur. Bunu Kuzeye ihraç etmek istiyorlar. İki çizgi var: Biri Güney’deki ABD’nin desteklediği ulus-devlet anlayışı; bunu Güneyde olgunlaştırıp tüm Kürtlere ihraç edecekler. İkinci çizgi de bizim geliştirdiğimiz demokratik konfederalizmdir. Türk Devleti PKK’yi bitirdiğinde neyle karşılaşacağını bilmiyor. Bu siyasetle hem Türk Devletini hem PKK’yi kontrol altına almak istiyorlar. 1920’lerde de benzer bir siyaset güdüldü. O zaman M. Kemal Kürtler ile eşit ilişki geliştirerek bunu aştı. Bugün “Kemalistiz” diyorlar, en çok da ordu Kemalizmi dillendiriyor. Ancak bunların Kemalizmi anladıklarını düşünmüyorum..
İngilizlerin ve Almanların Türkiye üzerindeki siyasal hesaplarından vazgeçtiklerini mi düşünüyorsunuz! Osmanlı’nın son döneminde I. Dünya Savaşı sürecinde Almanya güçlü olduğu için daha etkin olabilmişti ama daha sonra İngiliz siyaseti hâkim oldu. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya güçlendiğinde yeniden Türkiye siyasetine hâkim olmak istedi. Şimdi de ABD AKP içinde etkin. Bu bağımsızlık değil. Orta sermayenin Türk olması, bürokratların Türk olması bağımsızlık demek değil. Egemenlik kimde, egemen kim! Türkiye bağımsız değil. Aslında şu anda dünyada hiçbir devlet için bağımsızlık kavramını kullanamayız.
Operasyonların Türklere, Kürtlere ve Ortadoğu halklarına bir faydası olmaz. Filistin-İsrail’in durumu ortada. Bunların Yavuz kadarda mı, M. Kemal kadar da mı, Abdülhamit kadarda mı akılları yok, onlara da mı bakmıyorlar. Yavuz Sultan Selim Ortadoğu’ya 1517’de Kürtlerle anlaşarak açıldı. M. Kemal 1920’lerde bağımsızlığın Kürtlerle ittifaktan geçtiğini gördü. O dönem Kürtler ve Türkler eşit durumdaydı. Kürt-Türk ilişkilerinde böylesi bir yaklaşımın sorunu çözeceğini, büyük kazandıracağını görmek gerekiyor. Hatta Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdülhamit, Osmanlı’nın dağılmaması için Kürtlere yaslanmak istemiştir. Şimdi yeniden Kürt-Türk ilişkilerini bu bakış açısıyla değerlendirmek gerekiyor.
Benim burada yıllardır söylediğim, barışçıl demokratik çözüm gelişmezse o zaman tehlikesine işaret ettiğim ve önlemeye çalıştığım bir Türk-Kürt savaşı gelişir. Ben yıllardır bunu önlemeye çalışıyorum. Benim siyasi tecrübem çok derindir. Bu derin siyasi tecrübeme dayanarak söylüyorum. Ortadoğu’da siyaset nasıl yapılır, çok iyi biliyorum. Hangi güçlerin amacı nedir, kimin kimle ilişkisi vardır, ne durumdadır iyi bilirim. Devlet de benim bildiklerimin bir kısmını bilmeyebilir, Hükümet ise zaten bildiklerimin çoğunu bilmez. Onların çoğu şeyden haberi yoktur. Bu yüzden bildiklerim ve söylediklerim önemlidir. Hükümetler günlük siyasete kaptırmışlardır kendilerini. Hükümetlerin hepsinin durumu böyledir. Arazi, ihale peşindeler. Halkı pek düşündükleri yok.
Bu görüşlerim devletçe biliniyor. Başbakanlığı döneminde Abdullah Gül’e bir mektup yazdım, daha sonra 4–5 sayfalık düşüncelerimin özünü içeren bir mektubu Erdoğan’a da gönderdim. Erdoğan’ın derinliğini, bu olaya nasıl yaklaştığını bilemiyorum. Aslında çözüm için bize daha önce komutanlardan haber gelmişti. Özal’ın yaklaşımını önemsiyorum. Ecevit bir şeyler yapmak istedi, MHP buna engel oldu. Hatta Erbakan bile çözüme yönelik bazı girişimlerde bulundu, biliyorsunuz o dönem olanları. O dönem ordu içinden kulağımıza gelenler, “bu işi Erbakan’a çözdürmeyiz, eğer çözeceksek biz çözeriz” şeklindeydi.
ABD AKP ile Ortadoğu’da ılımlı İslam modelini geliştiriyor, aslında AKP güçlü demokratik ilkelere dayanmıyor, liberal demokrasiye biraz dayanıyor. ABD, AKP’ye destek veriyor ancak tam destek vermiyor. AKP’ye siyasi ve ekonomik dış destek var fakat bu çok ciddi boyutta değil. AKP’ye 80li yıların devlet politikası neden olmuştur. Güven Erkaya 80 li yıllar için; biz bunlara fazla ödün verdik demişti. AKP içinde bazı Kürt milletvekilleri var, bunlar sahte Kürtçülüğü dayatacaklar. Bir takım bireysel haklar bunlar eliyle halka verilerek, kendilerince Kürt Halkını kandırarak Kürt Hareketi, demokratik cumhuriyet projemiz boğulmaya çalışılacak. Bu oyuna karşı çok dikkatli olunması gerekir. AKP ileride düşüşe geçecektir işte o zaman ABD, AKP’deki Kürtleri ve diğer Kürtleri tamamen kendi yanına çekecektir. AKP’nin çizgisi zayıf liberal sisteme dayanmasına rağmen küresel sermaye tarafından şimdilik destek görüyor. Devlet de aslında herkesle anlaşıp, tarikatıyla, cemaatiyle anlaşıp AKP ye destek olunmasını sağladı. Ordusuyla, korucusuyla oyların topluca AKP’ye gitmesini sağladı. Bir kısmını da zorla AKP ye yönlendirdi. CHP lideri Baykal’da aslında AKP’nin kazanmasını istiyordu.
AKP’nin gelişi ile bazı şeyler değişti. AKP döneminde, 2003’de PKK’de bildiğimiz şeyler yaşandı. AKP, orduyla PKK’yi yok etmeye, sosyal ve ekonomik programlarla halkı esir almaya çalışacaktır. Halkı önce açlık ve haklardan yoksunlukla terbiye edecek sonra da onları kazanmaya çalışacaklar.
Benim bütün bu olup-bitenlerden anladığım şu: AKP hükümeti ordu ile Kürtleri çatıştırıyor. Her iki tarafı da yıpratmak istiyor. Ordu da güç kazanmak için bunu istiyor. Böylece AKP de bu çatışmadan istifade ederek devlet içinde muazzam ölçüde örgütleniyor, kadrolarını yerleştiriyor. Devletin her birimini ele geçirmeye çalışıyor.
Batı da, AKP’ye destek veriyor. Aslında bu politikalar Londra merkezlidir İngiltere’nin planına göre Türkiye, İran ve Suriye’ye “Irak Kürdistan’ında bir Kürt Devleti kurulacak, sizler buna destek vermelisiniz, ama sizin Kürtleriniz de size. Onlara ne yaparsanız biz karışmayız, istediğiniz gibi vurabilirsiniz” denilmiş. Bu plana göre Kürtlerin özgürlüklerinin, acı çekmelerinin hiçbir önemi yok. Bu plana Kürtlerin bir kısmını da dâhil etmişler. ABD de bu planı destekliyor. Ama bu bir İngiliz planı, tutar mı? Tutmaz, tutmayabilir. Çünkü Kürtler artık özgürlük istiyor, özgürlük isteyen bir halk oluşmuş.
Bu planı PKK bozdu. PKK onların planlarını altüst etti, bunun için bu kadar panikliyorlar, üzerine hep birlikte gidiyorlar. Bu işin 1999 yılında bittiğini sanıyorlardı.
Erdoğan Bush”un bir tek sözcüğünün arkasına sığınıyor. Bush PKK’ye düşman dese ne olacak? Basın röportajında dinledim. Erdoğan sağda solda bunu söylüyor ama düşman dese ne olacak, bu çözüm değildir. Ne yapacaklar? PKK’nin düşman olması Türk Devletinin yararına değildir. Çatışmaları derinleştirmeye çalışıyorlar ama AKP hükümetinin şunu bilmesi lazım ki, bu çatışma bütün devletlerin işine gelir, bir tek Türk devletinin, Türk ulusunun çıkarına değildir. Özal döneminde bazı adımlar atılmak istendi, ben inanmıyordum, bu adam deli midir nedir diye düşünüyordum. Çok ciddiye almadım, güvenemiyordum. Bu adam ya çok cesur ya bizimle oyun oynuyor diye düşünüyordum, var gücünüzle savaşın diyordum ama sonraki gelişmeler gösterdi ki, keşke Özal’ı daha fazla ciddiye alsaydım, o dönem bazı şeylere yön verebilseydim.
Şimdi Abdullah Gül ve Erdoğan için ikinci Özal diyorlar. Bunlarda ne Özal’ın kişiliği ne de beyni vardır. Yanılmış olmayı istiyorum ama bunlardan ikinci Özal çıkmaz. Bunlar Nakşilik ile biz Kürtlerin bir kısmını içimize aldık, diğerlerini de millet-ümmet anlayışıyla içimize alacağız. Kürt sorununu da bu şekilde çözmüş olacağız. Bu, AKP’nin planıdır. İşte Malezya örneği dedikleri ılımlı İslam budur. Kürt işbirlikçilerine dayanıyorlar. Özellikle bu işbirlikçi kesimi ekonomik anlamda palazlandıracaklar. Bu da yoksul kesimle aralarında bir uçurum ve çatışma doğuracaktır. Kürtlerin bunu kabul edeceğini düşünmüyorum. Kürtler buna karşı bloke olacaktır. Kürt işbirlikçilerinin de karşısına dikilecektir. Ilımlı İslam Mustafa Kemal’in cumhuriyetine aykırıdır. ABD de bunları destekliyor, ılımlı İslam modelinden yana. Talabani ve Barzani bunun dışında değil. Bu politikalarda da İngiliz parmağı var. AKP Hükümetini uyarıyorum; ordu ile PKK’yi çatıştırıyor. Ordu da güç kazanmak için bu çatışmayı istiyor ama bu tehlikeli bir süreçtir, çözümsüzlüğü derinleştirir.
Bu operasyonlar tuzaktır, Türkiye bunu görmüyor mu? ABD’nin ve AB’nin yaklaşımı çözüm değildir. Çözüm ABD’de değil, bizdedir. Biz ancak kendi çözümlerimizi tartışarak bir yere varabiliriz. Türkiye’de bir devlet kuruldu fakat Türk halkının devlete yatkınlığı var, Kürt halkının ise geçmişten beri bir devlet olmaktan çok özgürlüğe ve demokrasiye yatkınlığından söz edebiliriz. Kürtlerin demokratikleşme duruşları devleti demokratikleştirebilirse Türkiye Cumhuriyeti bizim Demokratik Cumhuriyet çizgimize gelmiş olacak, bu Demokratik Cumhuriyetin kuruluşudur. Bu, bir devlet bir demokrasi demek! Eğer buna gelinmezse ya da aksi durumda Kürtler kendi demokrasilerini Diyarbakır merkezli hayata geçirirler. Demokratik Özerk Özgür Kürdistan! Burada bir devletten söz etmiyorum. Bir devlet iki demokrasi; diğerinin merkezi İstanbul mu olur, İzmir mi olur bilmiyorum ama biri Diyarbakır merkezli iki demokrasi tek devlet.
Demokratik Özerk Kürdistan, Demokratik Toplum Kongresi vesilesiyle de söylemiştim, orda vardı. Bu hem Kürt toplumunun iç geriliklerine, bu feodal şeylere, geriliklere karşı iç demokratikleşmeyi sağlar hem de Kürtlerin dışarıya karşı duruşunu ifade eder demiştim. Bu örgütlenmede devlet karşıtlığı yoktur, devlet kurmayı da hedeflemiyor. Bir çeşit, mevcut sınırlar ve devlet yapıları içinde Kürtlerin özgürlüğünü temsil eder. Sonuçta özerklik kavramı da özgürlükle ilgili. Demokratik özerkliğin devletle, sınırlarla bir problemi olmaz. Bir çeşit yerelin kendini devlet içinde ifade etmesi anlamına gelir. Demokratik özerklikte Kürtler, bir nevi kendi özgürlüklerini sağlarlar. Eğitim, dil, diğer kültürel gelişimlerine ilişkin okullarını açarlar, halkın ekonomik sorunları var, gerekiyorsa bankalarını kurarlar, kooperatiflerini kurarlar. Dilin eğitimi ve diğer konularda enstitülerini oluştururlar. Bu devletin olmaması ya da devletin reddi anlamına gelmez. Devletin kurumları yanında Kürtlerin bir nevi kendi taleplerini karşıladığı bir yapı gibi düşünülebilir. Bazı haklar topluluğu ilgilendirir, tek başına bir şey ifade etmez. Birey haklarını yadsımıyorum, daha önce özgür yurttaş kimliği demiştim. Ama yurttaşlar bir toplumun bileşenidirler. Bunları birbirinden ayrı düşünemezsiniz, etle tırnak gibiler. Özgür yurttaş kimliği de böyledir. Özgür yurttaş toplumun parçasıdır, bileşenidir, toplumu oluşturur.
Kürtlerin de kendi güçü olur. Köylerde kasabalar da bir çeşit halk milisi asla koruculukla karıştırılmasın onlar para için kendi kişisel çıkarları için silah alıyorlar. Peşmerge gibi biraz ama onlar daha çok ordu düzeninde ben bunu kast etmiyorum. Ben halka bağlı onun çıkarlarını esas alan halk içindeki husumetleri çözen bir güçten bahsediyorum bir çeşit yarı jandarma gibi olur bunun devlet te tanır ona göre kanunlarda düzenlenir. Şehirlerde yine asayiş, trafik gibi bir çeşit yerelin, belediye polisi gibi olabilir. Bunun örnekleri dünyada var aslında, ABD İngiliz egemenliğinden kurtuluş sırasında buna benzer halk milisleri vardı aslında bazı yerlerde hala var. Bunu bu biçimde çözersen silah sorunu da kendiliğinden çözülür öyle başka yerde çözüm aramaya gerek yok.
Devletin çözüm olmadığını düşünüyorum. İşte İsrail-Filistin’in durumu ortada. İki ayrı devlet kurmaya çalışıyorlar. Kıbrıs meselesinde de tek vatanda iki devlet formülünün çözüm olmadığını görüyorsunuz. Bir devlet bir demokrasi ya da iki demokrasi bir devlet ama tercihimiz bir devlet bir demokrasi.
Ben bütün bunları daha önce 125 sayfalık savunmamda detaylı olarak açmıştım. 4 sayfalık savunmamda da özce belirttim. Yaşanabilecek olumsuz gelişmelerin tespitinde bulundum. Bu dönem büyük tehlikeler kadar büyük fırsatların da yaratılabileceği bir dönemdir. Her ne kadar büyük riskler söz konusuysa da eğer doğru mücadele edilirse halklar lehine büyük kazanımların da imkân dâhilinde olduğuna inanıyorum.
ABD’nin bu operasyonlara destek vermesini doğru değerlendirmek gerekiyor. ABD bununla Türkiye’yi Ortadoğu’da kördüğüm haline getiriyor, etkisiz hale getiriyor. Bu operasyonlarla PKK’yi bitiremeyeceklerini biliyorlar. PKK’yi etkisizleştirmek istiyorlar. Herkes PKK’yi zayıf düşürüp kullanmak istiyor, PKK’yi teslim almak istiyor. Daha önce denediler. Ama sonuçsuz kaldığı da görüldü. Bugün ise benim tasfiye edildiğim ve zayıflatılmış bir PKK’nin Ortadoğu’da herkes kendisine bağlanmasını ister. PKK muazzam bir güçtür.
Talabani her ne kadar kamuoyu önünde böyle olmadığını söylese de, zayıflatılmış ve kendisine teslim edilmiş bir PKK onun hayal edemeyeceği bir servettir. Bunu KDP de ister.
YNK’nin arkasında ta en başından beri İngiltere vardı. ABD, İngiltere’nin politikalarını güdüyor. KDP ise bölgede İsrail desteklidir. İsrail desteklediği müddetçe KDP var olacaktır. PKK ise bağımsız duruyor. Barzani ve Talabani’yi yine yurtseverlik ve kardeşlik cephesine davet ediyorum.
Kerkük için daha önce de belirtmiştim. Türkmenlere ve Asurîlere bir yer verilmelidir. Bir çeşit özerklik Kerkük’ün yapısına uygundur ancak Kerkük Kürt Federasyonu içinde olmalıdır.
PKK’nin tasfiyesiyle bölgede doğacak boşluğu Kürt Haması ile doldurmak isteyecekler, bunu AKP eliyle yapacaklar. Kürt Hizbullahının neler yaşattığı ortada. İran o dönem Hizbullahı da desteklemişti, Kürt Hamasını da destekleyecektir. Hatta şimdiden bunun hazırlıkları söz konusudur. Bu çözümsüzlük demektir ama bizim siyasetimiz çözümü sağlayacak en makul siyasettir. Bunu iyi görmek lazım. PKK’nin tasfiyesinde ısrar ederlerse PKK alternatifsiz değildir! İran partiyi ABD ve Türkiye karşıtı bir durumda görmek ister.
Bu durum ABD’nin de bölgedeki çıkarlarını zedeler. PKK, tasfiye yönelimindeki ısrar karşısında alternatifsiz değildir. Bu durum karşısında Kürt-Şia ittifakı gelişebilir. Zaten İran’da bir Kürdistan eyaleti var. Sınırlı da olsa bir özerkliği var. Bu eyaleti biraz daha genişletebilirler, özerkliğini biraz daha genişletirler, PJAK’ı muhatap alırlar, oradaki halkla birlikte al sana 100 bin kişilik ordu! PJAK ile birlikte PKK, Suriye ve Irak’taki güçler, al sana devasa bir güç! Farsların siyaseti derindir, İran zaten görüşüyor. Rusya ve hatta Çin bunu ister.
Bizim duruşumuz Türkiye halkının da en yararına olan duruştur. Şimdi bir dizi çözümsüzlük yaratıyorlar ve bundan beni sorumlu tutmak istiyorlar. Ben en dürüst olduğumu düşünüyorum. Benim Türk halkına düşmanlığım olamaz. Ordu dâhil herkes “Biz Kemalistiz” diyor ama gerçek Kemalistleri de susturdular. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok gibi. Gerçek Kemalistleri susturdular. AKP siyasal İslamı temsil ettiğini iddia ediyor. AKP aslında İslami değerler diyor ama özünde Türk-İslam sentezci bir partidir. İslam’daki ümmet anlayışını doğru anlamak lazım. İslam’daki ümmetçiliğin pozitif tarafını iyi değerlendirmek gerekiyor, anlamlıdır. Ümmetçiliğin özünde bir kardeşlik bakışı vardır. Aslında bir çeşit İslam konfederalizminden de bahsetmek mümkündür. Ancak AKP’nin böyle bir ümmet anlayışına sahip olmadığını biliyorum. CHP kültür milliyetçiliği yapıyor. MHP’nin milliyetçiliği ise ABD milliyetçiliğidir. ABD eliyle getirildi, şimdi ABD MHP’den elini çekti.
Bu çözümsüzlük ve tıkanıklık ciddi bir sorundur. Ben bütün Türkiye demokratlarını, aydınlarını sağ, sol ayrımı yapmadan buna karşı somut bir duruş geliştirmeye çağırıyorum. Bu önümüzdeki iki ay doğru değerlendirilmelidir. Yoksa baharda gelişebilecek süreçten ben sorumlu değilim ve olası gelişmelerden herkes sorumlu olacaktır. Kürt sorununun çözümünde burada beni muhatap almak ya da PKK’yi doğrudan muhatap almak konusunda arabuluculuk konusunda bir sorun yaşanıyor. Ben somut bir öneri sunuyorum: Bu tıkanıklığın aşılması için bu iki ayın doğru değerlendirilmesi gerekiyor. Hemen bir akil adamlar komisyonu kurulmalıdır! Bu akil adamların kimlerden oluşacağı çok önemli. Ben sadece biz seçelim, bizim seçtiğimiz insanlardan oluşsun demiyorum. Devletin de seçeceği kişilerden oluşan bir komisyon olur. Örneğin İlter Türkmen olabilir. Bunu örnek olması için söylüyorum. Neden İlter Türkmen’i örnek olarak veriyorum? Çünkü İlter Türkmen bu devlete hizmet etmiş biridir, devleti de, bizi de iyi tanıyor. Demokratik ilkeler çerçevesinde taraflar arasında görüşmeler yapabilirler. Onların belirleyeceği esaslar çerçevesinde silahları bırakılabilir. Bu komisyonun belirleyeceği esaslar çerçevesinde gerekli adımlar atılır. Bu yeni bir şey değil, aslında dünyada kullanılan bir yöntem. İrlanda’da, Kosova’da, Güney Afrika’da akil adamlar komisyonuyla sorunun çözümüne gittiler. Bunlar gelip burada benimle de görüşürler. Bunun bir çözüm önerisi olarak bunun bilinmesini istiyorum. Eğer bu iki ay içerisinde bu komisyon kurulup bazı adımlar atılabilirse, Türk aydınlarına, demokratlarına şu çağrıyı yapıyorum ki, baharda halklarımıza dev bir demokratikleşme, kardeşlik, özgürlük adımı hediye edebiliriz. Ben geçmişten beri söylerim Türk halkının büyüklüğüne inanırım.
Böylesi bir gelişme Ortadoğu’da da demokratikleşme yönünde dev bir adımdır. Ben Ortadoğu’nun sorunlarının çözümünde demokratik konfederasyonu öneriyorum. Ortadoğu Demokratik Konfederasyonu bir hayal değildir. Ortadoğu’nun mevcut sorunlarını çözecek bir sistemdir. Birleşmiş Milletler bu haliyle tıkanmış durumda. Bunun yerine Demokratik Uluslar Konfederasyonu’nu öneriyorum.
Sorun DTP’nin kapatılıp-kapatılmaması değil. Sorun Kürtlerin legal zeminde siyaset yapabilmesi. Devlet eğer Türkiye’de Kürtlerin siyaset yapmasının önünü kapatırsa siyasetin merkezi dağ olur. Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi çalışamazsa Kürtlerin inisiyatifi PKK’ye geçecektir, PKK inisiyatif kullanır. DTP’li vekillere de söylemek istiyorum, acemice davranıyorlar. Şunu açıkça ortaya koymalıydılar; “Biz halk nezdinde PKK’yi terörist ilan edemeyiz, buna gücümüz yok. Bu bizim legal siyaset zeminimizi ortadan kaldırır. Ama biz PKK’nin sözcüsü de değiliz, bunun anlamı yok.” Eğer DTP mecliste yasaklanırsa, bu Kürtlere yarı-illegal, illegal mücadele edin demektir. Ama her şeye rağmen DTP kapatılırsa daha önce belirttiğim çatı örgütüne benzer bir çalışmaya girilebilir.
Genelkurmay bile katılımları engelleyemediklerini söylüyor. Önümüz Kış. Bahara kadar PKK’nin sayısı muhtemelen on bine ulaşır. Baharla birlikte ortaya çıkarlar. PKK günde bin kişi öldürse, onlar da günde bin Kürdü öldürse, yirmi otuz köyümüzü yaksa ne olur? Yine sorun çözülmez. PKK’yi bitiremezler bu şekilde, PKK gittikçe derinleşir, açılımları var, İran var, Suriye var, Irak var. Halkımızın desteği var. Bu destek artar. Kürtler şiddet yönünde potansiyelinin yüzde beşini bile kullanmadı. Yüzde doksanbeşi duruyor, bu çok tehlikelidir. Çatışmalar çözümsüzlük getiriyor. Burada özellikle Hükümeti uyarıyorum; Özal dönemindeki çözümsüzlük bugüne kadar bize onbeş yılı kaybettirdi. Bu çatışmalar da bize onbeş yıl daha kaybettirmesin. On beş yıl sonra yine gelinecek nokta budur. Çatışmalar Türkiye dışında herkese kazandırır ama Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmaz.
30. kuruluş yıldönümü nedeni ile; hangi PKK neye karşısın bunu doğru koymak lazım, PKK liler içinde söylüyorum ben PKK liyim diyorsan PKK ne bunu koyacaksın başka türlü olmaz. Eğer karşıysan bile neye karşı olduğunu bileceksin. Bu ABD için de Sayın Erdoğan için de geçerlidir, böyle siyaset yapacaksan bilerek yapacaksın. Sorunu çözeceksen oturup konuşacaksın. Ben çözüm önerimin sorunu tamamen çözeceğine inanıyorum buna herkesi ikna da ederim. Çünkü sorunu doğru koymak lazım. Eğer devletin bütünlüğünü, üniter yapıyı tehdit eden bir şey görüyorsan bunu söylersin, dersin ki burası devleti zorlar, burası üniter yapıya uymaz buna göre yeniden tartışılır hassasiyetler gözetilir.
ABD, Erdoğan PKK karşıyız diyorlar ama hangi PKK’ye karşılar, PKK nedir aslında tek bir PKK yok öyle onların sandığı gibi de değil. Bir sürü oluşum süreç var PKK liler bile ben PKK liyim diyor ama hangi PKK lisin bunu bileceksin öyle söyleyeceksin. Ben 2000 lerde yaşanan tıkanma nedeni ile PKK tasfiyesi sürecini önermiştim. Neydi 2000 lerdeki tıkanma aslında daha önceki savunmalarımda var, PKK reel sosyalizmin etkin olduğu bir dönemde kuruldu, reel sosyalizmden etkilenmişti sonrasında reel sosyalizmin çöküşü süreci biliniyor.
ABD ve Türkiye ben PKK ye karşıyım diyor, PKK 2003 lerden önceki PKK ulus-devletci bir PKK idi şimdi KDP nin savunduğu bir düşünce, sen ulus-devletçi kürde karşı mısın, KDP ye karşımı sın değilsin. 2003 lerde bilinen sorunlar yaşandı işte birileri KDP ye YNK ye gitti ben o zaman da şimdi de tam olarak kim nerede ne düşünüyor bilmiyordum, bilmemde mümkün değildi ama ulus-devlete karşılık demokratik özerlik kavramını geliştirdim. Bunlar PKK karşı olduklarını söylüyorlar ABD de Erdoğan da Barzani yi destekliyorlar ulus-devleti onlar temsil ediyor. Güneyde ki oluşumu destekliyorlar ama orda ki de bir ulus devlet, yarın çatışacaklar ulus-devletler çatışır, çünkü devlet mantığında bu var, bu toprak senin ya da benim diyerek çatışacaklar. Biz ise bu toprak benim demiyoruz kim yaşıyorsa o toprakta özgün örgütlenmesini, özerkliğini sağlasın diyoruz. Bunlar 70 lerin PKK sine karşılar ama o PKK artık yok, şimdi bunu KDP savunuyor ona da karşı falan değiller. O zaman sen neye karşısın, PKK karşıyız diyerek Cumhuriyetin içini boşalttılar.
Ulus devletin çözüm olmadığını gördüm, işte Kürt-Türk ilişkileri de öyle her zaman aynı değil. 1920 lerin cumhuriyeti ile 70 ler PKK nin kuruluş yılları aynı değil. 1990 larda yaşanan reel sosyalizmin çöküşünün etkileri sonra ulus-devlet çözümlemesi PKK de bir sıkıntı yarattı. İşte o dönem bir ara örgütlenme olarak KADEK öngördük o dönemde biliyorsunuz işte örgüt içinde bilinen tasfiyecilik yaşandı.
Aslında bizim yarattığımız gelişmeler, 1990 larda ki PKK nin mirasını KDP ve YNK yiyor. Biz doksanlarda mücadeleyi geliştirince devlet bize karşı Barzani ve Talabani yi güçlendirdi, kırmızı pasaport verdiler, bize karşı Güney’de bir Kürt devletçiği yarattılar. Barzani de Talabani de kurt politikacılar bu gelişmeleri hemen gördüler ve kendi çıkarlarına kullandılar. PKK mirasını yediler ama bu bizim suçumuz değil, konuşan emekli paşalarda söylüyor, Güneydeki oluşumu biz yarattık ama yanlış yaptık diyorlar. Kürtlerin inkarı yanlıştı bunu anladılar ama çok geç oldu.
Bu dönem büyük tehlikeler kadar büyük fırsatların da yaratılabileceği bir dönemdir. Her ne kadar büyük riskler söz konusuysa da eğer doğru mücadele edilirse halklar lehine büyük kazanımların da imkân dâhilinde olduğuna inanıyorum.
Bu süreçte herkes çok çalışmalıdır. Aydınlar üzerine düşeni yapmalı. Türkiye tarihsel bir sürece girmiştir, herkes olaya, bu sürece ciddi yaklaşmalı, ciddi siyaset yapmalıdır, yoksa mecliste yaşanan palyaço siyaseti gibi değil. Devlet de üzerine düşeni yaparsa o zaman demokratik ulus temelinde çözüm gelişir, aşiretçilik de, ırkçılık da, dincilik de geri kalır. Biz İslam dinine, kültürüne karşı değiliz. İslami milliyetçiliğe, İslam adına yapılan politikalara, yanlış politikalara karşıyız. Biz İslam kültürünü benimseyen herkese karşı saygılıyız. İslam kültürünü benimseyen herkes, hatta ümmet anlayışını savunan dürüst müminlerle de konuşulup bunların içimize dahil edilmesi için çalışılır. Biz sadece siyasal dinciliğe karşıyız. Siyasal İslam’a hayır, kültürel İslam’a evet!
Çok umutsuz ve karamsar bir tablo var biliyorum ama ben gene de umutluyum, özgürlük temelinde iyi gelişmeler olacağını düşünüyorum, umudumu kaybetmiş değilim. Bu temelde herkesin yeni yılını kutluyorum.



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-30-2009, 18:47   #27 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart PKK Felsefesi (1)

PKK Felsefesi (1)



Alıntı:
Tabii büyük konuşmak, büyük dinleyici ve öğrenci olmaya bağlıdır. Öğrencilerin dinleme ve anlama gücü zayıf oldukça, bizim de konuşmamız ya fazla anlam ifade etmez, ya da değerinden çok şey kaybeder. Aramızda bir de bu sorun var. Partinin yürüttüğü eylem çok büyük, fakat bunu anlayanlar çok küçük veya anlamak ve savaşmak durumunda olanlar ise adeta cücedir. Tabii burada suç kişinin değildir. Bu, temelini ulusal ve toplumsal gerçeklikte bulur. Özellikle yine aile gerçekliğinden bulur. Bu sizi öyle iddiasız ve anlamsız kılmıştır ki, bizim bütün yüklenmelerimiz fazla sonuç vermiyor. Mesele iyi niyetli olup olmamak değildir; mesele savaşa cesaret etmek ve her şeyini sunmak da değildir. Mesele büyük yaratmak, büyük kavramak ve sürekli var olanı beğenmeden daha fazlasını düşünmek, istemek ve gerçekleştirmektir. Bizde kesin devrim böyle olursa başarıya gider. Yoksa sizin var olanla yetinme anlayışınız, bütün içtenliğinize ve fedakârlığınıza rağmen, kötü bir başarısızlıkla sonuçlanması kaçınılmazdır. Kendini yaratan eylem adamı olmayışınız büyük talihsizliğiniz ve zavallılığınızdır. İnsan size baktıkça üzülüyor. Sizdeki iddia zayıflığı ve çaresizlik adeta bağırıyor; “Ben bu kadarım, benden fazla umutlu olmayın” diyor. Bütün bunlarda da çok iyi niyetli olmanız işi daha da trajik kılıyor, acınası hale getiriyor. Örneğin siz benimle heyecan duyabilirsiniz; düşünce, umut ve ruhunuzda hayat bulma gerçekleşebilir. Ama binlerceniz karşımda olduğu halde, ben büyük heyecan duyamıyorum. Çünkü buna yol açacak bir iddianız, hırsınız ve eyleminiz yoktur. Bu da tabii benim trajedimdir. Zorlanmam büyük, acılı yaşamım diyelim, kendi kendimle yetinmek zorundayım. Kendimi çare sahibi kılmak, kendimi idare etmek zorundayım. Yalnız düşmanla değil, kendimle de savaşı başarıyla vermek durumundayım. Siz savaşı ne sanıyorsunuz? Gerçekten savaşın yanından bile geçemiyorsunuz ve bu da büyük bir üzüntü kaynağıdır. Durumunuzu benim on yaşımdaki halimle kıyaslıyorum; sizi daha da hareketsiz, arayışsız, heyecansız, arzusuz görüyorum. Tabii bunun sırrını çözmeliyiz. Bu bir kader değildir. Sizi bu hale getiren her şeyden hesap da sormalıyız. Gerçeğinize bakmaktan çok korktuğunuzu görüyorum. O kadar içeriksiz, o kadar silik, bitik ve verimsiz bir konumdasınız ki, kendinize bakmaya güç getiremiyorsunuz. Bunun üzeri yalanlarla örtülmüştür. Dikkat ederseniz toplumsal felsefeniz -umarım felsefe dersini gerçekçi işlersiniz- şudur: Kendini olduğundan farklı göstermek, hatta gerçeklikle çok ters bir söylem içinde yaşamak, evet, en temel felsefi özelliktir. Bizde felsefe eşittir, kendini farklı göstermeyi becer oluyor. Bu talihsiz ve çok tehlikeli bir felsefedir. Aslında buna felsefesizlik de denir; güçlü bir yaşam yaklaşımı olmayan, dünyaya bakış açısından yoksun olmak da denilebilir. Sizleri etkilemek isterken her zaman kendimi sorgularım. “Ben bu dünyada niçin varım? Ben neye dayanarak var olmalıyım? Benim varlık nedenlerim nedir? Beni var olmaya, kendimi kabul etmeye iten etkenler nedir? Ve ayrıca beni çok gereksiz kılan etkenler nelerdir? Bunları düşünmeden yaşamam mümkün değildir. Ama kendinizi düşünün; varlık nedenlerinin çoktan bir inkârı içindesiniz. Sorgulamadan kaçındığınız gibi, yalanla, kandırmayla, gafletle örtbas etmeyi de bir yaşam felsefesi olarak ele alıyorsunuz. Siz temelde belki de sağlam bir felsefe anlayışından yoksun olduğunuz için kaybettiniz. Size dayatılan felsefe anlayışı fazlasıyla ataerkildir ki, bizde bu tamamen toplumsal düşüşün kaynağıdır. Yine yabancı hâkimiyetlerin her türlü köleleştirici etkisi altındaki boyun eğmeci kişiliktir. Bu da silikleşmenin, yaratıcılıktan tamamen kopmanın bir anlayış temelidir. İstediğiniz kadar çalışın, bir köleden daha beter durumda kalmanız kesinlikle kaçınılmazdır. Siz özgürlüğe temel bakış açınızı temelden kaybetmişsiniz. Adeta felsefesiz büyütülmüşsünüz veya felsefeniz düşmanın felsefesidir. Açıkça söylemeliyim ki, benim en büyük eylemim, daha kendimi tanır tanımaz, bu insan özüne en tehlikeli yaklaşıma karşı gösterdiğim tepkidir. Ve hatırımdadır: Çocuklarla ilişkilerimde, aile ile ve giderek köy toplumuyla çelişkiyi hemen yakaladım. Ben bunlar gibi olmamalıyım ve farkımı ortaya koymalıyım diye başladım. Herkes ailesinin, anasının, babasının yiğit evladı olmaya çalışırken, ben ona büyük tepkinin gerekli olduğuna inandım. Herkes iyi geçinmeye, ataerkil, çok düzenvari olmaya özenirken, ben büyük sorgulamaya giriştim. Biz bu temelde kendimizi var etmeye çalışırken, siz ise tersinden, düzen ne istiyorsa, ataerkil toplum ne istediyse ona kendinizi yatırdınız. Sonuç, işte bugün sizlerle savaştığımız kişilik, partileşmeye gelmeyen, ordulaşmaya gelmeyen, zafere gelmeyen, yaşama gelmeyen, güzelliğe gelmeyen büyük çekişme, çelişki ve bunun kördüğüm haline gelmesi oluyor. Çok büyük kusurlarınız olmasaydı, zaten savaş ve toplumsal gerçekliğinizde bu büyük zayıflıklar yaşanmazdı. Sağlam kişilikleriniz olsaydı, bu kadar acınacak bir halde kalır mıydınız? Parti işleri, mücadele işleri bu kadar hatalarla dolu geçer miydi? Ve en tuhafı da kendinizi kabul ediyorsunuz. Ben bütün bu büyük savaşıma rağmen halen kendimi beğenmediğim gibi, nasıl başarılı kılacağıma dair de derin bir arayış içindeyim. Ama siz burnunuzdan kıl bile aldırmıyorsunuz. Ne olacak? Bu beğeni düzeyi ile olsa olsa, hani o eski İslamiyet karşısındaki, en büyük devrim karşısındaki puta tapıcılıktan, iyi birer küçük put tapıcılarından öteye gidemezsininiz. Size göre savaş meydanına giriş yapmışsınız, ama bana göre daha er meydanına çıkma cesaretini bile, hatta onun inancını, onun ilk sözcüklerini bile ağza getirememişsiniz. Düşündükçe bu insanlara nasıl yol çizmek ve yürütmek gerekir diye üzülüyorum. Çünkü yaşamı ayakta kaybediyorlar. Bu konuda bazı çirkinlikleriyle, zavallılıklarıyla, başarısızlıklarıyla kaybediyorlar. Dıştan bir dürtmeyle, zorlama ve teşvikle güçlü kişilik ortaya çıkmaz. Düşüncesinde büyük uğraşı olmayan, ruhunda büyük sıkıntılar ve öfkeleri olmayan, gözünü büyük hedeflere dikmeyen, dıştan hiçbir itmeyle, menfaatle gelişme yoluna koyulamaz. Ve unutmayın ki, sizinle her an tüm ilerleme etkenlerimiz böyle basit, dıştan itmeyle veya teşviklerle oluyor. Kesinlikle bu temelde klasik bir ücretliden öteye bir emekçi de olsanız, patron da olsanız, kişiliğinizde ondan ötesi gelişmez. Felsefeyi tartışıyorsanız, keşke tartışmayı bilseniz diyorum. Siz anlayışta kendinizi zincirlemişsiniz. Bütün ömür boyu, yüzyıl da sürse, iki katını ilave edelim, bu felsefe kördüğümüyle, bu yaşam anlayışınızla kesinlikle fazla umutlu olamıyorum. Sizi ne kadar etkilemeye çalışıyorum. Sonuç, bu felsefe kördüğümü nedeniyle en değerli çalışmaları bile anlamsızlaştırmaktan öteye gidilemiyor. Tabii bunun önemli bir özelliği de çok bencil olmasıdır. Bu keyfiyetçilik, bencillik, yine kendine sevdalılık olayı altında yatan felsefe en azı isteme, en güçsüzü isteme, en kuvvetten düşmüşü, tabii sonuçta en başarısızı peşinen kabullenmektir. En değme kişiniz, örneğin bir parti yetkisi kaptı mı, işte bu söylediğim bakış açısı nedeniyle kısa sürede düşürmekten öteye gidemiyor. PKK yetkisinde, PKK gerçeğinde aslında felsefi bir temel var. Ne kadar inkâr edilse ve gereklerine ulaşmasanız da, oldukça büyük bir çabayla egemen kılmaya çalıştığımız bir felsefi bakış açısı ve ona göre şekillendirme var. Ama buna, işte onun yetkisine, onun sorumluluğuna kendilerini dahil edenler, temelde felsefi uyumları olmadığı için, söylediğim anlamda -daha doğrusu bencillik de diyebiliriz- içeriği olmayan bir bencillikte kendini dayattığı için, kısa sürede parti aşınması ortaya çıkıyor. Parti öncülüğünün yitirilmesi yaşanıyor. Hâlbuki PKK’ de temel bir anlayış felsefesi var. Onunla bu kadar bencil kendini dayatırsan, daha düşmanın tek bir ilerlemesi olmadan kaybedersin. Bu felsefeyle ancak kaleyi içten düşman adına fethetme gerçekleşebilir. Sonu derinden anlayabilirsiniz: artık bu kişilik felsefesi ile toplumumuza egemen olan en iyi objektif ajanlık yapılabilir. Dikkat edelim, bizim toplumumuz düşmanın günlük kuşatmaları altında kaybetmiyor. Onun ruhuna, onun beynine ekilen bu sözde yaşam anlayışı yenilgisinin de, kaybetmesinin de en temel nedendir. Bizim toplumumuz sadece fethedilmiş değildir; lime lime edilmiş, çok az dayanak noktaları kalmıştır. Acaba gerçekten parti felsefemizi anlayacak gücünüz var mı? Bu çok önemlidir, bu çok büyük bir sorundur. Felsefeye yaklaşım deyip geçmeyin, önce savaşı burada vermelisiniz. Ben halen hatırlıyorum, ciddi bir felsefe eğitimim yoktu. Bölük pörçük bazı felsefi bilgilerle uğraşıyordum, öyle fazla yine dini bilgilerim de yoktu. Ama bazı etkilenmeleri yaşıyordum. Bir ara oldu ki, artık kendimi zor ayakta tutabildim. Büyük bir güvensizlik, kuşkuculuk öyle içimi kemirdi ki, kimsenin beni ayakta tutacak hali de yoktu. Kime güveneyim, ne dayanarak yaşayayım diye bittim, adeta gittim. Benim felsefeyi arayış yıllarım son derece sancılıydı. Dediğim gibi hem anlama gücüm zayıftı, hem de ne kadar incelemeye çalışsam da kültür seviyem elvermiyordu ve o zaman sosyalizme sınırlı bir ilgi duyduğumda tabii ki arayış yetmiyordu. Sadece felsefeyi anlamak için felsefeyi okumak yetmez. Bunun çok yönlü pratik bir yaşamla ilgisi vardır. Pratik yaşamın kendisi zaten seni felsefeye götürebilir. Ya olumlu ya olumsuz, ya özgürlük ya kölelik felsefesine götürür. Öyle sanıyorum ki, sizin bir felsefi savaşınız olmamıştır. Daha doğrusu, mevcut egemen düzenin hiç farkına varmaksızın ne verilmişse onu benimseme gibi, belki de eski dönem köleliklerden daha tehlikeli bir bakış açısı altında şekillenmişsiniz. Dolayısıyla bir özgürlük felsefesine ihtiyaç duymuyorsunuz. Bu size tamamen başından kaybettiren bir anlayıştır. Şimdi neden büyük düşünce tartışması olmuyor? Halen içinizde ne siyasi, ne askeri, ne felsefi temeli olmadığı için, temel dünyaya bakış açılarınızda kendini tatmin eden bakış açısı oturmadığı için politikayı ve askeri bilimi hiç anlayamazsınız, anlamanız da son derece kuru bilgilerden öteye gidemez. Benim mevcut askeri ve siyasi gelişmelere bile önderlik etmem felsefi gerçekliğimle yakından bağlıdır. Temel felsefi anlayışım olmadan, ben bu kadar ağır askeri ve siyasi sorunların çözümünü üstlenemem, bu savaşı yürütemem. Ama sizde ise tam tersi, düşünce adına, felsefe adına aşınma da demeyeyim, bu anlayış var olmayan bir durumdur. Hatta parti bir takım düşünceleri dayatsa, ondan da kaçınmayı ve böylelikle eylem adamı olmayı seçiyorsunuz. Kişi ne kadar düşünceden kopuksa, o kadar işte pratikçi olur yaklaşımı içindesiniz ve birçok tehlikeli yaklaşım içinde kendinizi kabul etmeniz söz konusudur. Dikkat edilirse her büyük devrimde çok büyük düşünce çatışmaları vardır, din çatışmaları vardır, mezhep çatışmaları vardır. Bunlar anlayış çatışmalarıdır. Anlayışı temelinde güçlü savaşım veremeyen, daha sonraki süreçte de güçlü olmaz ve başarılı da olamaz. Aslında felsefe dersi ile kesinlikle şunu kanıtlamaya çalışacağız: Bugün askeri, siyasi soruna güçlü yaklaşmayışınız, büyük tartışmayışınız, dolayısıyla toplantıları bile gerekleştiremeyişiniz, felsefi temelden yoksunluğunuzla bağlantılıdır. Bu halinizle atacağınız her pratik adım tıkanmaktan ve körelmekten öteye sonuç vermez. Dolayısıyla çözüm yolu, bu kölelik felsefesini söküp atmak kadar, doğru temel dünyaya bakış açısına da ulaşmaktan geçiyor. Bunu kaba, işte felsefenin şu temel ilkeleri biçiminde söylemiyorum. Felsefe, özellikle klasiktir, Politzer’in kitabında anlatılmıştır, okudum, ama bazı bilgilerdi. Fakat asıl savaşımı, dediğim gibi, toplumsal yargılarla, savaşla başlattık. Kitaplardan yararlanılamaz değil, ama esas kitap hayatın kitabıdır. Hayat gerçekten büyük bir okuldur. Hayat aynı zamanda bir felsefe okuludur. Açık örnekleri söyleyeyim: Doğduğum koşulları, pek bilinçli olmasam da, kitaplara dayanmasam da, beğenmiyordum. Bana göre bu böyle olmamalı, çareler geliştirmeyelim diyordum. Bu sadece bir istem, ama önemli bir istemdi. Ailenin sunduklarıyla, köy toplumunun, düzenin sunduklarıyla yetinmedim. Felsefe yaklaşımıdır, yetinmiyorum, istemiyorum, yeterli bulmuyorum. Gücüm artıkça, bilgim arttıkça daha fazlasını isteme yaşanıyor. Tabii daha fazla isteme nedir? Ben bir ülke istiyorum, bir halk istiyorum, bir yeni yaşam istiyorum. Bunlar geliştikçe, peki, neyle yapacaksın sorusu kendini dayattı. Neyle yapacaksın sorusu aklına şunu getirir: Güçle yapacağım. Nasıl bir güçle, güç nasıl oluşacak? İşte bu örgütle, partiyle, ilişkilerle olacak. Bunların hepsi çok çarpıcı, birbiriyle bağlantılıdır. “Arzuluyorum, en iyisini, en güzelini istiyorum, ama yapma gücüm yok.” Bunu söyleyen çelişkilidir, tutarsızdır. Büyük istemek, aynı zamanda büyük yapmayı da emreder. Bu açıktır. Aksi halde işte bizim toplumumuza egemen olan istem ve arzuları ile gerçekleştirmeleri arasındaki yalancılık ve seviyesizlik yaşanır. Ondan sonra da dilenme ve yalvarma tarzı peşi sıra gelir. Yine temel bir felsefe eğitiminiz olmadığından mıdır, siz bu çelişkiyi yaşıyorsunuz. Büyük istemek büyük uğraş ister. Örneğin ordu gerekiyor ki, bu bizde ekmek ve su kadar gereklidir. Bütün yaşam özlemelerimizi, hatta yaşam varlığımızı, kimliğimizi yok eden büyük bir tehlike var. Şuan bütün felsefi arayışlarımızın önünde duran engeller var. Varlık nedenimizi tehdit ediyor. Eğer bunu kavradıysak, temelde bunu bütün yönleriyle hissettir. O zaman ne gündeme gelir? “Ben bu büyük tehlikeyi nasıl aşmalıyım? Büyük tehlikeyi aşmadıkça hiçbir emelimi gerçekleştiremem” diyeceksin. “Hiçbir arzum gerçekleşmez, hiçbir sevgim olmaz, hatta sağlıklı bir ekmek bile yiyemem, bulamam. Tehdit altında çünkü” diyeceksin bu ve doğrudur da. Eğer bütün bunları doğru kavradıysanız, o zaman büyük bir tehlikeye göre büyük çaba gerekir diyeceksiniz. Büyük tehlike nedir? Esasta Türk sömürgeci devleti veya daha somut gücü olarak ordusu, faşist özel savaş ordusu diyoruz. Her şeyi elimizden almanın gücü var. İşte eskiden canavarlar diyorlardı, yılanlar, bilmem işgal orduları diyorlardı, şimdiki ondan daha tehlikelidir. Eski canavarlar eskiden belki zayıf olanı yutarlardı. Ama bir başka yerde güçlüsü çıkıp o topraklarda, o halk için bir gelişmeyi sağlayabilirdi. Şimdiki topyekûn halkı bitirme ve bir ülkeyi harap etmedir; insanı da iliklerine kadar bütün düzeylerde düşürmedir. Mevcut teknik ve sömürgecilik tarzı bunu sağlıyor. Demek ki, tehlike çok daha büyüktür. O zaman buradan ne sonucu çıkarırsın? “Müthiş kendimi anlamalıyım, tanımalıyım, kendimi örgütlemeliyim” sonucunu çıkarman gerekir. Düşmanın büyüklüğüne göre bunu yaparsan, “Düşmanım büyük, benim de bunu aşmam için gereken büyüklüğü kendimde yakalamam şarttır” sonucuna varırsın. Bu çok açıktır. O zaman uğraşını çok büyük kılman gerekiyor. Düşmanı yenecek kadar uğraş, hatta yerine de emellerimizi gerçekleştirecek kadar yenilikler yarat, bunların çaresini kendinde bulacaksın, inanacaksın, bileceksin, yapacaksın, tutarlıysan mevcut düzene karşı ve de özgürlük anlayışı için bunları sağlayacaksın. Demek ki felsefe soruna böyle yaklaşmayı emrediyor. Daha doğrusu özgürlük felsefesi böyle emrediyor. Bunun için insan kendine güvenebilir. İnsan en büyük tekniktir, istese atom bombasından daha etkilidir. En büyük teknik derken, atom bombası kadar etkili derken, “Peki, nasıl olur?” diyeceksiniz. Kendini örgütlemesiyle olur. Size hâkim olan düşman felsefesinden ötürü, bencillik dediğiniz aslında örgütselliği inkârdır. Düşüncede, duyguda ve bizzat pratikte kendisiyle sınırlı kalma söz konusudur. Sonuç, çok zavallı birisi olmadır. Birkaç ahbap çavuşu varsa, bir aile etrafı varsa, demek ki başından itibaren güçsüzlüğe mahkûm oldu. Bu bireycilik felsefesi nedeniyledir ki, düşman bunu günlük olarak besliyor. “Senin ailen her şeydir, küçük bir memuriyet senin her şeyindir.” Bu felsefe bize kaybettirir. Amacı küçük, örgütü küçük, eylemi küçük; kendisini ya kurtarır ya kurtarmaz. Özgürlük felsefesi peşinen bu bencillikle, bu bireycilikle hiçbir şey başarmayacağını bilir. “Büyük savaşmak gerekir” diyeceksin. Büyük uğraşı gerekir, büyük gücü gerekir, büyük ordusu gerekir. Büyük ordu nasıl oluşur? İkna gücüyle, eğitimle oluşur. Özgürlük ordusunun sopalarla gerçekleşmesi düşünülemez. Büyük ikna, büyük propagandayı, büyük ikna faaliyetini gerektirir. İlişkileri açığa çıkarmayı, ilişki geliştirmeyi emreder. Düşünün, siz böyle yapıyor musunuz? Hayır. Büyük özgürlük felsefesiyle bağlantınız zayıftır. Hatta unutmayın ki, kendinizi idare etmekten bile acizsiniz. Demek ki düşman felsefesinin tamamen etkisi altındasınız. “Ben ne düşmandan, ne özgürlük savaşımından yanayım, ben kendimden yanayım”. Bu da büyük bir yalandır. Kendinden yana olmak, düşmanın objektif ajanları, askeri olmaya oynamaktır. Bunlar çok açıktır. Bunun silahı nedir? Kendini kandırmadır, gaflettir. Düşüncesi son derece silik ve dağınık, arzuları çok geridir. Düşünün, bir sigara felsefesi, basit bir çorbayla yetinme, bir iki ahbap-çavuşla yetinme ve ilişkide güzelliği ve kaliteyi aramama… Çoğunuzun durumu bu değil midir? Bu büyük bir eylem yaratır mı? Büyük duygulara yol açar mı? Dolayısıyla bu, politikaya ve askerlik sanatına yol açamaz. Yine büyük yurtseverliğe de yol açamaz. Size kalırsa bu kaderdir; “Böyle yaratılmış, böyle gideriz” dersiniz. Ama ben öyle olmadığını açıkladım. İnsanın temel özgürlük özlemine tamamen aykırı bu durum, kökenleri yüzyıllar ötesine giden yabancı işgaller altında şekillenmiş feci şekildeki toplumsal gerçekliğimiz söz konusu olduğunda, çok çarpık, çok içeriksiz, aşırı bencil, bencil olduğu kadar da çok güçsüz bir felsefenin veya bir toplumsal gerçekliğin bir sonucudur. Siz istediğiniz kadar çeşitli kılıflara büründürün. Bu yargıdan kurtulamazsınız. Özellikle içinizde “Parti saflarında bir türlü gelişmiyorum, tıkandım” diyen, bencil, bencil olduğu kadar örgüte fazla gelmeyen duruşların hepsinin altında düşmanın bu temelde yaklaşımı söz konusudur. Bunu kabul etmemek, özgür felsefemizin bir gereğidir. Nitekim ben kabul etmiyorum. Yalnız sizleri değil, dayatılan dünyayı da kabul etmedim. Bunu anlamanız gerekir. Hele yoldaşlık adayı olarak kendinizi ortaya koyuyorsanız, hiç şuraya buraya sığınmayın. Bunların hepsi yalanlarınıza bizi ortak etmedir. “Şu nedenden ötürü gelişemedim, düşünce gücümü geliştiremedim, şu nedenden ötürü zavallıyım, tıkanmışım” türünden sızlanmaların hepsi yalandır ve bu yalanları da bize dayatma cüretidir. Kaldı ki, bu büyük saygısızlıktır. Saflarımızda bu aslında en var olmaması gereken bir tutumdur, fakat aynı zamanda en çok görülen tutumdur da. Silikliğin, köleliğin zift gibi her tarafınızı kaplamasını savunamazsınız. Buna bahane arayamazsınız, bunun savunuculuğunu hiç yapamazsınız. Ve ne yapacaksınız? Zor da olsa ona karşı savaşım vereceksiniz. Çok zor olabilir, ama bana göre mücadele en gerekli olanıdır. Düşünüyorum, mücadele her şey diyorum. Bunun dışında yaşamla ilgili olan her şey hiçbir şeydir. İlle mücadele, ille mücadele diyorum. Başka bizi zenginleştirecek, kendimize getirecek hiçbir şey yoktur. Hatta mücadele devrim mücadelesidir. Devrim mücadelemizde bu savaş tarzı her şeydir. Diğer yaşamla ilgili olan hiçbir şeydir. Felsefe budur. Tanımaya çalışıyorum; ben neyim, kimim, nasıl bu duruma geldim? Mücadele ile bu duruma geldim. Büyük uğraş verdim; öyle büyük bir uğraş ki, şu anda kendi başına bir büyük patlamadır, bir bomba gibidir. Örgütlenmiş düzeniyle, eylem tarzıyla, yaşam tarzıyla görüyorsunuz ki, her gün adeta bombalar üretir ki, bunu ben böyle söylemiyorum, düşman da her gün söylüyor, “Terör üretiyor” diyor. Emperyalizmin de son söylemi budur: “Büyük terör üreten kişilik, merkez!” Bu şu anlama geliyor: Büyük mücadele veren kişilik! Ve bu yaratıyor. Bizde, toplum gerçekliğimizde başka hiçbir şey yaratmaz. Mücadelesizlik, en kötüsüdür. Bu bahsettiğimiz uzlaşmacılık, uyurgezerlik, iddiasızlık, yoğunlaşmama, hepsi mücadelesizliği ifade eder. Bu da hiçbir şey olma anlamına gelir. Buna benzer çok çapraşık sorunlarınız var. Mücadele kişiliğini esas almadınız; bu esas alınsaydı, her gün mücadele etseydiniz, çare ortaya çıkabilirdi. Her şey mücadele için ve mücadeleci olmak biçiminde; düşüncede, pratikte, örgütte, ilişkide, yani her anlamda mücadeledir bu. Sonuçta sizi yaratabilirdi. Çok geri olanınızı bile güçlü kılabilirdi. Mücadele tarzlarınız, bazı yaklaşımlarınız, yaşam tarzlarınız var. Çünkü en tehlikelisi de buradadır. Sanki yaşamayı bilecekmişsiniz gibi, sanki yaşamanın imkânı varmış gibi kendini aldatma var ve bu çok yaygındır. Sanki mücadele gerekmezmiş gibi davranılıyor. Hayır. Mücadele bizde tek yaşam tarzıdır. Savaşa bağlanmamış bir mücadele örgütü veya kişileri hiçbir sonuca götüremez. Bunun dışındaki bir yaşam erkek köleliği, günümüzde de ihanete veya düşmanın kontrası olmaya götürür. Bunun orta yolu falan kalmamıştır. “Kendimi biraz yaşayayım” demek, “Düşmanı biraz güçlendireyim” demektir. Biraz keyfini, biraz bencilliğini yaşamak demek, ordudan vazgeçmek demektir. Acaba bu anlamda yaşamın doğru yoluna, savaşın doğru yoluna kendinizi yöneltecek misiniz? Yakıcı sorun budur. Buna cesaret edecek, bu iç savaşı kendinizde gittikçe şiddetlendirebilecek misiniz? En yakıcı soru budur. En kötüsü, bu soruyu sormamak gibi cevabını vermemek, dediğim gibi yaşamayacağı halde yaşanırmış gibi davranmak kendini aldatmadır. Sizde çok yaygın olan budur. Benim kadroda gördüğüm özellikle şu kendini kandırma özelliğidir. Kimse bana bunu söylemez; hatta şu anda ne söylesem kabul ederler. Kaldı ki, dikkat ederseniz, büyüklük sıfatına ulaşmışım. Toplum benim söylediklerimi din gibi anlamaya açıktır. Ama dikkat edin, hakikat savaşını sürdürmeye devam ediyorum. Benim felsefede, politikada, özellikle askerlikte ve tabii ki daha somut örgüt tarzında büyük bir gerçek savaşımım var. Kendinizi bizim yerimize koyun. Toplum her şeyini, parti her şeyini kabul etmeye hazırdır. Eminim kendi yalanlarına inananlar, kendini kandırmış olanlar var. Eğer konumunuz bizim konumumuz olsa, tabii kendinizi yitirmeniz, kendinizi kaybetmeniz işten bile değildir. Birçok diktatör, despot veya yalancı toplum önderi böyle ortaya çıkar ve toplumların başına felaket gibi çöker. Ama halen biz kendi içimizde örgütselliği yakalamak, askerlik tarzını doğru yaşatacak duruma getirmek için amansız somut gerçekliğimizi ilerletecek bir yaklaşım içindeyiz. “Neden geri ve yetersizim? Neden yeterli olmak zorundayım?” sorularına her gün arayışlar, cevaplar verilmekte ve yine de bu yetmemektedir. Ama size kalsa kandırmanın ötesine geçmeyeceksiniz: Örgütü de kandır, kendini de kandır, orduyu da kandır, savaşta en ucuz numaralar yap, ama yine de savaşır gibi görün! Bunları da yaşıyorsunuz. Sonuç, çok etkisiz komutan kişiliğidir. Size göre bir önder kişilik, kendini kandırma sanatında en politik olanıdır. Zaten sizde politika yapmak demek, ağırlıklı olarak kendini kandırmak demektir. Çevresini oldukça kandırabildi mi veya ürkütebildi mi, hediyelerle bağlayabildi mi, oldu iyi bir kişilik! Toplumun geçerli felsefesi biraz budur. Parti içinde yer bulmak demek, buna büyük reddi dayatmak demektir. Ama bakın, Önderlik gerçeğimizde çok bambaşka bir durum yaşanıyor. Bütün bu gelişmelere rağmen yine beğenmiyor, yanlışı görüyor. Burada ne diyelim? Bin kilometre ötesindeki askeri ve siyasi sorunları günü gününe yaşayandan daha gerçekçi görüp değerlendiriyor. Onunla da yetinmiyor, çözüm için imkân yaratıyor. Kendinize bakın, hiçbir hatasını görmeme, eksikliğini gizleme, en önemlisi de gelişmeden kaçınma, ilerletmemek için bahane uydurma var. En yiğidi en ucuz bir ölümü kendine layık görüyor. Bu da kötü bir sonuçtur. Bu yüzden de güçlü kişilikler bir türlü ortaya çıkmıyor. Bu da bir kader değildir. Dikkat edilirse, Önderlik tarzına bağlı kalındığında bile bu rahatlıkla aşılabilir. Kendi içinizde bir arayış ve hatta kitaplara dayanarak bir gelişme imkânı bulamadınız. O zaman somut dönüştüren, gerçekleştiren Önderliğe anlam verin. Önderlik bu anlamda ne demektir? Felsefi anlamda da olsa, kendi başına binlerce kitabı okuyarak gerçekleştirmeyeceğinizi bir çırpıda soluyarak gerçekleştirmektir. Bu imkânı veriyor. Son dönemlerde Kürt toplumundaki büyük felsefi değişikliği, hatta düşman toplumundaki veya egemenlerin etkisi altındaki toplumun değişimini siz nasıl değerlendirebilirsiniz? Önderlik gerçeği ile bu büyük bir felsefi değişikliktir. Parti gücümüz bunu her ne kadar göremiyorsa da, büyük bir felsefi değişikliğin olduğunu bilim adamları çoktan değerlendiriyorlar. Bakış açıları, yaşam anlayışları çoktan değişmiştir. O halde Önderlik kendi başına bir felsefe gerçekleştiricisidir. Zaten bizim toplumumuzun fazla okuma imkânı, kültür birikimi yoktur. Felsefe oluşturamaz. Ama gerçekleşen Önderlikle bu boşluğu aşmayı deneyeceksin, politikayla felsefeyi iç içe yaşayacaksın. Yine politik kadrolar ayrı askeri komutanlar ayrı da demeyeceksin, hepsi bu okulun içinden çıkacak. Yani hepsi iç içe birleşerek meydana gelecektir. Bu neden böyledir? Toplumsal gerçekliğimiz, onun üzerindeki egemenlik tarzı bunu mecbur kılıyor. Partimizin içinde ise bu gerçekliği kavramak ve kabul etmek yerine, “Düşünmek zordur bırak, politika zordur, bırak” deniliyor. Geriye ne kalıyor? Köylü isyancılığı! Köylü isyancılığının fazla değeri yoktur, tepkidir ve mevcut düzenli ordu karşısında ömrü bir saat bile değildir. Şuanda en önemli bir çelişkimiz, sizin köylü isyancılığınızdan öteye gidemeyen tepki düzeyinizi aşmak, sizi yenilmeyecek savaş tarzına, onun politik tarzına bağlamaktır. Aksi halde siz şuanda düşmanın ağzında bir lokma bile değilsiniz. Neden gerçeklere gözünüzü kapatacaksınız? Şimdi bütün bu anlatılanlar gerçek ise, kaldı ki ben kanıtlıyorum, acaba buna rağmen parti okulumuzu böyle kabul edecek misiniz? Ben sizi tanıyamıyorum, açıkça söylemem gerekirse, neyin öğrencisi olduğunuz benim için artık adeta bir karmaşa haline gelmiştir. Büyük ihtimalle dinleme kabiliyetiniz de yok edilmiştir. Sizden dinleme gücü istiyoruz, fazla bir şey istemiyoruz. Herhalde köleden daha beter edilmişsiniz. Dikkat edilirse, biz partimiz içinde köleliği yıktık. İsteyen istediği kadar konuşabilir. Ama izliyoruz, örneğin en sorumlu olanlar bile ciddi bir toplantıda yarım saat bile konuşamıyor. Konuşması da Ezop dili gibidir, yarım yamalaktır. Neden? Çünkü siz tanınmaz haldesiniz. Ama dikkat edin, Önderlik gerçeğini göz önüne getirirseniz, ilk günden beri bir konuşma dilidir. Anasına ilk söylediği söz “ekmek istiyorum” veya “dağa çıkıp dilediğim gibi gezmek istiyorum” olmuştur. Olumlu tepki vermeyince, büyük eylemi başlatma gücünü gösteriyor. Sen misin bu istemlere karşı koyan, o zaman gör başına gelecekleri! Daha sonra devleti sorguladım. “Ey devlet, ben şunu istiyorum. Sen gerekeni yapmayan, gör başına geleceği!” Önderlik budur. Dikkat edilirse her biri için hem çok konuştu, hem çok yaptı. Siz ne yaptınız? “Ya Rabbim, çok şükür aileme, atama, devletime, bugünü de kurtardık. Ne mutlu bana!” Felsefe budur. Önderlik gereğinde bu yok, olamaz da. Olsa savaş, gelişme durur. Onun için toplum zaten inanç temelinde yaklaşmayı kabul ediyor. Yani felsefi boşluğunu Önderlik tarzıyla gideriyor. Eksik de olsa onun için bu aşamada en geçerlisidir. O halde siz de bir felsefi gerçekleştirmeyi sağlam bir Önderlik takibi ile sağlayabilirsiniz. Fazla kitap okuma imkânınız yok, kendinizi fazla sorgulama imkânınız da yok, vakit yoktur. Savaştan ötürü en büyük Önderlik takibi sizin için en geçerli yoldur. Önderlik birikmiş felsefedir. Uygulanan felsefedir. Felsefe okulu çok zor bir okuldur. Çeşitli dönemlerde bu okullar yüzyıllarda ancak oluşmuştur ve talebeleri de başlangıçta sadece felsefe talebesidir. Politikaya, savaşa yaklaşma imkânı bulamamışlardır. Bu daha sonraki etkilenmelerin sonucudur. İskender Aristo’dan etkilenmiştir. Fakat bu dolaylı bir etkilenmedir. Askeri alanda bu felsefeyi uygulatmıştır. O kadar da okuyor tabii, buna rağmen farklıdır, yani Aristo ayrı İskender ayrıdır. Şimdi tarihte bu kadar öyle okul var. Filozof ayrıdır, uygulayanlar çok ayrıdır. Bizde ise aynı zamanda gerçekleştirilme durumundadır. Ben hem filozof, hem politikacı, hem askeri sorumlu gibi olmak durumundayım. Neden? Çünkü mevcut boşluğu başka türlü doldurmaya özel savaş fırsat vermez. Uygulanan sömürgecilik tarzı senin bu aşamaları birdenbire yaşamanı zorlu kılıyor. Partimiz bu anlamda bir felsefe okulu, bir politika okulu, bir savaş okuludur. Hepsini iç içe yaşamak zorundadır. Toplumsal geçekliğimizde uzun süre bir felsefi akım başlatamadık. Zaten yasaktı. Düşünme yasağı vardı, halen de yasak var. Serbest politik faaliyet olamaz, o daha da yasaktır, idamla cezalandırılır. Hele askeri düşünmek, toplumsal gerçekliğimize göre anında yok edilmeyi beraberinde getirir. Bunun karşılığı da nedir? Düşünceden vazgeçeceksin, düşmanın en iyisinden kötü bir işbirlikçisi olacaksın, askeri olarak da düşmanın en iyi bir askeri, hem de hiç konuşmaz köle bir askeri olacaksın. Bu çok açık bir durumdur. Bunun yerine özgürlüğü tercih ettin mi durumun ne olacak? İşte yüzyıllarda kurulmak istenen, kurulması gereken bir felsefe okulunu açacaksınız. O halde istemeyi bilmelisiniz. Neden, kimden istemek gerektiğini kesinlikle bilmelisiniz. Anlayabilmelisiniz, anlatabilmelisiniz. Demin söylediğim gibi istemeyen, anlatamayan benim için bir hiçtir, en kötüsünden bir köledir, Çağdaş köle, maskeli veya badanalı, makyajlı köle, ehlileşmiş köledir. Roma döneminin köleleri özel tedbirler altında yaşatılırlardı. Şimdiki tedbirlerle, çağdaş köleliklerle ahırlar boşaltılmış, fakat ülkenin tümü ahır haline getirilmiştir. Bazı böyle etkili yöntemlerle kendinizi özgürmüş gibi sanıp en alasından bir köleliği yaşıyorsunuz Roma köleleri bu kadar onursuz değillerdi. Bir Spartaküs’ler ortaya çıktığında büyük direndiler, ayaklandılar. Her ufak direnme fırsatını bulduklarında büyük direndiler. Tarih hep bunu söyler. Ama çağdaş kölelikte, emperyalizm koşullarında ve yine en kötüsü bizim ülke koşullarımızda en iğrenç kölelik geçerlidir. Çünkü kişi kendini özgür zannediyor. Hele bir de çağdaş insanlar gibi, örneğin bir Amerikalı, bir Alman gibi elbise giyiyor ve bazı şeyler yiyip içiyorsa, “Bak, ben de onlar gibiyim” diyor. Bu büyük kandırma biçimidir. Aslında öyle bir durum yoktur. Roma’da köle nasıl kendini efendiyle özdeşleştiriyorduysa ve bu büyük bir yalansa, şimdiki gibi çağdaş bir Amerikalı ve Almanla özdeşleştirmek de o kadar ve hatta kırk kat daha tehlikeli bir yalan değerlendirmedir. Ama işte “Ben de onun gibiyim; yiyor içiyorum, TV seyrediyorum, sokakta da dolaşıyorum. Onun nesi varsa benim de az çok vardır” diyor. Hâlbuki bu büyük bir gaflettir. Bir Alman kesinlikle böyle değildir. Onun tarihi temeli, siyasi ve askeri temeli, kültürü, yine bireysel olarak oluşumu çok daha farklıdır. Bizim oraya giden emekçimiz sadece özeniyor. Müthiş kandırma çemberi içinde sıkıştırılmıştır. Bu da ne anlama geliyor? Çağdaş, çok tehlikeli kölelik anlamına geliyor. Bunu böyle değerlendirmek gerekir. Nasıl aşılır bunlar? Bunu reddedeceksin. Ben bu yaşamı kabullenemem. Büyük reddedeceksin. Büyük sıkıntıdadır, “Özgürlük istiyorum” diyor veya ondan önce tabii yoksulluklar nedeniyle, ekmek için oraya gidilmiştir. “Ekmek istiyorum” diyor. Burada yaban ellerde ekmek pek sağlıklı değildir, balığın olta ile beslenmesine benzer. Ülkemde ekmek istemeliyim, özgürlük istemeliyim. Çünkü ekmek ve özgürlük arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu da ülkede gerçekleştirilir. Başka yerde özgürlük gerçekleşmez. Çünkü başka yerlerde başka iradeler gerçekleşir. Özgürlük iraden en çok halkının doğuş yerinde, kaynağında olabilir. Bunun için ne yapacaksın? Arzunu güçlendireceksin. Ekmek istemini, özgürlük istemini gerçekten güçlendireceksin ki, anlama gücün gelişsin. Anlama gücün de gelişti mi yapma gücün de gelişir. Yine Önderlik gerçeğinde çok nettir ki, istemesini ve anlamasını bilmeyen yapmasını da bilmez. Şuanda partimizin içinde tıkanmış kadro, yaratmayan önder tüm olumsuzlukların eseridir. Özü de şudur: İstemiyor, anlamıyor ve doğru yapmıyor. Felsefi olarak, politik olarak kendini kilitlemiş, arzu itibariyle kendisini çarpıklaştırmıştır. “Bir güzel sigarayı içime çekeyim, hele biraz ahbap çavuşluk yapayım, hele bir köye gideyim, hemşericilik yapayım, hele bir aklıma düşüyorsa karı-kocalık deneyeyim” deniliyor. Sonuç, kaybetmemiz anlamına geliyor. Çünkü içeriği boştur. Bir sigarayla, basit bir yetki ile insan nasıl tatmin olabilir? İçinde fethetme yoktur, içinde güç olma durumu yoktur. Kendini kandırmaya, örgütü kandırmaya çalışır, sonra örgütle karşı karşıya gelir. Nitekim en merkezi adamlarımızın hepsi örgütle karşı karşıya gelmekten sorgulanıyorlar. Aslında suçları da defalarca idamdır. Ama örgütümüzün diğer bir niteliği de mahkemedir. Mahkemede idam verilirse, sonuç ağırlıklı olarak ıslah yoluyla neticelendirmedir. Dikkat edilirse, bizim toplumsal ve ulusal davamız, yargılama yapılması halinde idamdan kurtulacak birkaç kişi bulamaz. Hepsinin suçu idamdır. Toplumdaki durumu bırakın, örgüt içinde de durum böyledir. Kuralların gereklerini, hatta örgüt felsefesinin, örgüt politikasının ve savaş tarzının gereklerini yerine getirmemekten bir iki kişi ya kurtulur ya kurtulmaz. Ama bunun ıslah edici nedenleri, affettirici nedenleri olduğu için, bir de cezayı ertelemek daha doğru bir yaklaşım olduğu için sizleri idamdan kırıp geçirmiyoruz. Ama unutmayın ki, tarih onu affetmez. Nasıl affetmez? Yenilirsen affetmez, düşman egemen olursa affetmez; amacına ve arzularına ulaşamazsan affetmez. Bu da ağır bir cezadır. İdam etmek şart değil idam etmek; yenildin mi, amaçların yok edildi mi, sen en büyük cezayı yedin sayılır. Hem de en kötü şekilde uygulanırcasına! O halde böyle bir suçlu olmaktan kurtulmak için yapılması gereken çok önemlidir. “Bir kaderdir, yaşam tarzı böyledir, öyle senin söylediğin gibi değildir” dersen, o zaman bu zavallılığınız neye derim? Bir sigara için kırk takla atıyorsunuz veya basit bir ahbap çavuşluğa bile bu kadar yelteniyorsunuz. Bu düşkünlüğü sen bana izah et diyeceğim. Hatta en büyük yargıyı da şurada yapacağız: Neden büyük yaşama saygısızlık? Neden yaşamak istemiyorsun? Neden büyük güç olmuyorsun? Neden? Bu da büyük yargıdır. “Benim ihtiyacım yok” diyemesin ki. İhtiyacın yaşama yoksa o zaman derhal öl! “Hiç yaşama ihtiyacım yok” diyen insanının ilk yapacağı kendini ağır cezalandırmadır. Ama düşünün ki, hepiniz yaşamak istiyorsunuz. O zaman yaşamak isteyen, yaşama saygıyı da kesinlikle göstermek zorundadır. Yaşama saygıyı nasıl gösterebilirsin? Onun özgür gereklerine anlam vermekle, onu düşmana karşı savunmak ve güzelleştirmekle olur. Ne olur aksi halde? Birer büyük saygısız olarak, kesinlikle özgür insanların karşısına çıkamazsınız. Önderlik gerçekliğinde bir diğer yan şudur: Az çok kendini özgürleştirinceye kadar veya kendini özgür hissetmediği tüm zamanlarda, insanların karşısına çıkmaya cesaret edemezdi, konuşmaya cesaret edemezdi. Kendisinden utanır, sıkılırdı. Neden? Çünkü ben özgür değilim derdi. Ne zamanki özgürlük kelimelerini heceledi ve özgür olabileceğine dair inandı, bir şeyler yapacağına dair de inandı, bazı adımlar attı. Bu çok önemliydi. Tabii tutarlı olduğu, büyük anlayışla da bu geliştiği için kolay kolay yenilmezdi. Ama size bakalım: Durumlarınız yürekler acısıdır ve büyük bir utanmazlık var. Kendi kendinize saygınlıklı bir yaklaşıma sahip değilken, nedir bu çalım atmalar? Konuşma tarzınızı bunun için çirkin buluyorum. Çünkü sağlam bir özgürlüğe dayalı olarak gelişmiyor, kandırmacı yönü daha ağır basıyor. Daha kendini çözememiş, kendisine karşı saygıyı elde edememiştir; bunun için sözleri hep tehlikelidir, mikrop yayıyor. Örneğin bana göre toplumsal kanseri geliştirmek çekici değil, hatta yenilgilerle doludur. Yenilgi ne demektir? Yenilgi ölüm demektir. Yenilgi kişiliği kanser kişilik demektir. Nedir kanserin bir özelliği? Hücrelerin kendi kendine ölümü demektir. Sürekli yenilgi kişiliği de devrimde kanserli olma demektir. Çünkü her gün varlığı yenilgiye götürüyor. Bunu yaşayanlarınız az değildir. Yenilmez bir kişilik en sağlıklı bir kişiliktir. Şu anda en çok gereksinim duyulan, her sahada kolay yenilmeyen kişiliği yakalamaktır. Çünkü o toplumu sağlığa kavuşturmanın en vazgeçilmez ilacıdır. Bunlar ciddi sorunlardır. Açık söyleyeyim, ben bile insanlar karşısına cesur çıkamıyorum. Düşmanı sizin gibi karşılamaya hiç gücüm yoktur veya o gafletle olamaz. Ama yine de bir tarzım var, bu beni çok zor da olsa insanların karşısına çıkartabiliyor ve düşmana karşı bazı eğilimlerin içine girebiliyorum. Ama bundaki fark şuradadır: Bunu kesinlikle büyük anlayış temelinde, büyük hazırlıklarla, en önemlisi de yenilmeme biçiminde bir felsefi yaklaşımı anbean uyguluyorum. Sonuç, kendime karşı tutarlı olmamı, kendime karşı saygılı olmamı ve bu da itibarı ve onuru ortaya çıkarıyor. Kendinize uygulayın, bu formülün tersi ortaya çıkıyor. Büyük anlayış yoktur, düşmana karşı çok hesapsız kitapsız çıkışlar yapılıyor. Başından yenilgisi kaçınılmazdır, dolayısıyla başarısı yoktur. Bu da tabii ki kendine karşı büyük saygısızlık anlamına gelir. Saygısızlığı işleyen kişi de çirkindir, yalancıdır, düşkündür, alçaktır ve ağırlıklı olarak yaşanan budur. Felsefe bunu netçe ortaya koyuyor. Buna rağmen iddianız gelişmeyecek mi? Gelişmeyecekse, benim size söyleyeceğim şudur: Gerçekten her zaman geldiğiniz yere kendinizi koyun veya en alası kendinize iyi bir ölüm hazırlayın. Asla böyle çirkince yaşamaya yeltenmeyin. Zaten benim en büyük devrimci çıkış sebeplerimden biri olan çirkince yaşama duyduğum büyük öfke olmasa, kendimi böyle ortaya koyar mıyım? Beni ben yapan bu mücadele tarzıdır. Bayağı size karşı bir mücadele tarzıdır. İşte örgüte gelmiyorsunuz, orduya gelmiyorsunuz. Ona karşı ben de savaşıyorum. Bu ben demektir, beni ben yapmak demektir. Size göre ise aldat kendini, biraz daha yutturmaya çalış! Köylüye hâkim olan felsefe bu değil midir? Ve o da eşittir, yoksulluk, alasından bir kölelik değil midir? Bir jandarma hepsini yönetecek güçte değil midir? Bütün ulusal varlığı yok edildiğinde, “bravo paşam” diyerek alkış çalan kişilik değil midir? Ve bunlar sizsiniz, sizin geldiğiniz yerdir. Kendinizi niye örtbas edeceksiniz? Niye? Örtbas ederseniz, bu durum yiğitliğin karşıtlığıdır. Çıkışınız olmaz. Onun sonucu da öfke yaratacak toplum ve görevlerini yerine getirmeyen savaşçılar ve partililer anlamına gelir ki, bu hiçbir gerekçeyle savunulamaz. “Kendimi savunurum” dersen, sen bir yalancısın. Daha da ısrarla dayatırsan, sen bir mahkemeliksin. Daha da kendini dayatırsan, sen bir karşıdevrimcisin. Başka çıkış olamaz veya giderek daha kötü olursun. Hâlâ hatırımdadır: Köylü, “Beyim, şu eşeği görüyor musun? Kulakları yere değecek kadar uzun. Biz böyleyiz, senin bu sözlerin bize hiç kâr etmez”. Halen aklımdadır. Köylü bunu saf ve dürüstçe söylüyordu, siz daha değişik şekilde söyletmek istiyorsunuz. Ama içerik aynıdır. Eşek anlamaz, kulağını bile sallamaz. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Sonuç, çok zor durumda olan insanlar, Afrikalı zenciler bile şu anda bizden daha ilerdedir. Sarı ırk ilerde, Afrikalılar ilerde, Arap çölündeki Bedeviler de ilerdedir. En tehlikeli durum bizim durumumuzdur. Neden? Çünkü biz özgürlük savaşına doğru anlam vermemekle çok sahte bir biçimde kendimizi aldattık. Büyük aldanmayı yedik. Bu bir yerde yanlış vurulan bir iğneyle sağlam bünyenin felç olmasına benziyor. Biz felçli bir toplumuz. Düşmanın yanlış iğnesini yiye yiye felç edilmedik tek bir kişimiz kalmamıştır. Ne zamana kadar? İşlerinize hâkim olana kadar, temel özgürlük söylemine ve gereğine, yaptırım gücüne, eylem gücüne ulaşıncaya kadar böyle olacaktır. Bu güce ulaşmamanız halinde siz bir felçlisiniz ve asla yaşamaya hakkınız yoktur derim. Bir felçli ve yatalaksınız. Şu anda çoğunuzun durumu askeri yatalak, siyasi yatalak, komalıktır. Yani benim gibi biri kendine hâkim olmazsa, günlük olarak elde gidersiniz. Bunu niye inkâr edesiniz ki? Özel tedbirlerle sizi yaşatıyorum. Gerçekçi olun ve mutlaka anlayın. Hiç olmazsa geç de olsa anlamaya başlayın. Kendinizi büyük sorgulayın. Bakın, ben bu yaşıma gelmişim, halen kendimi sorgulamaktan vazgeçmiyorum. Bütün halk kesimi bana taparcasına bağlıdır. Bir kesimi en azından öyledir. Parti de öyledir. Neden kendimi sorgulamaktan vazgeçmiyorum, bu size hiçbir ders çıkarttırmıyor mu? Öğrenilmesi gerekir. Çünkü eksiklikler var, çünkü tam bulamadığım gerçekler var. En önemlisi de tam yapamıyorum. O halde aramam ve eylemi gerçekleştirmem gerekiyor. Bunu inkâr edemezsiniz, ben de inkâr edemem. İçinizde bazıları nasıl yaptı? Özgürlük imkânını en sorumsuz biçimde değerlendirdi. Bunların yerini nereye koymalıyız? Düşmanın objektif ajanları ya da gözü kara birisi gibidir. Kendisini nereye koymalıyız? Sonuçta da düşmanın tehlikeli bir ajanı gibiler. En iyileri kendini bu konumda sanıyorlar, ama çok tehlikeliler. Diğerleri hastadır, PKK ortamında köleliği biraz daha değişik yaşıyor. Bu da tehlikelidir. Bütün bunları yaşayan sizsiniz, hikâye sizin hikâyenizdir. Demek ki, okulumuz sıradan okul değildir. Hani belki bana da fazla saygınız olmayabilir, ama unutmayın ki bazı askeri kurallara göre yürütülüyorsunuz. En azından bunu kabul etmiş gibi görünüyorsunuz. Ne kadar bu okulu inkâr edersiniz? Peki, bu emirler ne olacak? Bu görünüşte özgürlük ordusuna girmeniz nasıl olacak? Bunların hepsini düşünmek zorundasınız. Yani her şey mutlaka sizi düşünmeye zorluyor. Bütün yollar kapanmıştır. Düşünce yolu açıktır, doğru eylem yolu da açıktır. Önderlik de aynı zamanda düşünmeye başlama ve eylemi geliştirme yoludur. Ne kadar iyi anlar ve yaparsan, o kadar iyi bir yol arkadaşı ve yoldaşısın. Aksi halde yolun yanlış, yoldaşlığın da çarpıktır. Bunun yerine delilik felsefesini koyabilir miyiz? Adı üstünde, delilik felsefesi! “Ben anlamazım ve her an her türlü yere saparım!” Çünkü deliler böyledir. Delilerin anlayış bulanıklığı ve ne yapacağı belli olmama tanımı vardır. Çoğunuzun örgüt içindeki durumu böyledir. Çizgide sağlam olamıyor, anlaması kesin değildir ve her an her şeyi de yapabilir. Bu tamamen delilik felsefesine göre kendini ayarlamaktır. Bu anlamda da ezici bir çoğunluğunuz bu durumdadır. Tanım tam yerindedir. Anlayışa kendini güçlü vermeyen delidir. Toplumda sadece bu bildiğiniz haller içine giren, örgüt içinde daha değişik duruma giriyor. Toplumda içinde yakıp yıkar, örgüt içinde kural tanımaz. Aslında bu daha tehlikeli bir delilik oluyor. Demek ki, siz “Her ne kadar felsefeye gelmesek de, kendimizin bir delilik felsefesi var” diyorsunuz. Doğru, delilik felsefeniz var, ama kaç para eder? Bunu sorgulamalısınız. Demek ki, bu anlamda da yollar kapalıdır. Deliliğe methiye, sağlam yola giriş anlamına gelmez. Çoğunuz şuna onay istiyorsunuz: Bırak bu delilik felsefemi dilediğim gibi yaşayayım! Neyi yaşayacaksın deli? Nereye kadar ileri gidebilirsin? Bu deliliği serbest piyasa bıraksam bol bol alay edilir, saldırırsa daha sonra zincire bağlayıp bir yere atarlar. Sizin durumunuz da bu değil mi? Dünya bizimle alay etmiyor mu? Bir şeyler yapmaya çalıştığımızda apar topar zindana atmadılar mı? Haydi, bu delilik değilmiş de! Bizim siyasi durumumuz tam bir delilik durumuydu veya siyasi delilerdik! Sonuç, çok ucuz yakalanmalar oldu. Ordu içinde de delilik var. Kural tanımadan savaşmak var. Binlerce kayıp delilik felsefesine bağlanmanın bir sonucudur. Köylülerin felsefesi olamaz. Felsefe akıllı insanların işidir, gelişmeye başlayan iradeli halkların işidir. Bunu artık kendimize yakıştırmalıyız. Bunun karşısında savunma olmamalıdır. “Bırak köleliğimi savunayım” felsefesi; bu felsefe olamaz. “Bırak, deliliğe methiyeye devam”; bu da sağlıklı talep olamaz. Bunlar iyi istemler değildir. Vazgeçmeyi artık kabullenmelisiniz. Her gün yemin için, “Ben kölelikten vazgeçiyorum” deyin. Yemin billahi için, nasıl bir Müslüman hemen her şey başlarken, yerken, çerken, yatarken ve niyaza dururken besmele çeker. Sizin de artık bu dönemde besmeleye başlangıçlar yapmanız kadar, bir de tövbeler etmek gerekir. Tövbe ve besmele birbiriyle çok ilişkilidir. “Kölelikten ve delilikten tövbe” diyeceksiniz. Doğruya da besmele ile başlayacaksınız. Peygamberimiz güzel ifade etmiştir: “Rahman ve rahim olan tanrı adıyla!” Her gün böyle başlar. Diğerinden kaçmak, tövbe, istiğfar bütün kötülüklerden dönemine göre anlamlıdır ve halen toplum biraz kendini böyle sağlam tutmaya çalışıyor. Tabii biz bununla yetinemeyiz. Karşımızdakinin şerri bin bir tövbe, istiğfar gerektirir, değil mi? Yaşama tarzına başlamak için her gün bir besmeleyle başlamanız gerekir. Dinsiz, imansız toplum denir bize. Gâvur, kâfir lafları ne anlam ifade edebilir? Bu, kötülüklere düşmeyi dile getiriyor. Arasak toplumumuzun gözeneklerini, bazı felsefe kırıntıları vardır. Anlamasa da, ama dediğim gibi gözeneklerde var. Öyle fazla yaşam kabiliyeti yoktur, kaynak bulma kabiliyeti yoktur. Şurasında burasında gizlidir, param parçadır. Bu da durumu kurtaramaz. Kaldı ki, İslamiyet öyle yapmadı, farklıydı. Sanıyorum fazla sığınacağınız yollar kalmadı. Önderlik gerçeğimiz aynı zamanda köleliğin ve deliliğin sığınacağı hiçbir yer bırakmama gerçeğidir; kesin aklın yoluna girme ve yenilmezlik gerçeğini kişiliğinde yakalamadır. Bu çok ciddi bir okuldur da. İyi öğrenci olmazsanız başınıza ne gelir? Her şey! Çünkü bu okulun düşmanı çoktur. En önemlisi, bu okulun gerçekleştirmek istediği yaşam mükemmele yakındır. Gereklerine uymadınız mı, kendinizi en şiddetli bir savaş içinde bulursunuz; o durumda da yenilmeniz, ezilmeniz kaçınılmazdır. Dikkat edilirse, Önderlik gerçeğinde sığınılacak ne ataerkil ideoloji, ne dinsel tasarımlar yoluyla sığıntı arama, ne bölük pörçük küçük düşen yaklaşımlar vardır. Kendini ayarlama, çok köleleştirme de kurtarıcı olamaz artık. Savunma dersen, dayağı yersin. Çünkü ucubenin söylemi olamaz, kendini kandırmanın dili olamaz, zaafın ve zayıfın dili olamaz. Daha da önemlisi, eveleyip gevelemekle savunmak hiç olmaz. Bütün yollar kapanmıştır. PKK gerçeği, okul sistemi bunu kapatıyor. Zor diyeceksiniz. Unutma ki, sen beterin beteri en köleleştirici zor altındasın. Siz onu aşmak için özgürlük zorunu müthiş benimseyeceksiniz. Ne de olsa halen insan olma iddiasında vazgeçmemişiz. Her zaman söylediğim gibi, büyük amaca ve yaşama bağlandın mı çareler tükenmez. Bunun için zordur. Altından çıkılmaz. Yalan kölenin dilidir, savunusu olamaz. “Edemedim, yapamadım” gibi sözlerin hepsi yalancının sözüdür, buna da yollar kapanmıştır. “Ağlıyorum, sızlıyorum” demek daha da alçakçadır. Yapamazsın ve de kapanmıştır. PKK bu anlamda sözünün ve eyleminin sahibi olacaksa, siz de gerçekten buna varım diyorsanız, o zaman bu kapatılan yolları bir daha açmaya çalışmayacaksınız. Kapılar bir daha açılmamacasına kapanmıştır. Niye deniyorsunuz? Açılan kapılar var. Büyük düşünce kapısı, büyük eylem kapısı, büyük savaş kapısı açılmıştır. Neden onda kesin adımlarla yürümüyorsunuz? “Şaşakaldım, iki arada bir derede, orta yolculuk felsefesinin etkisi üzerimde var” demeyecek ve bunu yıkacaksın. Bu da çok tehlikeli bir yalan felsefesidir, bunu bırakacaksın. Orta yolculuk, aradaki orta sınıfın veya iki sınıfın, yani ezilenle ezenin, sömürenle sömürülenin veya ahlaki kavram olarak güzellik ve çirkinliğin, iyilik ve doğruluğun, doğruluk ve yanlışlığın izdüşümü olmak, ikisinin etkisi altında kalmaktır. En iyi kişilik bu değildir. Bu iki tane izdüşümünden ibaret bir yalancılıktır. Bu açıdan ortayı yol bilmeyeceksin. Orta gibi bir gerçeklik zaten yoktur. Orta iki sınıfın veya iki gerçekliğin gölgesidir. Gölgeler kalktı mı kendi de biter. Bu açıdan burjuvalık özelliklerini bana gerçeklik diye yutturamaya kalkışmayın. Benim bunu ciddiye almam mümkün değildir. Mümkündür, gölgeler de bir gerçekliktir. Ama gölgeler asıl değildir. Asıl olan gider ve nasıl gölgeden eser kalmazsa, şimdi de asıllar hayata geçiyor; yani düşmana karşı acımasız hayata geçiyor. Ona karşı direnen gölgeler de ortadan kalkıyor. Boşuna zahmet etmeyin. Orta yolculuğu, ara yolculuğu oynama oyununu bırakın, bundan hayır getirmez. Çünkü dönem itibarıyla gölgeler kalkıyor, gerçekler yalın kat kıyasıya çarpıyor. O halde bütün bunlardan kısa bir sonuç çıkaracaksınız: Kapanan yollarla açılan yollar çok belirgindir. Hem başka çaresi yoktur, hem de arzulanmaz. Bütün bunlara rağmen “Biz anlamaya gelmeyiz, yollar meselesi bizim için önemli değildir veya fazla aydınlatılmamıştır” derseniz, bu süper ahmaklığa bir methiyedir ve artık yeni bir türdür; deli ile akıllı arası ahmaklıktır. “Biz ahmaklığı tercih edeceğiz” diyemezsiniz. Ahmaklığın savunuculuğu yapılamaz, deliden daha beterdir. Deli ile akıllı arasında oynamaya nasıl yeltenebilirsiniz? Bu da yeni bir yoldur, ince bir yoldur. Araştırdık, buluşturduk, sonra bu önemli ahmaklık yolunu ortaya çıkardık. Bu da yeni icattır. PKK’de bu icat çok geliştirilmiştir. Açıkça bu ahmaklara da diyorum ki, kesinlikle tercih edilecek bir yol olamaz. Bizde yüzde doksanın yolu ahmakların yoludur. Ahmaklar çok egemendir. Fakat adı üstünde ahmak çok etkisizdir. Bir deli kadar etkili değildir. Bu açıdan bu savunuyu durdurun. Diyorsunuz ya, “Hep kendimizi kandırdık, kural belliydi ama yapamadık, amaç netti ama bağlanamadık, düşman yolu gözler önündeydi ama malzeme olmaktan kendimizi kurtaramadık”. Bunlar düpedüz ahmaklıktır ve hangi cesaretle böyle konuşuyorsunuz? Utanmıyor musunuz? Hayretler içinde kalıyorum: Belki deliliğin kısmen savunuculuğu yapılabilir, ama ahmaklığın savunuculuğunu yapmak mümkün değildir. Kendi kendini kandırmak, hem de özgür ortamdayken bunu yapmak olamaz. O zaman biz de ağır küfrü kullanırız. “Ya bu bana böyle sert yaklaşımdır” demeyin, çünkü tanım gereği öylesiniz. Neden bunu tercih ettin, neden ahmakça olmayı duruş şekli belledin? ‘Bilmiyordum’ değerlendirmesi de çok çapıcı olacaktır. Sende hiç vicdan yok mu ve bir belletenin, bu kuralı bir hatırlatanın olmayacağını mı sandın? O zaman da çocukluğa öykünüyorsun. Tam kırk yaşındaki bebek! “Ben sadece ağlar, sızlarım!” Peki, bu bir savunma olabilir mi? Çoğu arkadaşın durumu ahmaklıktır. Üzerine gidildiğinde gösterdikleri tavır, “Ben kırk yıllık bebeğim, bol bol ağlarım” oluyor. Bunu nasıl savunacaksınız? Sakalın çıkmış, saçın ağarmış, bütün yaşlılık alametleri var. Sen nasıl bir bebeksin? Gözümün içine baka baka bana bu teoriyi yutturmaya çalışıyorsunuz. Gözler büyük yalan söylüyor. Biraz zordadır zavallılar. Bunu terk edeceksiniz. Ayıptır, neden gözler ve diller o kadar yalana alışsın? Neden bebeklik, başka yolu yok mu? Var, size açıkça gösteriyorum, doğru yol bellidir. Net örgüt yolu, siyasi yol, savaş yolu, kurallar da var ve verilmiştir. Çobanlar bile mükemmel anlayabilecek düzeydedir. Peki, daha neyi savunacaksınız? Bu sefer bebeklik teorisiyle durumu kurtarmaya çalışacak. Dikkat edilirse, bebeklik teorisi bizde ahmaklıktan sonra geliştirilen teoridir. İşte “Ben düşmüşüm veya ağlarım, bebeğim, ne söylersen ağlar sızlarım, ne söylersen altımı kirletirim” anlamına gelen tutumlar sergileniyor. Politikada, askerlikte altını kirletmek çok kötüdür. Nedir o? Bir kuralı uygulamamadır. Nedir o? Çok önemli bir komutanlık yetkisini kullanmamadır. Nedir o? Çok önemli taktik esasları planlayıp uygulayamamadır. Bunların hepsi altını kirletmedir. Düşünün, bizde altını kirletmeyen kaldı mı? Herkes “Gel de temizle” diyor. Politikada, askerlikte bunun yeri hiç olur mu? Şimdi feci bir yerde ölme de bir bebekliktir. Çünkü çok kolay ölen, ancak çocuk olabilir. Yaman savaşçı kolay ölmez, susturulamaz. Kurallar onun yanında aşındırılmaz. Eğer aşındırılıyorsa ya ahmaktır, ya delidir, ya da bebektir. Bu özelliklerle de hiçbir şey başarılamaz. Bu anlamda daha da kendinizi inceltirseniz inceltin. Ben size söylüyorum ki, bütün bu sahte savunmaların önü alınmıştır. Kendinizi asla yutturamazsınız. Ya geriye ne kalıyor? Yol açıktır; yaşamın yolu, savaşın yolu, saygının yolu, şerefin yolu, başarının yolu açıktır. Nasıl olur? Büyük düşünecek, gerekirse doğruyu buluncaya kadar tartışacaksın. Gerekirse onu öncü örgüte kavuşturmaya da güç getireceksin. Örgütlenme çok zor olay değildir, ne de olsa insan ilişkisidir. İnsan olmak örgütlenmeyle başlar, ilişkiyle başlar. “Neden zordur” diyeceksiniz. Basit bir iş ihtiyacı bile örgütlenmeyi gerektirir. Şu ağacı sökmek bir kişinin işi olamaz, üç kişinin işi olur. Bu bir örgütlenmedir. Sen bir düşmanı yenmek istiyorsun, çok açıktır. Bu bir kişiyle olmaz, bir bölükle olmaz, bu bir orduyla olur. Demek ki anlayacaksın, orduyu anlayacaksın. İlişkiyle olur, ilişkiyi anlayacaksın. PKK’nin hiçbir sesi olamaz, sanmam. Böyle yaparsan ses çıkar. Bu en ilkel insanın tespit ettiği bir husustur. Sen halen, “bireyciyim, kendimden başka hiçbir şey tanımıyorum” dersen, bu ne demektir? Bu yalanı ne zamana kadar yutturacaksın? Ne zamana kadar kendini kandıracaksın? Kendini bile doyuramazsın. Sadece bir mirasyedi gibi, bir kedi gibi hırsızlarsın. Demek ki, bunlar kendini savunma tarzı olamaz. Tüm bunlara rağmen yine de biraz numara yaparsınız, bu cambazlık teorisi mi olur? Sanmam öyle cambazlılık numaralarınız olsun. Bence yollar kalmadı, gerisi yok olma yoludur. Yani kül olma yoluna girmedir. Bu, parti içinde yok ol, savaş içinde yok ol yoludur ki, ona da “Niyetimiz yok” diyorsanız, o zaman büyük yola gelin. Bunun yiğitliğini mi, bunun gücünü mü, bunun insanlığını mı, artık ne ad koyarsanız koyun, göstereceksiniz. PKK felsefesi, yaklaşımı, yaşam tarzı deyip geçmeyin. PKK’nin bugün artık bir gerçekleştirmesi vardır. Kendime dayanarak da söyleyebilirim: Biz bir yoluz ve bu yolda ne savaştan ne de amacımıza ulaşmaktan bıkmış değiliz. Kaldı ki, her gün adımlarımız daha büyük bir tempoyla hedefe doğru yol almaktadır. Siz de bu yolun içindesiniz. Şimdiye kadar yaptığınız, “Söylediğim olamaz” yollarını yol saymaydı. Bundan vazgeçmenin gereğini açıkça gösterdim. Doğru yolun amansız gerekliğini da açıkça gösterdim, hatta kanıtladım. Başka türlü olma kimin haddine düşmüş, başka türlü söyleme veya yaşama kimin haddine? Yol bu kadar kesin ve net iken, irade bu kadar aman tanımaz iken, sen kendini neyle kandıracaksın? Hangi sahte dille artık gerçeklerle oynayacaksın? Önderlik gerçeğinden başka hiçbir şey dediğinde veya “Tercihim büyük özgürlük yoldur” dediğinde, onun bütün renklerine katılacak, insanın en büyük yetenek olduğuna emin olarak gireceksin. Özgür insan, onurlu insan, yaşamaya değer insan, saygıya ve sevgiye de insanca anlam bulabilen insan budur. Ekmeği de bulacak, mağarayı da bulacaktır. İnsan böyle yola girerse, ona yaklaşmaya, onu elde etmeye, onu gerçekleştirmeye muktedir insandır. “Halen bunu kendimize yakıştıramıyoruz” dersen tamamen tokatlıksın. “İflah olamam, ıslah olmama” dersen, seni ya düşman döver ya örgüt döver. Başka sana hiçbir yol yoktur. Biz insandan, dolayısıyla da kendimizden umut kesemeyiz. Umudu kesmek demek, maalesef hayvanlığa yol açmak demektir. Bu çok ayıp ve çok esef verici bir durumdur. Mevcut insan toplumunda hayvanca yer edinen demeyeceğim de, yönetilen bir acayip halk ve bu da herhalde lanetli olmanın en kütü biçiminin bizi bulması demektir. İnsanlar âlemi içinde insana benzeyen hayvanlar! Bu çok acı bir hükümdür ve eğer bu hükmü yıkmazsak bir gerçektir. Şimdi “Sen neden bu kadar direndir?” diyeceksiniz. Ben ki çok zavallı bir çocuktum, dayanabileceğim hiçbir şeyim yoktu. Ne aile, ne sınıf, ne ulus temeli diye bir şey yoktu. Ne de elimden tutan vardı. Hepsi açısında talihsiz ve yoksundum. Peki, buna rağmen nasıl çıkışı gerçekleştirdim? Bunun temelinde bazı güçlere de dayanarak çıkış yapmam değil, bu öfke duyulası, bu en lanetli hükmü yaşamama, bu hükmü kendim için geçerli kılmama, bu inceliği ve duyarlılığı gösterme benim için çok ciddi bir çıkış ifadesidir. Ve tabii bundan sonrası, madem bu büyük davayı benimsedim, o zaman hani “Hanya’yı, Konya’yı öğreneceksin” derler ya, ben de bu yolun gereklerini öğrendim. Bazılarınıza bakıyorum, hazır olanı bile değerlendiremiyor. Var olmayandan medet umuyor veya bazı matematik hesapları vardır, türevler, küçükten büyüğe doğru çıkış yapma, bu böyle bir hesaptır. Hazır olanı görememe, hatta var olanı küçültme felsefemizde yoktur. Felsefemizin bir özelliği, neredeyse yok olmak üzere olandan büyüklük yaratma felsefesidir. Gerçekliğimize göre bu kaçınılmazdır. Bunun dayanağı nedir? Dayanağı insan olma iddiasından vazgeçmeme, yaşamın kabul edilebilir özelliklerinden vazgeçmeme, hatta buna rağmen en ilerisini tercih etme, bu düşürülmüş insandan en yüce bir insana çıkış yapmadır. İddian bu kadar büyük olduktan sonra, bir hayalci veya bir kendini kandıran değilsen, o zaman “Bu kıyamet yolunda nasıl yürümem gerekir?” dediğinde, her taraf yanıyor ve yakılıyorsa, seni yakmayacak ufacık bir yer buldun mu oraya basacaksın. Bu çok anlaşılır bir husustur. Her şeyden yoksunsun. Ufak bir olanak buldun mu müthiş yöneleceksin. Bu da işin doğası gereğidir. Bir küçük silah, bir küçük özgür ortamdan büyük değerler deyip alacaksın. Yani bu yola girmenin doğal bir anlayışı budur. Bunu şunun için söylüyorum: Halen bu yolun gereklerini anlayamama söz konusu olabiliyor. Nasıl amansız zorluklar ve ateş varsa, o kadar yoksulluklar ortamında yer aldığımızı bilememe var. Bunun yerine “Var olan olanaklara dayanarak ucuz yaşadık” demek lanetli münafığın yaşam tarzıdır. Yani içindedir, etrafta düşman yaşamı öyle gözükür gibi kendini ortaya koyar, ama özünde başka bir şey yaşar. Bunlar var içinizde, tabii bunları affedemeyiz. Bu yol, bu yaklaşım yaşam sahiplerini affetmiyor. Kuvveti nereden bulacaksın? Kendinde yaratacaksın. Benim için en önemli sorun, düşünce üretecek kadar mideyi çalıştırmaktır. Bunu da sağlıyoruz. Ondan sonra ne gerekli? Somut işler gerekli, örgüt gerekli. Tabii bunları yapacaksın. Su içer gibi yapacaksın. Örgüt için eğitim, örgüt için yer, bunlar sorun bile değildir. Diyorum ya, havayı solur gibi kendiliğinden yapacaksın, savaşta da kendiliğinden doğruyu bulacaksın. Doğru savaşım tarzı benim için ekmek ve su gibi bir şeydir. Ben savaş tarzımızı hiçbir zaman kitaplardan da anlamadım. Kitapları okudum, biraz kafam karıştı. Daha sonra kendi hayat okulumuzdan savaş tarzımızı öğrendim. Ve dikkat edersek, düşman şimdiye kadar bana ulaşamadı. Neden? Çünkü hayat okulumuza göre bu işler bir çırpıda öğrenilmek zorundadır. Bakarım öğrenirim. Hep hissederek bugüne kadar gelmedik mi? Demek ki, hayat okulumuz bizi buna mecbur ediyor. Çok zordasın ve mutlaka yaşamak zorundasın. Bu seni savaşı hızla kavratmaya götürür. Onun için “Savaş sorumlarında tıkandım” demek, kendi kendini aldatmaktır. Diğer yandan yaşamdan da haberiniz yoktur, bu da büyük bir sahtekârlıktır. Biz ki, hemen herkesten daha fazla yaşama muhtacız, yaşama mutlaka saygımız olacak ve bunu gerçekleştireceğiz. Ülke içinde yaşamayı bilememek ne demek? Aramızda yaşamın anlamından -ki özgür yaşam ekmek ve sudan önce gereklidir, çünkü ekmek ve su da özgür yaşamla bağlantılıdır- habersiz olmak hiç düşünülebilir mi? Adı bile söylenmez, üzerinde tartışma yapmak bile olmaz. Eskiden günahtır, münafıklıktır derlerdi. Diğer bir deyişle felsefeyi, yaklaşım ölçülerimizi yakalamaya, kendimizde egemen kılmaya en başta özen göstermek gerekir. Özenden öteye de temel yapmak gerekir. Eğer bunu sağlarsanız politikada, askerlikte, kültürde, ekonomide her şey sağlam zemine dayalı olduğu için yeşerir ve birbirini tamamlar. Bundan kaçınmak demek, yaşamdan peşinen vazgeçmek demektir. Hangi yol ve hangi yöntemle olursa olsun, bu daha da anlamsızlaştırmak demektir ki, bunun da sonu yoktur. O halde partimizin ve savaşımızın temelinde egemen olan önderliksel anlayışı mutlaka sonuna kadar düşüncemize, ruhumuza ve eylemimize mal edelim ki, büyük önderler ve dolayısıyla savaşçılar çıkarmayı başaralım.

23 Ağustos 1996 Parti Önderliği



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-30-2009, 18:52   #28 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart PKK Felsefesi (2)

PKK Felsefesi (2)





Alıntı:
Var Olanla Yetinmemek, Hep Fazlasını Düşünmek ve Başarmaktır
(2)
Kanıtlanmış
Bir Şey Tartışmaya Gelmez
Bize en çok gerekli olanı bulmayı çalışıyoruz. İnsan kendine en gerekli olanı bulmadıkça, kendisine yabancılaşmaktan, yalancı olmaktan kurtulamaz ve hiçbir zaman da yalancılar; toplumsal gerçeklikte, hele büyük davalarda saygınlıklı bir yer tutamazlar.
Gerçekliğimizde; kendimiz için en gerekli olanı bulmak değil, bize en gereksiz olanın bütün bir gündemimizi kaplaması söz konusu. Ve bu da tamamı tamamına objektif ajanlıktır, yabancı güçlerin köhnemiş anlayış ve geleneklerin, kurumların direkt veya dolaylı temsilidir.
Özü iyi anlamaya ve tutarlı davranmaya elverişli olan kişiler -bunlar saflarımızdaki adaylar da, militanlar da olabilir- esasta kendilerini böyle tam gerekli olana göre yetiştirebilirlerse, yaşamın en büyük kararını vermiş olurlar. İhtiyaç şiddetle bunadır. Ben şunu söyleyeyim; gerek bu okulumuz, gerek tüm partimiz, toplumun en gözü pek, en kurtuluşa kararlı, sorun ve hastalık nedir bilmeyen, hatta asla zayıflıkları mesele yapmayan kişilerin yoğunlaştığı bir harekettir.
Son yıllarda partimizin içine neredeyse toplumun en hastalıklı tipleri geldi. Biz bunları aşmakta karalıyız. Hiç kimse asla “ben kurtarılmaya muhtacım, onun için PKK’ye geldim” diyemez.
PKK kurtuluşu yürütenlerin öncü gücüdür. Kendini kurtarmak isteyenlerin değil. “Ben kurtarabilirim” diyenlerin geldiği yerdir. Hasta ise gitsin kendini başka yerde tedavi ettirsin. Hastaların içimizde işi yok. zayıfların da içimizde yeri yok. Ben, parti içinde özellikle bu tutumu şiddetle savunacağım ve yürüteceğim. Elin serserisinin içimizde yeri olamaz. Biz bir “hastabakıcılar” hareketi değiliz; biz bir “sefiller” yeri değiliz.
En zeki, en cesur, en gözü pek olanların birleştiği bir gücüz, hareketiz.
Dolayısıyla böyle nitelikleri olmayanlar ya bu nitelikleri kazanır, -mutlaka büyük çaba harcayarak- ya da “ben yanlış yere gelmişim” der ve uzaklaşır.
Biz toplumu, hastalığı ne olursa olsun kurtuluşa götüreceğiz. Karar vermişiz, bu toplumu en düşürülmüş olduğu yerden çıkaracağız, ama sağlam insanlarla. Öyle anlaşılıyor ki; biz kendimize en büyük kötülüğü, kurtarmalık durumda olanlarla partiyi yürüteceğimizi sanmakla yaptık. Partiyi batıranların, partiyi zor duruma düşürenlerin -sanki hakları varmış gibi -gözümüzün içine baka baka, hatta yerlerimizi daralta daralta, saflarda bu tür zorlukları yaratmaya göz yummakla büyük hatalar işledik. Gerçek kadro asla bu duruma düşmez ve buna fırsat vermez.
Kendini bir kurtarıcı haline getiremeyenin, yaşamaya da hakkı yok. Kurtuluşu kendi içinde gerçekleştirmeyenin saflarda yeri olmadığı gibi, fazla kimseyi kurtarma gücü de olamaz. Zaten kendisini kurtarmaya çalışıyor. Partiye gelip, partinin kendisini kurtarmasını istiyor. Bu yanlıştır. Neden biz bu sorunu, bu yanlışı şimdiye kadar yaşadık? İyi niyetimizden! Benim de eksikliğim. Kaldı ki, ben fazla bundan yana değildim. Aile savaşımında bile, biz eski tarz aileye sahip çıkmakla aileyi kurtaramayacağımızı anladık, bıraktık. Daha değişik bir kurtuluş yolu. Neydi o yol? Toplumu kurtarma yolu, halkın kurtuluşu yolu. “Ancak halk kurtuluşa giderse, aile de kurtulabilir” dedik ve bu da doğruydu. Ama şimdi bu ilke yerine, çok çeşitli toplumsal zavallılıklar; ailecilik anlayışlarınızı, çeşitli geleneklerle, bireysel kurtuluşu sağlamak için, partiyi kullanma gibi bir yanlış tarzı esas alıyorsunuz. Bütün hastalıkların kaynağı bu yanlıştır.
Büyük bir halk kurtuluş önderi, halkın kurtuluşuna tümüyle sahip çıkma olmazsa, birey olarak da kurtulamazsınız, aile etkilerini de aşamazsınız. Demek ki, bu yanlışı peşinen artık kaldırmak gerekiyor. Kökünden böyle bir kadro değişikliğini başarmanız lazım.
Bu sözlerime de biraz dikkat edin artık. Sizden gerçekten giderek bıkıyorum. Neden? En temel perspektifleri veriyoruz, bir kulağınızdan girip, öbüründen çıkıyor. Bu yanlış! Öyle perspektifler var ki, beyninize mutlaka hakim kılınması gerekiyor. Neden bizim kadro son yıllarda güçlü kurtuluş kadrosu olamıyor? Bu temel perspektiflere uyamadığı için. Hatta parti bile ortadan kalktığında, yüzlerce kadromuzun bulunduğu alanlarda, birisi sesini çıkarma gücünü göstermiyor. Neden? Aşınmış, kadro olarak kendini tanımlayamıyor, rolünün, görevinin farkında değil, bu yüzden kaliteli kadrolar, yaman önderler çıkmıyor.
Bu okulumuzun en temel bir görevi, kadronun gerçek nitelikleriyle yetiştirilmesidir. Yönetimdeki arkadaşlar bu anlamda, bu perspektifler temelinde kadro politikamızı mutlaka yürütmek durumundadırlar. Genelde parti politikasından sorumlu olanlar, kadro politikamızın böyle yürüyüp-yürümediğini en başta çözmek, halletmek zorundadırlar.
Önce hasta insanın kendini kurtarmasını bilmesi lazım. Yani “beni örgüt adına birileri kurtarır” dedi mi, o kadro olmaktan çıkmıştır. “Büyüklerimize bağlıyım, gerisini Allah bilir” dedikten sonra her şey bitmiştir. Böyle kadro anlayışı olamaz! Kadro; iyi düşünen ve uygulama gücünü gösteren kişi demektir. Çizgiyi her koşul altında, yaratıcı uygulamayı bilen kişi demektir. Bu bir savaş olur, bu bir örgüt içi yönetim olur, bu bir eğitim olur, bu bir lojistik olur, bu bir diplomasi olur, somut duruma göre çizgiyi uygulamayı bilen kişi kadrodur. Ama şimdi size bakıyorum, yüzlercenizi bir araya getiriyorum, tek bir parti meselesine çözüm olamıyorsunuz. Aşiret usulü, hep birileri gelsin sizi sürüklesin. En kötüsü de, tehlikeli bir kişilik anlayışı gelişiyor; PKK’nin büyüklüğüne emek sarf etmeden sahip çıkmak. Yirmi yıldır başarıyla ter dökenlerle, hiçbir katkısı olmayanların aynı şerefi paylaşmaları doğru değil. Evet, PKK esin kaynağı, herkese moral verir, ama bu sadece bir sağlam başlangıç içindir. Emek apayrı bir olay, emeğin de başarılışı apayrı bir olaydır. Başarılı emek sunmayanların kendini PKK’li sayması doğru değildir. Siz ne yapıp yapıp bu PKK’lileşme olayını sağlama almalısınız.
En büyük savaş, partileşme savaşıdır.
Biz iddia ediyoruz ki, PKK kurtuluşu sağlamanın gerçeğidir. PKK’lileşen insan kurtaran kişi demektir. Halkına kurtuluş gücü oldun mu, PKK’lileştin. Aksi halde PKK’liliyiz diyemeyiz. Kendini PKK’lileştirmeye gücü olmayanların ayıklanması lazım. Bir dost sayınız, belki sıradan bir savaşçı da olabilir, ama PKK militanı öncü güçtür, kurmaydır. Planlar, örgütler, yürütür! Temel özelliğin bu olduğunu niye tekrarlıyorum? Halen kadro olmanın kenarından bile geçemeyenler var. Kadrolaşacaksın, bunun başka yolu yok!
En büyük eylem kendini kadrolaştırmaktır.
Bu yaşıma geldim, halen kendimi kadrolaştırıyorum, bıkmadan-usanmadan. Kendine büyük yönelen, kesinlikle büyük gelişir ve başarır. Kendine büyük çözümü gerçekleştiren bir toplumu bile çözüme götürebilir. Yok kendi içine tıkanmış, kendi içinde bela olmuş kişi topluma da bela getirir.
PKK adına günde yüzlerce kişi tutuklanıyor, onlarca şehit de düşüyor, fakat PKK adına çok akıllı örgütleme yapan, hatta savaşı yöneten bir kaç kişi çıkamıyor. Bu büyük bir eksikliktir. İşte bazı kadrolarımızın, “ben öncü rol oynamak istiyorum” diyenlerin buna göz dikmeleri lazım. Herkes yarım yamalak bir şeyler yapmaya çalışırsa herkesin işi bozulur, sonuçta hepsi kaybeder. En büyük ve en gerekli olan, bize şu anda “ben işlere her koşul altında yeterliyim” diyen birilerinin ortaya çıkması veya gerçekleşmesi, yetiştirilmesidir. “Bana sorarsanız, ben büyük rolün sahibi olmak istiyorum”, o zaman derim ki ona; sen en gerekli olanı şahsında başarıyor musun? “Evet” derse, işte sensin o kişi deriz.
Son süreçlerde PKK içinde; Hakiler, Mazlumlar, Kemaller, Hayriler, Agitler gibi kişiler fazla çıkamıyor. Neden? Kadro politikasındaki saptırmadan ötürü böyledir. Saptıran veya saptırmaya göz yuman kişilerin egemen olmasından ötürüdür. Yoksa bu kadar niceliksel gelişme var, bu kadar fedai insanlar içimize geliyor. Neden bunların içinden bazıları çok büyük rolün sahibi olamıyorlar? Çünkü onları saptıranlar var. Ve bir de kadro rolünü oynaması gerekenlerin, bu rolün yanından bile geçememeleri. Bu yüzden çok sayıda büyümeye açık yetenek olmasına rağmen, hiç birisi gelişmiyor. Halbuki biz başlangıçta küçük bir gruptuk ve yiyecek-içecek imkanımız bile yoktu. Değil böyle sistemler, okullar, yol paramız bile yoktu, bir tabancamız bile yoktu, bir broşürümüz yoktu. Ama bayağı inancı büyük ve çok özlü olabilen insanlar ortaya çıktı. Şimdi bu kadar geniş imkanlar var, aylarca eğitilebilme imkanları var ve savaşın kendisi var, ama buna rağmen neredeyse komutanların büyük bir kısmı baş belası. Nerede bir örgüt temsilcisi, orada bir bela. Demek ki, saptıranlar daha çok; demek ki, kadrolar da rollerinin kenarından geçemiyorlar. Dolayısıyla çok sayıda yetenek, aday ve imkan, olanak çarçur oldu. Bunu tersine çevirmenin yolu; demin söylediğim perspektiflere uymaktan geçmektedir.
Her zaman söylenir; “bir hareket genişledi mi içine çeşitli sınıfların ve hatta düşman etkilerinin müthiş sızması da gelişir”. Doğrudur, şu anda bütün sınıf eğilimleri PKK’nin içine sızıyor, hatta düşman eğilimleri de. Eğer buna karşı biz çok sağlam bir ideolojik-politik mücadele vermezsek, parti elden gideceği gibi çok karşıt bir konuma da dönüşebilir. Bunu abarttığımı sanmayın, yetmiş beş yıl sonra kocaman Sovyet devrimi karşıtına dönüşmedi mi? Yani dünyanın üçte birini etkisi altına alan, fakat içten, tepeden çözüldü.
Demek ki, yıllar geçse de oluyor. Halbuki biz henüz devrim filan yapmış değiliz. İmha sürecini durdurmak için tüm gücümüzü harcıyoruz. Her an PKK yirmi dört saat içinde karşıtına bile dönüşebilir. Birileri bastırırsa ve yüzlercesi de uyursa, bu her zaman mümkündür. Ondan sonra “ya bu kadar güçlü harekete ne oldu?” demeyin. Kocaman Roma İmparatorluğu da böyle çözüldü. İçteki bozukluk, dışardan barbarların bir-iki saldırısıyla yıkıldı. Tarihin en büyük imparatorluğu idi. Bir parti içinde böyle çürük, böyle uyur gezerlerin çok olduğu bir yerde tabi ki kaybetme çok kısa bir zaman süresi içinde gerçekleşir. Demek ki, eğer kendinizi PKK’de sanıyorsanız uyanma, ayıklanma tutumuna girmelisiniz. Siz bırakalım devlet olmayı, daha devlet fikrinin kenarından bile geçmiyorsunuz. Devletleşme için mücadeleye yüreğiniz daha yer vermemiş, beyniniz de anlam vermiyor.
Doğru-dürüst bir şeye hakim olmayı kişiliğiniz kabul edemiyor. “Belki kendini kurtaran kişi için devrim olmuştur” bu anlayışı aşan kaç kişi var? Parti içinde bir yetkiyi ele geçirmeyi kurtuluş sayanlar çoğunlukta. Bırakılsa zaferi esas alan, ona yürüyen şurada kalsın; var olan imkanları hem de çarçur edercesine ele geçirmek de demeyeyim, böyle boşlamaya götürenleriniz esas ağırlığı teşkil ediyor. Gerçekler bunlardır. O açıdan eğer hastalıklı ve kendini kandıranlar olmaktan çıkarmak istiyorsanız veya böyle olmadığınızı iddia ediyorsanız, o zaman şu soruya cevap vermek gerekir; “ben bütün konularda ne kadar yeterliyim?” Bir defa iktidar hırsınız ne kadar var? Doğru temelde iktidar düşünceniz var mı? İktidara inanıyor musunuz? Nasıl iktidar olunur? Bu soruları kendinize sormuyorsunuz. Sizin için sorun; bir sigarayı tüttürmek, bir çorbayı da bulduk mu yetinmek veya bir kaç kişiyi de kontrolü altında aldı mı gel keyfim demektir. Bu düşüncenin kendisi bile ancak felaket getirir.
Bu bir kader midir? Değil, bu bir kendini kandırmadır. PKK içinde de kendini böyle kandırmak, tek kelimeyle eski düzenin mantığıyla ajanı olmak demektir ve bunun da derhal atılması gerekir. Atılacak bir yer yoksa, tutuklanması gerekir, tecrit edilmesi gerekir. Ve neredeyse “hiçbir işin üstesinden gelemiyorum” deniliyor, bir halk için en büyük kötülük, hiçbir işin üstesinden gelmeyen insanların kendisini öncü saymasıdır. Allah bu kişileri bir halkın başına getirmesin ve unutmayalım ki, sizler ezici bir çoğunlukla böyle kişilersiniz. Hiçbir şeye yeterli değilsiniz. Ama halkın başına da geçiyorsunuz. Önderlik kendini asla bu konumlarda bırakmaz. Kendimi bildim bileli, doğru-dürüst kendimi çözmemişsem başkalarının yanında ne işim var, bir verecek doğru fikrim yoksa, niye ilgileneyim, utanırdım ve yaklaşmazdım insanlara. Hâlâ hatırımdadır; beş yüz metre toplulukların uzağından geçerdim. Neden? Çünkü akıllı olduğum için.
Şunu biliyordum; bunlara verecek bir şeyim yok, gücüm yok. Ben gidip cemaatin içinde niye oturacağım? Utanırdım, kaçardım. Ya birisi beni kaldırıp soru sorsa cevap veremesem, ya birisi benimle konuşmak istese konuşmayı bilemesem, ayıp değil mi? Bu benim daha çocukluktaki bir hatıramdır. Ama şimdi size bakıyorum; tatar ağası gibi bağdaş kurmuşsunuz parti içinde, doğru bir soruya cevap veremiyor, bir tartışmayı yapacak gücünüz yok, hem de çok etkili, yetkili birisi gibi görünüyorsunuz. İşte bunu aşacaksınız, bu büyük ayıbı gidermemiz gerekir. Böyle kişilerin cemaatin, yani partinin içinde oturmaması gerekiyor. Gidin başka yerde cemaat kurun, ama bu partimizin cemaati olamaz.
Biz PKK cemaatini ilk oluşturduğumuzda oldukça doğruları bulmaya çok hevesli ve tartışmasını bilenlerle bu işi yaptık. Şimdi ben bakıyorum, her gün tık, tık, tık kafasına vuruyorum, çenesini kaldırıyorum, konuş diyorum, hiç kafası kendisinde değil. Yönetimimize geliyorum, yönetim nasılsın? Guguk kuşu gibi! Çoğu konuşmasını beceremiyor. Halbuki biz ilk grup iken, damarlarımızı böyle göstere göstere “doğrular bu değil mi?” diyorduk. Şimdi doğrular herkesin önüne dört dörtlük konulmuş, bakmaya bile üşeniyorlar. Aynen durum şuna benziyor; sanki bir devlet kurmuşuz, devletimiz çözülüş sürecinde, işte bazı böyle mirasları var, bu mirasla zor bela geçinen tembel aile fertleri gibisiniz veya “artık karın doymuyor, bir an önce kaçmalıyız” diye umut kesen kişiler durumundasınız.
PKK yalnız bu değil. Ben bu değilim, gördüğünüz gibi aynı coşkuyla, aynı doğruları amansız takip ederek ve başararak çalışıyorum. Bunu inkar edebilir misiniz? Hayır! O zaman sen ne yapıyorsun? Siz kadro adayı değil misiniz? Benden çok mu üstünsünüz? Bu yılların büyük yıpranmasına rağmen, biz halen büyük çalışmıyor muyuz, sen ne yaptın ki yoruldun? Neyi başardın ki kendine bazı hakları tanıyorsun? Demek ki, yanılgı var. Demek ki, insanlığın özüne ters düşme var. Çünkü, insani temel nitelikleri kaybetmeyen birisinin böyle durması mümkün değil. PKK’li olması da gerekmez. “Ben temel insanı özelliklerimden vazgeçmiyorum” dedin mi, kesinlikle ileri bir aşamayı kat edersin.
Günlerdir vurguluyorum; en büyük savaş, nefs savaşı, içinizdeki geriliklerle savaş, tortularınızla, her türlü hastalıklarınızla savaş; inanç savaşı, ideolojik savaş, politik anlamda savaş, en büyük savaşımım bu. Diğer savaş bundan sonra gelir. Örneğin, kendimi yetiştirme işini, yani kendimle savaşma işini yapmasaydım, tek bir kişiniz, bir tek fişek demeyeceğim, bir tane doğru sözcüğe sahip çıkabilir miydiniz? Kendi gerçeğimi size anlatıyorum. PKK hareketi, şu anda Kürdistan’da biricik savaş hareketidir! Diğerleri mirası yiyor veya satıyorlar gerçeğimizi. Kazandıran tek PKK ve PKK’de benim yönetim ve Önderlik gücümdür.
Bu nasıl sağlandı? Kendimle savaşla. Ben kendimi nasıl yaşattım, kendimi nasıl inandırttım, kendimi nasıl cesaretli kıldım, kendimi nasıl olanaklarla büyüttüm? Böyle olmasaydı silah alabilir miydiniz? Bırakalım savaşa girmeyi, dostça, yoldaşça yine bir arada olmayı, yirmi dört saat birbirinize tahammül etmeyi başarabilir miydiniz? Unutmayın en sevdiklerinizin yanında bile fazla kalamıyorsunuz. Neden? Ama bugün bunun bütün zorluklarına rağmen, milyonları yürekten ve bir çizgide tutabiliyoruz. Bunları inkar edebilir misiniz? Hayır! O zaman anla, anla ve gereklerini yerine getir.
Yalan-yanlış, gerçek dışı, sahtekarlıkla kendini kandırma! Adam gibi gerçekleri gör ve ona göre adımını at. Niye oyalanıyorsun-dolanıyorsun, eveliyorsun-geveliyorsun, yalpalanıp duruyorsun? Neden? Doğru ortaya çıkmışsa, başarmışsa ve sen çok yoksul isen, şiddetle başarılı olmaya muhtaçsan isen, ekmek-sudan önce diyeceğim ki, bu yol doğrudur. Çünkü çoğunuzun karnı aç, eğer güçlenmezsek her şey elden gider. Her şeyin yolu olan bu yola neden ilgi duymayacaksın? Demek ki, sahtelik ve yanılgı var. Yanılgı, sahtelik toplumsaldır, ideolojiktir. O halde seni yanıltan ne? Sahteliğe itenin gerçeğini öğren. Bu da ideolojik faaliyetle olur. Mesela ben kendimi ne ile kazandım; ideoloji ile kazandım. Yıllarca elime ne geçti ise ve hatta gözlerim ne gördü ise, okuyup yorumlamaya çalıştım. Hatta kendimi tanıdığımdan beri anlamak ve mümkünse değiştirebilmek. Öyle okumadan önce ben büyük denedim, yani binlerce sefer denedim. İn-çık bir yokuşu, dolaş-fırla bir yeri, gez-gör bir yeri, sonuç çıkarıncaya kadar. Bıkmak-usanmak yok.
Hani derler ya; “bir harfi öğretenin kırk yıl kölesi olmak” bunu söylerken imam Ali büyük bir eylemcidir. Büyük eylemci öğrenmenin çok gerekli olduğunu bildiği için bunu söylüyor. Büyük eylemin büyük öğrenmeyle ilişkisi vardır. Hz. Muhammet “ilim için de olsa git öğren” der. Çünkü İslamiyet’in bile gelişmesi biraz bilimsel gelişme ile bağlantılı. Kur-an “oku” sözcüğü ile başlar. O çağlarda bile öğrenme, okuma esasta gelişmenin motoru oluyor. Yani ideolojik mücadele, ideolojiyi kazanma, görüş kazanma ve büyük fırtına ondan sonra patlak verir. Şu andaki durumunuz; ideolojik olarak o kadar yanlışın tortusu halindesiniz ki ve yeni de o kadar sönüktür ki, size işte böyle zavallı, gözleri geriye kaçmış, yüreği donmuş, ruhu kararmış, yine hiç düşünmeye bile mecal bulamamış birileri konumundasınız ki, bu da büyük eylem düzenleyemez.
Bu anlamda ideolojik mücadele bu ölü kişiliğinizi dirilten en temel eylemdir. Şu anda ben ideolojik önderim, politik önderim de diyemem, askerlik çok daha sonradan gelir. Nedir ideolojik Önder? Bir ülke için, bir halk için, hatta insanlık için temel doğru düşüncenin temsilidir. Ben bu görüşleri, yani bu ideolojiyi kendime mal etmişim ve şu anda temsil ediyorum. İşte büyük ideolojik mücadele! Bunu esas aldığım için, halklar adına doğruyu ve onu az-çok bazı propagandalarla etrafa yaydığım için görüyorsunuz ki, büyük eylem doğdu. Benim gibi çok zorda olan birisinin bu ideolojik duruşu, bugün en büyük eylemdir. Yalnız halkımız içinde değil, tüm dünyada.
İdeoloji, yani düşünce gücü, köle bir toplumun ayaklandırılması için şarttır. Tembel insanların kendine gelmesi için şarttır. Hele büyük eyleme kalkmak isteyenler için en gerekli olandır.
Beni bu kadar faal ayakta tutan nedir? Bendeki doğrulardır, yani düşünce gücüdür. Benim büyük doğrularım olmasaydı, yere-göre sığmaz duruma kendimi getirebilir miydim? Benim doğrularım bana şunu söylüyor; “büyük yürüt, büyük savaştır, büyük örgütlendir, tartıştır, büyük eylem yap”. Bana bunu doğrular söylüyor. Benim sizin gibi bir kuru kinim yok ki, kuru kinle zaten iki adım atılamaz. Büyük doğrular beni hem sağlam ayakta tutuyor, hem de büyük eyleme yönlendiriyor. Şimdi sizin büyük doğrularınız olmadığı için, açıkça söyleyeyim; çoğunuzun içinde doğrular değil de, fitne-fesat, yani eğri-büğrü, beni boşa çıkaran bir çok tilki dolaştığı için hepsi de yalan-dolan, hırsızlık, kendini sözde kurtarma gibi bomboş işlerle uğraştığı için eylemsiz kalıyorsunuz. Bu yüzden başarısızsınız. Temel doğrularınız yok.
Tarihte her zaman bir kaç büyük doğrusu olan insanların büyük önderliğinden söz edilir. Dikkat edin, ne kadar temel bazı doğruları stratejik ve taktik düzeyde birisi ele almışsa, o kişi önderdir, komutandır, bilim adamıdır, kapitalisttir, yani patrondur, zengindir. Kürt neden bütün bunlardan yoksundur? Doğruları yok, en temel sahip olması gereken doğruları ayaklar altında çiğnenmiştir. Doğrularını bu kadar çiğneyenler eyleme geçirebilirler mi? Hayır! Bu kadar yanlışların içinde bocalayanlar, hatta düşmanın düşüncelerinin günlük olarak hakimiyeti altında yaşayanlar, kendileri için eyleme geçebilirler mi? Hayır! Kurda-kuşa yem edilmek için güdümlenen bir sürü gibi dolaştırılırlar. Ve nitekim durumlar öyle. Hakim uluslara bakın, sağlam ideolojik esaslara bağlı oldukları için hiç kimse onları yerlerinden sökemez.
Almanya’dan gelenler çok, hadi bir Almanı sökün Almanya’dan. Ama bizi bütün bir ulus olarak söküyorlar ve hem de kaçarcasına. Neden? Çünkü sağlam ideolojik dayanaklarımız yok, sağlam yurtseverlik düşünceniz yok, sağlam kurtuluş düşünceniz yok. Ne var ya? Ülkeden kaç eğilimleri, nereden hazıra konduysan oraya fırla eğilimleri, güdüleri de diyebiliriz. Yine en basit ve en değersiz olanla idare et denildiğinde, “bu da bana yeter” felsefesi egemen olduğu için bizim insanlar bitiktir. Ne ülkeleri vardır, ne özgürlükleri, büyük doğrularına ihanet ettikleri için her gün başlarına bela gelir, acılar içindedirler. Hepsinin nedeni temel doğrulara ihanet ettikleri içindir.
Halkı, toplumu bırakalım, hadi onlar düşmanın egemenliği altında, yanlışlarına kurbanı, ihanetin acısını çekiyorlar, ya siz? Eğer bu anlamda işte doğruları egemen kılamazsanız, size münafık derler. Yani “aktan görünür, ama içi karadır, güçlü görünür, ama zavallıdır” yoğunca bunu yaşadığınızı inkar edemezsiniz ve bunlar da öyle kader, anadan doğma şeyler filan değil. Tam tersine, doğrulara ihanet edildiği içindir. Doğru fıkır nedir? Bize bugün en gerekli olan, insanlar topraksız yaşayamaz. Yaşadığınız topraklara anlam verme, özgürlüksüz de olamaz çağ gereği, ona da anlam verme ve bunun için ne gereklidir? Örgütlü olma ve gerekirse çelişkilerle savaşma. Bunlar temel doğrular. Şimdi bu hususlarda kendinizi bu kadar kandırırsanız, vatan filan hikaye, nerede karnını doyurursan orası vatan. Özgürlük de hikaye. Cıgaranı iyi tüttürdün mü bundan daha iyi özgürlük mü olur? Bırak onun zorluklarını, örgüt zaten sıkar adamı, keyfine yine düdük öttürdün mü en büyük örgüt senin, eylemi, planı, bilmem bırak, canın hiç zora sokma, ne kadar kendini kurtardıysan o kadar yaşamış sayılırsın. Bunlar şimdi size hakim olan ideoloji veya felsefedir.
Sözde akıllısınız ama, kandırmanın aklına takmışsınız yani, sizin aklınız kandırma aklı. Kandırma ve kanma, aldatma ve aldanma, yalan-dolanın geliştiği akıl. Bazı uluslarda temel değerlendirmeler yapılır. İşte filan ulusun aklının eleştirisi. Şimdi Kürt aklının eleştirisi dersek, diyeceksiniz ki; “akıl nerede, eleştirecek akıl yok”. Peki, bir yerde akıl yoksa ne başarılabilir? Siz nasıl dehşetle irkilmiyorsunuz, şaşırıyorum size, bu akılla mı yaşayacaksınız? Şu meşhur diğer yol, yani kendinizi hasta gibi gösterme. Bir tarikat üyesinin kendisini çok cesaretli kılması ve hatta en sonunda bıçağı buradan sokup, buradan çıkarmasına bakalım; önce çok sarhoş olur, sarhoş olması için müthiş dolanır, bağırır, varsa aklın zerresi onu da aklından çıkarır, yüreğini tamamen böylece sarhoş eder. Aklın gittiği yerde de şişleri işte buraya saplar, şuraya saplar.
Siyasal anlamda sizin de yaşadığınız gerçeklik budur. Her gün kendinizi şişliyorsunuz, sağınıza-solunuza batırıyorsunuz. Neden? Akıl durmuş. Subjektivizm hastalığı budur. Gerçeklere gözünü yum, sahte bir cesaret, kör bir cesaret, evet, din tarikatının üyesinin yaptığıyla sizin kör cesaretle yaptığınız arasında fazla fark yoktur, ideolojik anlamda, moral anlamda aynı temele sahiptir. O öyle yürütüyor, sen saflarda savaşma adına yürütüyorsun. Dinlerin cesaretli kılınmasıyla, ideolojik yoksunluğun cesaretli kıldırması arasında fazla fark yoktur. Nedir peki, daha doğru ve başarılı olan? Biri oldukça bilimsel, oldukça objektif temellere dayanan, biz buna bilimselliğe dayanan ideoloji diyoruz, gerçeklerle çelişmeyen bir ideolojin oldu mu ve onu da temel çelişkilere, bir toplum için uyguladın mı -siyasi bir hareket bu anlama gelir- o zaman ortada bir akıl vardır, onun eylemi vardır. Şimdi onun için bu ucuz duygularınız bana sefalet gibi geliyor.
Aklın hakimiyeti olmayınca ucuz duygular, o her türlü böyle kendini çılgınca kaptırmış olanların gerçeğini hissettiriyor. Bırakalım bir başarıya gitmesini, sadece düşürür. Peki aklı öğrenmenin yolu nereden geçer? Bazıları kitaplardan geçer, okuldan geçer, üniversiteden geçer derler ama, bizde bütün bunlar fazla aklı öğretmez. Bizi tam tersine baştan çıkarır, yani akıldan yoksun bırakır. Bütün sömürgeci okullar, emperyalist sistem içinde var olan bir aklımız varsa, onu da elimizden alır, ruhumuzu perişan eder. Okul, sistem ancak kendimize karşı savaşarak inşa edilebilir. Çünkü herkes bizim aklımızı çalıyor. Sen akıl savaşını ancak kendin verip kazanabilirsin.
İşte PKK’nin okulu demek, aklın yaratılması demektir. Bir halk aklı, bir ulus aklının gerçekleştirildiği yer anlamına gelir. “Aklı olmayan ahmaktır” deriz, her zaman başkalarının aklıyla düşünen, ahmaktan daha tehlikelidir, o bir ajandır. Artık şu devletin, şu gücün ve bu çok büyük ayıp, ayıptan da öteye ihanet denen bir kelime vardır, yani geçeklerine ters düşen. Şimdi siz biraz böylesiniz. Peki neden sıkılmıyorsunuz? Bu büyük akılsızlıktan neden korkmuyorsunuz? Utanmıyorsunuz kendinizden? Utanmıyorsanız size yaklaşmak büyük günahtır. Ve ben gerçekten hem çok utanırım ve hem de arama müthiş mesafe koyarım.
Akla inanmıyor, kendi aklını bulamıyor, yani ideolojisi yok. Bu insandan korkulur, bana göre delidir. Bir deliye yaklaşılır mı? Bana göre bir yatalak hastadır, yaklaşılmaz. Bu doğrudur. O halde ideolojik savaş gerçekten her şeyden önce geliyor. Akıl savaşıdır bu, kendimiz için, kendimize en gerekli olanı bulmak için ve bunu kanıtlayacaksın; “bana gerekli olan akıl, beni ülkeme, topluma, birey olarak da kendime ve beni kazandırmaya götüren akıldır” diyeceksin. Bunu kendine her zaman sorgulattıracaksın, uygulayacaksın. Başkalarının aklıyla biliyorsunuz yol alınmaz. “Akıl zaten başta olur” derler, bunu beynini çalıştırarak sağlayacaksın.
Ama bu akıl bizde aynı zamanda bir toplum aklı, bir halk aklıdır. Halk için düşünür. Halkı inkar eden akıl, halkın ülkesini inkar eden bir akıl kesinlikle hem başka sınıf veya başka bir yabancı sınıf adına düşünür ki, buna da tarihte ajanlık denir. Bir toplumun içinde objektif veya subjektif, bilinçli veya bilinçsiz ajanlar denilir. Buna biz akıl diyemeyiz. Politika bundan sonra gelir. Politika nedir? Bu anlamda aklın, ideolojinin toplumsal gerçeklikle bağ kurmasıdır. Özgürlük aklının, özgürlüğün gereksinimini duyan, halkla kaynaştırılmasıdır. Bizde esas itibarıyla politika budur. O ne olur? Eylem olur, örgüt olur. O savaş olur. Politika bu anlamda giderek örgütlenir, örgütlenme politikadır. Örgütlenme eyleme geçer, eylem daha da şiddetlenir, savaş olur, askerlik olur. Ama aklın temeline de dayanmayan politika da yoktur. Veya politika tamamen aklın eseridir. “Askerlik de politikaya dayanmazsa asla olmaz. Askerlik politikanın daha yoğunlaşmış, eyleme geçmiş biçimidir” diye de tanımlanır. Akla dayanmayan politika neye benzer? Ayakları olmadan havada gezmeye benzer. Mümkün müdür? Pat diye düşer, nitekim bizde pat diye düşenlerin sayısı az değildir.
Akılsızlıktan ne kadar nefret etmek gerektiğini görüyorsunuz. Sözüm ona savaşıyor, sözüm ona politika ile ilgileniyor. Hayır! İkide bir yalpalayıp düşüyorsun. Bir de hakkın yok. O zaman halkları aldatma, kendini de aldatma. Akıllı ol, akıl kazan. “Yok ben kaçıyorum düşünmekten” bunu söylediğin an kesin tokatlamak gerekir ve varsa bir sürü onun içine atmak lazım. Mesela koyun, keçi ve manda sürüsüdür. O kişiyi alacaksın, oranın içine koyacaksın. Ceza olarak o sürünün içinde kalmalıdır Çünkü aklı inkar ediyor. Bu ceza sistemi bence yerindedir veya sürü yoksa tek başına bırakmak gerekir, aklı başına gelinceye kadar.
O halde şu ortaya çıkıyor, siz ne kadar kandırmaca oyun, maske takınırsanız takının akıl önünüzü keser. Akılsızlığın her halde kendini ele verme olduğunu anlıyorsunuz. Aklın dışında kendini savunmanın hiçbir güçlü imkanı yoktur. Burada ideolojinin gücünün farkında mısınız? Halen farkında değilsen, sen o tarikat mezubusun, ancak gösteri yaparsın. Heyecana geliriz. Bak mezup kendine şiş batırıyor, savaştaki konumunuz o kadar olur.
Bu anlamda Önderlik gerçeği, Kürt gerçekliğine yöneldiğinde veya bir ulusal soruna müthiş akıl eleştirisi yaptı. Bu büyük akılsızlara büyük akıl öğretmek gerekir denildi. Ve o büyük ideolojik savaşı başlattı. Bu savaş şimdi akıl yarattı. Ulusal akıl, sosyal akıl, özgürlük aklı, savaş aklı, istediğimiz kadar olmasa da gelişiyor. Ve siz bu temelde yeni yeni ayaklarınızın üzerine biraz kalkıyorsunuz. Biraz aydınlık görmeye başlıyorsunuz. Bu büyük akıl olmasaydı bırakalım böyle yol olmayı, çukurdan bile çıkamazdınız. Keneften, -insan aklı açısından biz kenefteyiz- kenef nedir biliyor musunuz? Kenef; pislik birikintileri, onun içinden gerçekten çıkamazdınız. İnsan aklının gelişim düzeyi açısından söylüyorum ve bize yapabileceğiniz en büyük dua, sizi bu keneften biraz çıkardığımız duasıdır. Biliyorsunuz ki, kenefte olmak çok kötüdür; bataklık değil. Neden bu halk bu kadar bize minnet duyuyor, biraz da bu yüzden.
O halde sizler madem yolu buldunuz, nasıl aklın yolunu gördünüz, ideolojinin imkanını gördünüz, korkunç ona yükleneceksiniz. Ve ideolojik birikim gelişirse politik sıçrama yaparsınız, askeri sıçrama yaparsınız, örgüt sorunu olmaz. Öyle sıkça söylediğiniz gibi, “gittim başaramadım, anlayamadım, gereklerini yerine getiremiyorum” demek; “bırak sürüye gidip koyun gibi yaşamak istiyorum” demektir. PKK bir ideolojik harekettir. Her şeyden önce Önderlik bir ideolojik Önderliktir. Akılsızlar etrafıma gelemez. Çünkü çok tehlikeli ve bunlardan nefret ediyorum.
Benim tüm hareketimin temelinde makul olana, tabii özgürce olana yer vermektir. İşbirlikçinin de aklı vardır, bana sorarsan o akıl değil artık, adı üstünde yüreği de, beyni de düşmana ayarlamış kişidir. Özgür akıldan bahsediyoruz. Özgür akıl ve beraberinde özgür eylem benim her şeyim ve ben kendi sırrımı açıklıyorum. Bunları böyle; sezgisel, duygusal ve giderek aklı öğrendiğimde dünyalar benim oluyordu. Ben bu dünyayı böyle fethediyordum. Benim başka silahım yoktu.
Kaldı ki, o silahları ciddiye almam. Benim için en büyük silah, ideolojik silahtır. Bir önderin en büyük silahı, önderlik silahıdır. O silah olduğunda diğer silahlar kendiliğinden gelir. O silah gittikten sonra, yüz binlik ordun da olsa kendiliğinden dağılır.
Anlam veremediğim bir husus; neden bu kadar ideolojik yoksunluk içerisindesiniz? Ve ürküyorum sizden. Çünkü bana göre, “ideolojik yoksunluk hayvanlaşmanın eşiğinde olmadır”. Veya daha da kötüsü, hayvanlar yalan söylemez biliyorsunuz, yalanlar insana özgüdür. Yalan-dolan insanı olmak demektir, bu ürkütücüdür, olmaz olur mu, hırsızdır, katildir, yani toplum için bir tehlike kaynağıdır.
Neden korkmuyorsunuz, dehşetle sarsılmıyorsunuz? Bu ideolojik ilkellik sizi nasıl ürkütmüyor? Ve açıkladım, sadece ürkütücüdür. O halde ideolojik mücadele her şeyden önce gelir. İdeoloji, yani fikir kazanma, düşünce gücü olma, akıllı olabilme her şeyin temelidir. Hepsinden önce gelir ve onu giderek topluma taşırma, halka götürme politikadır, güç olabilmedir. Doğru fikir ile götürme politikadır, güç olabilmedir. Doğru fikir ile halk birleşti mi o bir güçtür, onu bir devlet olmaya götürür. Savaştır, hiç şaşırmayın buna. Doğru ideoloji, doğru akıl sana söyler ki; “yürü, ulaş topluma” engeller çıkar. Nedir o? Düşman engelleri; o seni savaşa sürükler, savaşı ordu ile yaparsın, o zaman komutan olursun, bir fikir komutanısın dikkat et, yani fikrin komutanısın, engel düşman ordusudur, düşman örgütüdür, düşman fikridir. İşte ideolojik mücadele ile, askeri mücadele ile, politik mücadele ile yaparsın. Hata ekonomik imkanlar düşmanın elindedir, bir de yeme-içme veya maddi zenginliğiyle ele geçirirsin, bu da ekonomik mücadeledir.
Doğru fikri olan bunların hepsini göze alır ve hepsinde de iradelidir, çünkü amaca ulaşmak zorundadır; çünkü halka ulaşmak zorundadır. Engel tanır mı? Çünkü arkasında büyük akıl var, ideolojik temel var.
Bunu bu nefer sanırım anladınız. Anlamazlıkta bazıları hâlâ ısrar ederse, bunların hakkı gerçekten pataklamadır. Hiç gözünün yaşına bile bakmadan içimizde hiç kimse akılsızlığın savunuculuğunu yapamaz. Hiç kimse ahmaklığın varlığını da savunamaz, cesaret bile edemez! Ederse yeri başka yer olur. Eğer bütün bunlar doğruysa, o zaman gelişmeniz gerekiyor. Akıllıdır, aklın yoluna girmiştir, akıl ona doğru savaş tarzını göstermiştir ve zaten büyük akıl, büyük doğru insanı büyük eyleme kaldırdığı için de onun önüne ciddi bir engel dayanamaz. Bu her şeyin çaresini bulur.
Benim önderlik gerçeğinde anladığım budur, ama yok. Halen bildiğimiz başka akıllar var. Ben size sorarım, ben size söylerim; bu fasa-fiso aklıdır, kuş beyinlinin aklıdır. Kuşlar çok güzel varlıklardır, onları fazla suçlamak istemiyorum, ama ne de olsa kuşturlar. Bazen incelerim, bir taneye şartlanmış, bir beyni vardır. Tek boyutlu arkadaşlarımız var ya, tek bir şey görüp ve aklını ona göre çalıştırır, komple değildir, tamamen kuş beyinlidir. Diğer okulumuzda epey güvercinler var, bazılarınız incelersiniz tek boyutludur, sadece taneyi görür ve ona göre kafasını çalıştırır. Mücadelenizdeki gerçeğiniz bana bunu anlatıyor. Ama insan aklı bu değildir. Ulaşmanız lazım, kuş beyinli olarak kalmak ayıptır. Ben şimdi kahkaha atayım mı? Bazen kendi kendime gülüyorum. Fakat yoldaşlıkta bunun yeri olmamalı.
Yoldaşlar en akıllı olanların birliğidir. Parti kurumu, aklın da, politikanın da kurumlaşmasının ifadesidir. Artık orada akıl kurallara bağlanmıştır. Politika amaçlara indirgenmiştir ve orada en akıllı hareketler ve her şey kurallara göre yürür. Kurumsal okuldan kastımız budur. İdeolojinin partileşmesi denince bu anlaşılmalıdır. Böyle büyük akıl sahibi içinizde oldu mu başarılmayacak hiçbir ciddi iş olamaz. Tüm ciddi işlerde başarı kesindir. Belki bazı böyle konularda insan başarmayabilir de, ama esas başarılır. Temel olan başarılı adımlarla atılır.
Demek ki, ideolojik mücadeleden anlaşılması gereken; bu vazgeçilmez, temel ihtiyacımız olanın kazanılmasıdır. Bunun için mücadele edeceksiniz, aklınızda çok uğraşacaksınız. Sadece okuyarak değil, bakarak da öğreneceksiniz, yaparak da öğreneceksiniz, savaşarak müthiş öğreneceksiniz. “Savaş halkların en iyi okuludur, ama öğrenme esastır” denilir. “Bakarak anlamayanlar, savaşarak öğrenmeyenler kesinlikle kazanamazlar”. Benim gücümü soracaksınız; ben gerçekten en sıradan ihtiyaçlarımı giderirken bile düşünürüm. Bütün işlerde, kaldırımlarda yürümemek tam bir okuldur. Düşünmeyi sindirmediğim hiçbir yer yoktur. Gücümü burada alıyorum. Her şeyden öğrenmem beni güce götürdü. Bu açık ise, siz de ihtiyacınız olduğu kadar düşünün ve düşünceyi kazanın. İdeolojik birikim sağlayın, fakat altın küpü gibi içinizde saklı tutmayın. Yer altındaki veya mezardaki düşünce bir hiçtir. Onu işletmek, nedir bu da; örgütlenmektir, düşünce örgütlenirse harekete geçer, daha doğrusu harekete geçemeyen düşünce mezardaki düşüncedir veya yer altındaki küpteki altındır, değeri yoktur. Bir gün senden sonra gelir o altını oradan çıkarırlar.
Sizin varsa aklınız, onu harekete geçirin. Onun adı da dediğim gibi ilişki, örgüttür. Eğer fazla çıkaramıyorsanız, ya aklınızda kuşkunuz var, -ki, bu akılsızlık demektir– ya da gizliyorsunuz. Neden? Başka sınıfın, başka gücün aklısınız. O zaman o tehlikeli akıldır, başka sınıfın, başka ulusun ideolojisidir, aklıdır o, en tehlikelisidir ve onu hemen aşmak lazım. İşte buna ideolojik mücadele denir. Bir kişi baktınız, “benim düşüncelerim var ama, anlatamıyorum” diyorsa, bu bir nevi ajandır. Düşünce ajanıdır. İdeolojik ajandır. Açığa çıkartıp aşmalıyız. “Şimdi harekete geçiremiyorum, başka zamana” bu yine başka bir sınıfın adına hareket etmek istiyor, ama zamanı kolluyor, zemin arıyor.
Bu açıdan onu da hemen açığa çıkarmalıyız. Bu, hareketimizin birliğinden karar kılmış olanların zor duruma düşmesini, yıpranmasını bekliyor. Onların mirasını kendisi için kullanmak isteyen içimizde çoktur. Gırtlağına kadar ideoloji almış ama, hiç harekete geçirmiyor. Kesin o başka bir günü bekliyor, zemin kolluyor, fırsat kolluyor. Başka bir sınıf adına, başka bir güç adına veya bireyciliği adına bu fark etmez. Onu sarsmak lazım; bilincinle, ideolojinle orantılı niye örgüt içinde değilsin? Sen bireycisin, her bireycilik en azından bir küçük-burjuvalığı içerir. Çıkarcılıktır, dar çıkarcılık. O sınıfın özelliği ve derhal onu deşifre etmek gerekir. Böylece doğru olanı içinde gizlemez, birikimini dalga dalga etrafına taşırır.
Hareket adamı böyledir, hareketin öz adamı böyledir. Demek ki, “içinde bir şeyler var ama, taşıramıyorum” diyene kuşkuyla bakacaksınız ve onu olduğu gibi bırakmayacaksınız. İdeolojik mücadelenin bir temel görevi de budur. Yine “aklım var ama, şimdi kullanma gereği duymuyorum” bunu da deşifre edeceksiniz. Kesin tehlikelidir veya “aklım var ama, hep yanlış sonuç veriyor” yalan! Doğru akıl, doğru ideoloji edinildikten sonra yanlışa çalışmaz. Başka akıl var, demagoji yapıyor veya kılıf geçiriyor, başka akıl yürütmek için. İdeolojik mücadele bunu tespit eder ve aşar. “Yetersizdir aklım, onu örgüte çekemiyorum” orada bir ahmak var, orada koyun var, bırakma! Ya öğrenecek, ya sürüye dahil edilecek. Buna da aldanmayacağız. Bu da ideolojik mücadeleniz, görevinizdir, ama en başta eğiteceğiz. En büyük eylem dedik ya, ideolojik mücadele veya eğitimdir. Mücadelenin özü eğitimdir
Eğitim en büyük savaş, eğiteceksin! Adam bomboş, düşmanın felç ettiği adam. Düşmanın önce düşünce istilasına uğramış, bir de kör kütük yere bırakılmış. Eğit! Açık söylüyorum; ben kendimi eğitmeseydim, böyle ayağa kalkabilir miydim? Ne münasebet. Zavallı köylü, iki kelimeyi bir araya getiremezdim. Aklımın gelişmediği, hiçbir şeye gücümün yetmediği zaman bir tehlikeydi, fareler gibi çuvallar arasına saklanırdım. Ama ne zaman ki, akıl gücüne yavaş yavaş ulaştım, bir orduyu karşıma almaktan çekinmedim. Dünyanın bu anlamda en vahşi ordusu, nasıl oluyor onu karşıma almaya cesaret ettim? Akıl gücüme büyük oranda ulaştıktan sonra. Dikkat edin kör cesaret değil, çünkü bende böyle bir şey yok, olsaydı çoktan yenilmiştim. Mevcut gelişme o akıllı cesaretin neye muktedir olduğunu göstermektedir.
Bütün bunlar sizin için de geçerlidir. Size insan olarak anlam vermek zorundayız. Hatta partiye gelen insanlar akıllı insanlardır. Akıllı olduğunuzu da kabul etmek zorundayım. Akıl, toplumumuzun özgürlük aklı. Özgür akla sahip olduğunuzu kabul etmek gerekir. Bunu ret edebilir misiniz? “Biz başka türlüyüz” diyen olur mu? Hayır! Eğer tüm bunlar doğruysa, sizin politikaya, askerliğe yönelmenizin aklınıza göre olması gerektiği açıktır. Ve bu da PKK aklı olduğuna göre, Önderlik aklı ile bağlantılı olduğuna göre başarısının da kesin olması gerekiyor.
Kanıtlanmış bir şey tartışmaya gelmez.
Yüksek başarılmış bir akıl, muhalataya, yani başka türlü karmaşıklığa gelmez. Zafer yakalayan akıl, galebe çalan akıldır, dışarıya meyil eden akıldır ve bunun önünde de kimse duramaz. Buna rağmen, “ben yetersizim, karmaşık durumdayım, kafam gerçekten karışmış” sen bir hastasın! Hemen onu kliniğe almak lazım, mikrop yayıyor, tecrit etmek lazım. İçimizdeki akılsızlara uygulanacak olan budur veya çok zayıf ise, sıkı eğitime alın. Ver, o canlanacaktır, hatta patlama bile gösterebilir. Eğitim bu anlamda büyük bir savaştır, kesin hakkını vermek gerekir. Bazılarının akılsızlığıyla mücadele etmekteyiz veya kafasına başka fikirler gelmiş, esas halk için olmayan, temel değerler dediğimiz doğrultuda olmayan akıllı mı var burada? Onu topa tutun. Canını çıkarmadan önce aklı çıkar ama, canını da o aklıyla birlikte çıkarmak durumundaysa birlikte çıkar.
Toplum içinde akılsızlığı bırakmak demek; cellattan daha tehlikeli birini bırakmak demektir. Hele düşman aklıyla birisi çalışıyorsa, hele azgınsa ideolojik savaş bu konuda çok büyük önem kazanır. Belki cellat bir kişi katleder, ama düşman aklı milyonları katleder. Dolayısıyla, ideolojik mücadeleyi büyük yapacaksın. Ben deli miyim? Neden bu kadar ideolojik mücadele yürütüyorum? Vicdanım bana diyor ki; “sen milyonların katledilmesini istemiyorsan büyük doğrultuyu an be an gözeteceksin”. İşte görüyorsunuz, binleri aşan kitap ki, belgelendi, bu bizim akıllı savunmamız. Eskiden iki sözcüğü bir araya getiremezdik, ama akıl kazandıktan sonra, toplumun temel çıkarlarına bağlandıktan sonra hiç kimse bize dayanmaz.
Dolayısıyla, “ben başarmıyorum, ben takıldım” bu sözleri, bu partinin içinde sarf etmeye hiç hakkınız yok. Hele “ben Önderliğe bağlıyım” diyenlerin, hiç mi hiç bunu söyleme hakları yoktur. Söylüyorsa o bir münafıktır. Anlamamıştır anlamış gibi gözüküyor; bağlanmamıştır bağlanmış gibi gözüküyor ve kendini kandırmanın en kötü tarz olduğu ortadadır. İşte size en gerekli olanı cevaplandırdık. Bunu reddedecek kim olabilir? Eğer “hayır” diyorsanız, o zaman neden size en gerekli olanı hücum edercesine teneffüs ettiğiniz hava ve içtiğiniz su kadar elde etmeyeceksiniz? Bin defa kanıtlanmış bu gerçekliğe neden saygı duymayacaksınız? Tersini yaparsanız, acaba en ağır suçu işlemeyecek misiniz? Bütün bunlarda “yüksek bir akıllanma var” diyorsanız, o zaman siz kesinlikle sarsılmayacak kadar doğrultu tutmuşsunuz. Doğrultuyu böyle tutanların hareketlenmeleri için belki bir kuru ekmek gerekebilir. Eskiden biliyorsunuz evliyalar en az katıkla yürütüyorlardı, perhiz filan vardı. Yani ben bu konuda ihtiyaçlar yetersizdir demeyi anlamsız buluyorum. Doğrultu kazanıldıktan sonra bir kuru ekmek, bir soğan fazladır bile. Her türlü mücadele vermek için diğer sorunların çok tali olduğunu söylüyorum
Esas olan akıldır, doğru ideolojik temeldir, gerisi sorun teşkil etmez. Bir insan herhalde kuru ekmek bulamayacak kadar zavallı olamaz. Zavallılık akıldan önceki durumda mümkündür. Ben PKK gerçeğinde akıllandıktan sonra şimdi orduları besliyorum. İnsanlar belki kahkahalarla gülebilirler: Öncemizle sonramız veya bu yola girmeden önceki halimizle şimdiki halimize. Çünkü ben de kendimi hatırlıyorum; bir kaç kuruşun peşinde koştuğum çocukluk günlerimi hatırlıyorum, sonra anladım ki, maddiyatın da yolu, ekmeğin de yolu büyük aklın yolunda gelmektedir. Öncesi dilencilik, öncesi yalvarmalık, öncesi gece-gündüz kan-ter içinde kal ve ekmeği kurtarıyormuş.
Hele tam ülkene sahip çıkarsan, hele tam özgürlük aklıyla da yaşama egemen olursan, sen cehennemi cennete çevirirsin. Ülkemizdeki zenginlikler belki de bütün Ortadoğu halklarına yeterlidir. Kesinlikle bu aklın yoluna güçlü girmekle bağlantılıdır. Ben biraz girdim, siz daha fazla girin! Çünkü ben araştırdım, çok yalpalandım, yoruldum, durdum, ancak bu kadarına ulaşabildim ve sizin önünüze hazır sundum. Bu genç, yıpranmamış halinizle eğer bu aklı kısa elden edinirseniz ve onun yaratıcı eylemini an be an sürdürürseniz sizin sağlayacağınız zenginlik daha fazla olur. Ve acı duyuyorum tabii, bu özgürlük silahıyla dağlarda aç kalmanıza. Kesin burada akıl yoktur. Akıl olmadığı şuradan belli; kocaman bir gerilla takımı çıkarıyor, düz ovada “köye git” diyor, “bize ekmek getir”. Büyük felaket, büyük akılsızlık!
Düşünün, yirmi kişilik bir gerilla grubu, bir ekmek veya yemek toplama grubu değil. İyi örgütle, iyi yönlendir, bir şehre mi girersin veya bir yolu mu kesersin, bir yıllık kesinlikle çıkarabilir. Grubun da fazla tehlikeye sokulmaması açıktır. Ama akılsız adam ne yapar, dilenci olduğu için, bir hamal gibi, bir göçer gibi çalışmaktan öteye bir kabiliyeti olmadığı için, işte nasıl eskiden “gelin biz marabayız, hamalız. Adana’ya, Almanya’ya bol bol işçi olarak gideriz” diyorsa, işte kendini öyle sunar veya yaşamı öyle anlar.
“Köye gidelim, sırtımızda silahlar da var, bizden çekinir gıda verirler” tabii düşman ajanını yerleştirmiştir. Bir kaç yere pusu atar ve hepsini imha eder. Bu akısızlar böyle bize binlerce kaybettirdiler. Burada kesin akılsızlık var. İdeolojiye hakim olamama var. Olsaydı bütün bir bölge doyurulabilirdi. Mesela benim tarzıma bakın, esas aldığım çalışmalar. Açlık diye bir sorunun burada olmayacağını ortaya koymuştur. Biliyorsunuz yaban ellerde karın doyurmak daha zordur, daha pahalıdır. Ama burada da bu sorun aklınızın bir köşesinde geçmiyor. Ülkemizin dağlarında, vadilerinde neden aç kalalım? Akıl olmadığı için. Orada her türlü meyve yetişiyor, orada yollar kesinlikle denetim altına alınır, düşman gelirse ondan alırız, gelmezse yetiştiririz. Kurtarılmış bölgede ziraat yaparız, hayvancılık yaparız. Yok, düşman hiç gelmiyorsa, işbirlikçiler varsa talan ederiz.
Bundan daha iyi üretim olur mu? Özgür koşullarda üretim iyi olur. Düşmanın ve işbirlikçilerinin olduğu yerlerde gerilla vurur, alır. İşte bu bir üretim biçimidir. Bizimkilere bakın, binlerce dönüm arazi var, bir tane karpuzu, bir tane buğday başağı bile yetiştirmemişler. Ve yanı başında düşman kervanları geçiyor, bir tanesini vurmayı başaramıyorlar. Açmış, “hangi yol var, hele gidelim” maraba usulü, hamal usulü. Aklınız olmadığı için küçük bir örnek verdim. Siz örnekleri daha da çoğaltabilirsiniz. Bana demeyin, “başka aklın yolu yok” doğru söylemiyorsunuz. Aklın sağlam yolu var, Önderlik gerçeğinde bunlar gösterilmiştir.
Neden biz yoksuluz, açız? Aklın yolunda olmadığımız için. Aklın yolu, örgütlenmedir; örgütlenmenin yolu, eylemin yoludur. Ve bu da eşittir; ya yok olursun oradan, ya zengin olursun. Orta yolu yok.
Sosyalizm biliyorsunuz, emek özgürlüğüdür. Özgür emek böyle çalışmaya bakar. Savaş da olsa bu çalışma, sosyalist insan çalışmadan duramaz. Sosyalist insanlar çalışmayı savaş olarak anlarlarsa iyi savaşırlar. Mükemmel ve mutlaka kazanırlar. Savaş sorunu yoksa ekonomik savaş verirler. Bir yerde işsiz bir tek kişi olmaz ve orası kesinlikle herkesi doyuracak bir yer haline gelir. Sosyalist insan bunu yapan insandır. İdeoloji gerekiyor, ideolojiyi üretir, akıl üretir. Sosyalist insan, adamı oyalamaz, doyurur. Bizdeki gerçekleşen budur. Ve bu da şimdiye kadar Önderlik gerçeğinde zafer kazanmıştır. PKK’nin temel çizgisinde ve şimdiye kadar ki başarısını da ısrarla böyle kazanmıştır.
Şimdi varsa yanlışlarınız veya ideolojik anlamda bir yoksunluğunuz, başkası adına olanı itiraf ederek atacaksınız. Islah edecek veya yoksunsanız çalışarak zenginleşeceksiniz. Sonuç; başaran sosyalistin ortaya çıkması, kazandıran, çözen Önderlik gerçeğinin ideolojik, siyasi, pratik ifadesi budur. İşte en çok ihtiyacınız budur. Size imkanları da sunulan budur. Onu kazanmak ama, kesinlikle bahane aramaksızın, engel tanımaksınız ve ertelemeksizin en çok ihtiyacınız olan ideolojik–politik aklı, çizgiyi kazanacaksınız. Artık utanmak istemiyorsanız, bu utanmaz hali siz de bize dayatmak istemiyorsanız bir an önce sağlam militanlığa ulaşacaksınız. Başka türlü PKK’nin Önderlik ve onun ideolojik–politik gerçekliğinde yol alınamaz. Şimdiye kadar ki yol alma kandırmaydı ve ben de şunu itiraf ediyorum; asla bunlarla olamam.
Okulumuzun yüksek eğitici değeri ortada. Mücadele tarzımız dünyada nam salmıştır. Herkese gerekli olanı verecektir. Ve sonuçta gerekli militanı ortaya çıkaracaktır. Başka türlü okulumuz değerlendirilmez veya mücadeleyle kazanmamayı hile olarak değerlendiriyorum, hilekarlara da içimizde yer verilmez. Hilekarlığın ve ahmaklığın savunuculuğu hiçbir gerekçeyle yapılamaz, zayıflığın da hiçbir savunuculuğu yapılamaz. Zavallılık benim için hilekarlıktan daha da tehlikelidir.
Evet, tüm bunlar anlaşılmışsa ve nefes alıp-veriyorsanız, bir kuru katıkla da gereken enerji elde ediliyorsa, gerisi sağlam aklın yoluna girmek ve bu yolda başarılı adımlarla bize vazgeçilmez yaşamın onsuz olmadığı amaçlarına yürümektir. Ve sonuç kesin başarıdır.
29 Ağustos 1996
Parti Önderliği



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-30-2009, 18:54   #29 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart Di şoreşa Kurdistanê û jiyana şoreşgerî de xwe xurt û azad bikin!

Di şoreşa Kurdistanê û jiyana şoreşgerî de xwe xurt û azad bikin!




Alıntı:
Wiqas Kurd, zêdeyi sî milyonî ne, cefaya dunyê dixwin, ji xelkê re jî karên tewra bi zahmet dikin, lê ji xwe re heta niha tiştek nekirine. Mîrov pir ecêb dimîne.
Ji biçûkayî ve -ez dizanim ku pir derew e- digotin “çare tuneye.” Jiyaneke ecêb e, heta niha me çawa şer kir, em gihaştine vir... Aqilê însên naçe ser.
Niha hêdî bi hedî gohdar dikin. Berê kurdan gohdarî jî nedikirin. Xwe nas nedikirin, xwe înkar dikirin. Heta ku me mesele pê qebûlkirinda, wiqas xwîn hate rijandin, di mirin û mayinê de em man.
Niha em bi ser dikevin.
Milletek lazim e xwe nekiribaya vî halî, ev hal qebûl nekiribaya. Çigwas xerabên xwe hebin jî bila hebin, dîsa tiştin bikrana. Hinek bi aqil, lazim e jê derketibana. Niha yek caran ez li ser xwe dibêjim, cima ev kar ji min re ma? Kesî tenezûl nekir ji bo vê. Ne mejiyê wana, ne cesareta wana ne razî bu, ku xwe di karê kurdake. Menfeat qet tê de tuneye û mirin e. Ji bo vê tenezul nekirin. Jiyana xwe jî ne tu jiyan e, lê çiqwas adîbe jî dîsa dibêjin ev jiyan meqbûla me ye. Wiqas axe û beg hebûn, wiqas ên xwe zane dihesibandin hebûn, neketinê. Tê bîra min, me pir dixwest, digot bila hineke din jî di vê xetê kevin, wiha bizanibin û xwe bi ser din. Heta niha jî yekî wiha di cih de xwe dide ser dozê ez nabînim. Yanî însanê me mirinê qebûl dike, lê li ser rastiya mezin nikare hereket bike, quweta xwe tuneye. Ku ne wihabaya, yekî wekê min pir bêçare, pir tenê, pir zeîf qey xwe wiha dikir? Na! tenezul nekir, ev kar ji min re ma. Ev dihat aqil û bîra we? Na! Ez çûme ku li hemû deran hemû însan li ser meseleyê kor in, jê dûr in. Hinek jiyana we heye, bes ji bo çi ye? Belê, mîrov li mala xwe binêre, li zarokên xwe binere ew jî jiyanek e, lê jiyaneke ji bo millet tevî be xwe nadin ser.
Nefs her tiştî qebûl dike, yanî serî da xistin, ji xwe dûrkirin, heta dawiyê millet gebûl kir. Yanî hûn niha difikirin ku ev heval bi çi hawî heta vir hat. Tabî mîrov li ser bisekine. Di dunyê de ji me xerabtir kes nema. Heqaretên dijmin her roj dike, yekî bêje ez insan im, nefsa wî nikare qebûl bike.
Min got ku îmkanên min ji yên we tevan kêmtir bûn, dîsa min xwe da bin bar û min heta vê derê anî. Niha gel zahmetiyê dibîne, dijmin li ser e. Ji berê baştîr e, çima? Mîrov her xerabiyên dijmin qebûl bike û bi xwe xweş bîne, pir xerab e. Niha tu bi şerê xwe bimre jî îşkenceyê jî bixwe, dîsa nefsa mîrov qebûl dîke. Çima? Ji bo şerefekê ye.
Însanên kurd ên ji bo meseleya xwe bi tevahî hereket bikin kêm in. Ewên din ên derketine jî li ser nefsa xwe ne, millet îstîsmar dikin, ne ji bo ku quwetekê çêbikin.
Tabî halê we jî di zahmetiyê de ye, hûn jî pir bêçarene, we pir derb xwarine. Hûn nikarin serê xwe rakin. Wexta ez rexneyan dikim, ne ji bo ku ez we di bin tuhmetan kim, zahmet e, her kes nikare serê xwe rake, pir zahmet e. Ne ku çima we nekir, hûn bê quwetbûn, bê çarebûn, bê isûl-zane bûn. Ê min jî isûla min ecêb e. Hinek firsend, hinek şans, hinek alîkarî û bêhtir jî li ser xwe sekinîm, pir pir min pirs ji xwe pirsiyan, pir pir min xwe da ber çavên xwe, pir pir ez li ser nefsa xwe sekinîm û min xwe wiha kir. Belê, niha çi dibêjin, “Mesele niha bi xwedî ye.” Çiqwas tengbûn hebin jî mesele niha dimeşe, venamire, nakeve. Tabî bêbextiya alemê jî heye. Lê bêbextî bila dîsa ji wana re be, emê karê xwe bi serê xwe heta em dikarin emê bikin. Ez bawer im we jî tiştin ji meseleyê fêhm kirin. Ji vê xebatê, ji vî şerî we tiştin girtin. Hûn jî niha difikirin, dicivin.
Tabî rêyeke me jî heye, em di rêyeke rast de ne. Ji bo serê salê me hinek dost dîtin. Ez serê salê tem cem dosta, xal, xatir dipirsim. Vê salê jî em hatin. Ji bo kû gel çi dike, çi nake. Îmkanên min kêm in, ez nikarim bigerim, dosta tevda bibînim, wiqas îmkan heye. Ê ku gel ji bîr neke, dîsa em in. Ê ji bo gel bi durustî kar bikin dîsa em in. Tabî ev bîst sal in me xwe da ser. Ji gel re baş bû, bi serket.
Ez bawerim hûn jî niha hebekî baş in. Hûn dikevin riya rast. Ji rêka şaş, ji dema cehaletiye hûn derdikevin. Ev dema ronahiyê ye, ji kurda re jî ronahî çêdibe. Hûn têdene. Ji bo kerameta însên jî ev ji hemû tiştên wekî din baştir e.
Tabî ji meseleyên siyasî, me hinek tişt gotine, digihên we. Ez naxwazim tiştên me gotiye, ez di vir de tekrar bikim. Ev tiştê dawiyê bûye jî, ew îxaneta di şerê Başûr de çêbû jî bi rastî hûn gelekî hişyar kirin. Xiyaneteke wiha pir eşkere bi dijmin re derket, millet dît. Bi dijmin re ne, berê jî wiha bû, niha eşkere bû. Ew şerê li Başûr bûye, bi rastî dijminên kurda tev bûne yek. Û xayinên me jî bêhtir bûne yek. We dît, bi rastî xwestin ku ew şerefa me hebekî bilind kiribû, nefesa me hebekî vekiribû, dîsa bifetisînin û bêhtir jî xayin ji serxwebûn û azadiyê dûr in li dijî wê ne. Û yeke din derket ku ne ji wana baya, dijmin nikarîbû di Kurdistanê’de wiha hereket bikiraya. Xweş derket ku ne ji vana baya niha me karîbû Kurdistan çêbikraya. Ew peyayên wana di Botanê’de, di Bêhdînanê’de ev neh sal in xizmeta dijmin nekiribana dewlet çêbûbû. Tabî li gorî vê hesaban bikin. Vana kurd kuştun, bi kirasê kurdî. Çima rê nadin gel ku bi yek be û di şerkeve? Fêdeya wana ne li ser vê ye. Ji berê de veşartî niha heşkere bi dijmin re ne.
Wekî din jî xayin hene. Evên bi dijminre hereket dikin, ajanên wekî din in. Ku ne ew bûna niha Kurdistan wiha nedibû. Ev sed sal in wiha kirin, netîce ev millet ji ortê rakirin. Di sala ‘92’ande ev tişt xweş derketin. Yek millet ku wiqas xiyaneta xwe bike, ne mumkun e ku îflah bibe. Yek millet wiqas xayinên xwe ji xwe bihesibîne, xayinê xwe nas neke û li dijê wana ranebe, mîrov nikare bêje wê ew însan îflah bibe, ew millet îflah bibe. Ev derket. Mirina we li ser çi ye? Tabî hûn bê çare ne. We berê peyva wana jî dikir. Ne çare ye. Însanê kurd, xisûsiyetin xwe hene, başbûn û xerabûnê nikare ji hev derxe. Kû derxe jî nikare li ser başbûna xwe qirara xwe bimeşîne. Bêçareye û menfeata xwe jî nizanin. Yekî dost û dijminê xwe ji hev dernexe, bikearî pênc pereya naye. Li hember dijminê xwe reyê xwe negre, bi dostê xwere nebe yek, îflah nabe.
Çima em heta niha wihabûn? Hûn jî ji xwe bipirsin. Tabî vaya meseleyeke muhîm e. Ê min ez dikim, di aliyê dîn de, di aliyê felsefeyê de, di hemû aliyan de başbûn û xerabiyê em ji hev derdixin. Milletê me berê nikarîbû ji hev derxista.
wê bidome...
Serokatiya Partiyê
08.01.1993
* Ev dahûrîn resen bi kurdî ji hêla serokatiya me ve hatiye kirin



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-30-2009, 19:17   #30 (permalink)
tol
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: orda
Mesajlar: 1.187
Thanks: 0
Thanked 4 Times in 4 Posts
Tecrübe Puanı: 0
tol Seçkin bir yolda.
Standart Pratik çözümlenme tarzı yakalamadır!

Pratik çözümlenme tarzı yakalamadır!




Alıntı:
Partileşmede olduğu gibi ordulaşmada, askerileşmede ideolojik çözümleme, bu işin çok yönlü gerekçeleriyle, kararına çok kapsamlı bir biçimde kendini hazırlamadır. Hatta askerileşmede, ideolojik sorun politik yoğunlaşmadan çok daha şiddetli bir biçimde bir yoğunlaşmayı ifade eder. Askeri yoğunlaşma, verilecek olan savaşın bütün tarihi, toplumsal, siyasal, örgütsel yönleri üzerinde büyük bir düşünce gücünün, sel gibi adeta bir eğilim, bir çizgi, bir iyi özümseme, yani büyük bir karar haline gelişini ifade eder. Partileşmede olduğu gibi ordulaşmada eğer çok büyük terslik ortaya çıkmışsa, bunun en temel nedeni askeri ordulaşmanın ideolojik boyutunu tamamen ihmal etmeniz, kör bir cesaretlilikle kaba bir pratiği esas almanızdır. Sizin savaşma karar düzeyiniz altında bir ideolojik kesinleştirme yok. Sadece geri bir intikam duygusu ve çok kaba bir çaba ile savaşa girdiğiniz için, bütün çabalarınız şimdi ters tepmiş. Ve bunu aşmadıkça da iflas etmekle karşı karşıyadır.

Çok büyük bir tersliği buraya kadar getirmenizin yenilir-yutulur bir yanı yok, bağışlanır bir yanı yok. Yıllardır halen bunu bile çözemeyişiniz nasıl izah edilecek? Bir büyük savaşın gerekliliği konusunda ideolojiden, onun gerekçelerinden, onun düşünce gücünden, irade gücünden bu kadar koparsanız, bu pratik kontra pratiği olmayacak da ne olacak? Sonuçta düşmanın yararına kullanılacak bir pratik olmaktan kurtulabilinir mi? Şimdi bu durumu yaşıyorsunuz. Suç sizin. Hiç kimse savaş çizgisi olmadan savaşa giremez. Siz icad ettiniz; çizgi olmadan savaş, ordu, eylem, taktik sizin icadınız. Kürt cehaletinin, Kürt geriliğinin kararsızlığıyla, umutsuzluğuyla veya sahte kendini cesaretli gibi göstermesiyle ve hamalcılığıyla bağlantılı bir pratiktir. Sonuç iflastır, tıpkı sosyal yaşamda, ekonomik yaşamda olduğu gibi. Durum bu, o kadar basit. Basit olmasına rağmen bu kadar karmaşıklaştırmanız, sanki anlaşılmaz, çözümlenemez bir pratikmiş gibi dayatmanız, sadece düşmana hizmet, düşmanın bu savaşı kolayca lehine çevirmesine malzeme sunmanız, zemin teşkil etmenizdir.

Hâlbuki Partileşmede olduğu gibi askeri çizgiye ulaşmada, onun karar gücünü oluşturmada biz yıllarca büyük çaba harcadık. Bütün dünya klasiklerini taramaktan tutalım, savaş üzerine kendi isyanlar tarihimize kadar çok sıkı inceledik. Çağdaş bütün ulusal kurtuluş hareketlerini inceledik ve bir büyük savaşın verilmesi gerektiği sonucuna ulaştık, bu büyük kararı ortaya çıkardık. Bu kararla ülkeye adım attık, bu kararla Hilvan Siverek'e "ateş et" komutunu verdik, daha sonra bu kararla büyük Botan, yani merkezi Kürdistan sahasına yürüdük. Altında dev gibi bir ideolojik düzey vardır. Siz kendinizi asker sanıyorsunuz değil mi? Bu dev gibi birikim örneğini, 'Kürdistan'da Zorun Rolü'nü ne kadar özümseyerek bu işe girdiniz? Karşımda bir sürü zavallı komutan adayı. Tek bir askeri konuda iki laf edemiyor. Sınırsız rütbe dağıttım. Askerin abc'sinden haberi olmayanlara tabur komutanlığı verilmiş. Zavallı kendini bile doğru dürüst tanımlayamayacak durumda. İşte örnekler veriyorum; bir cephede herhangi bir düşman taktiği gelişiyor; ona abc kadar, asgari düzeyde bir anlam veremeyecek kişi alan komutanı oluyor. Ve bütün bunlar da gözleri önünde gelişiyor, ama o seyrediyor, uzlaşıyor. Bununla savaştığınızı sanıyorsunuz. Hangi kitapta bu var söyler misiniz? Şaşırıyorum, çıldıracağım.

İnsan bu kadar kuralsızlıktan ötürü binlerce şehit verir mi? Haydi bir verir, iki verir, üç verir, ama bu kadar gözü kara, fanatik savaşçılık mı olurmuş? Anlamadan yapma. Nasıl izah edeceksiniz kendi pratiğinizi? İğreniyorum artık! İnsan bir kaybeder, iki kaybeder, üçüncüde sonuç çıkarır. Utanmadan bir de hep karşımıza çıkıyorsunuz. Hatta bir de bunu tarz haline getirip, neredeyse "Kader böyledir, bu iş bu kadar olabilir, başka türlü olmaz" diyorsunuz. Siz bununla düşmanın istediğinden daha fazla düşmana hizmet ediyorsunuz. Bir sıkılma yok, bir anlama da yok. Körce bir şeyi dayatıp gitme. Nasıl izah edeceksiniz durumunuzu, onu soruyorum. Yaşamı bütünüyle savaşa ters; savaşın hiçbir kuralına güç getirememe, bütün savaş imkânlarımızı düşmanın isteminden daha fazla çarçur etme. Peki, nereye gidecek bunun sonu? Hiç düşünmeye yanaşma, hiç sorumluluk üstlenme, daha çok sorun çıkar, daha da çok işleri bozmaya çalış, bunu bir de hak belle. Bununla askeri sorun çözümlenir mi? Bununla siz hangi sorunu çözeceksiniz?

Kendinize bir-iki soru sorun; "Ben nereye gidiyorum, bu tarzımla? Ne elde edebilirim?". Şimdi en Merkezi düzeyimizdeki adama soruyorum, "Sen bu pratiğinle başarı sağlayacağına inanıyor musun? Bununla nereye gitmek istiyorsun?" belli değil. Belli olan; kendisini günübirlik, kendi basitlikleri uğruna yaşatma. Hiçbir savaş komutanlığında bu var mı? Tarih hiç buna tanık olmuş mu? Yok. İşte bizim zavallı köylü tekrar çıkıyor karşımıza. Çaresiz; "Ne yapayım bugünü de kurtarayım"! Teorisi bu kadar. Bu doğru mudur? Değil! Peki, çaresizlik kader midir? İşte burada ikiyüzlülük, en basit soruna bile cevap olamama, ondan sonra da kendi basitliklerini, bin bir küçük hesaplarını örgüte dayatma, ordulaşmaya dayatma. Yılları böyle geçirdiniz; sorunları büyüte büyüte, düşmanı adeta hazır bir başarıya götürdünüz. Şimdi de "Haydi, sen de yenil" komutunu bana veriyorsunuz. Durum bundan ibaret. "Biz kaybettik, sen de kaybet; biz yenildik, sen de yenil; bizden bu kadar, sen de bununla yetin, razı ol, git". Peki, oldu, komutunuzu iyi alacağım. Burada kendim ne kadar zorda da olsam, sizin bu komutunuzla savaşacağım. Bununla zaten korkunç da savaşıyorum. Bakalım sonuçta kim haklı çıkacak? Zaten haklılığı bırak da, tartışma gücünüz bile yok. Yaptığınızı tartışmaya bile açamıyorsunuz. İnsan bundan utanıyor.

Bir asker böyle olmaz. Hiçbir sağlam askeri özellik kalmamış. İşte bu, gerekçesiz pratik nedenidir. Bunu abartmıyorum, çünkü bir kontranın bile veremeyeceği zararı anı anına veriyorsunuz. Hem de en iyi niyetlisi bunu yapıyor. Bir kural hatası yüzünden peş peşe her gün beş-on kayıp vermek görülmüş müdür? Hangi gerilla savaşımında bunlar var? İdeolojik gerekçe dediğim bütün bunların aydınlanmasıdır, bunları aydınlatmayan savaşa girmemelidir. Meşhur "sözünün eri" lafı asker için söylenir. Siz bunu tam tersine çevirmişsiniz,; "Sözüyle en çok oynayan askerdir". Çok iyi bir icat, herhalde dünya tarihine örnek olarak geçer; ama tersinden. Açıktır, bu kadar kurallarla oynayan başka bir ordu yoktur.

Sözüm ona askeri çizgi sorununa giriş yapmaya çalışıyorsunuz. Bu sefer biraz ciddi olun. Yani hiç kimse size; "Gel katıl, anlı-şanlı asker ol, komutanlık yap" demiyor. Siz neredeyse yerinizde duramıyorsunuz. "Hazırım, hazırım" deyip duruyorsunuz. O zaman bu işin ciddiyetini bana kanıtlamak zorundasınız. Can sıkıntınızı ben askeri karar olarak değerlendiremem. Hiç olmazsa bu sefer "sözün eri" olma noktasına gelmeliyiz. Bu halinizle gönderemem sizi; görev, yetki tanıyamam. Birçok baş belası, bunu taşımak bile bir orduyu kaybettirmeye yeter. Ya ciddi gerekçelendirir, güven duyulur bir yaklaşım gücünde olduğunuzu ortaya koyarsınız ya da biz bırakamayız. Diliniz mi kesildi, iradeniz felç mi? Zaten asker demek, dili en güzel konuşan, iradesi en keskin olan kişi demektir. Siz bu tanımı da işlemez duruma getiriyorsunuz. Dili, iradesi, gerekçesi olmayan, ne yapacağı kendinden menkul kişilik öyle de yapar, böyle de. Hiç kimseye de hesap verme gereği duymaz. Yani askeri kavramlar bütünlüğüyle oynayan bütün her şeyi dayatıyorsunuz. Siz böyle yaptınız. İşte bu dehşet! Buna tahammül etmek mümkün değil. Bunun adı tasfiyeciliktir, ordu tasfiyeciliği. Ciddi olalım diyorum tekrar.

Askerliğin diğer bir adı da mertliktir. Halk ordusundaki mertlik, söz ve pratiği arasında bağı sağlam olan kişi demektir. Bizde de bazı örnekler ortaya çıkıyor. Bu kendini cayır cayır yakmanın, kendini bomba yapıp patlatmanın diğer çok ilginç bir anlamı da, sözle yaşamını birleştirmek, sözle pratiğini en azından Önderlik karar çizgisinde, ciddiyet temelinde kanıtlamaktır. Bu, bir sözünün eri olma meselesidir. Bu, PKK’ de bir büyüklüğü ifade eder. Sözü tepmediğine, sözü çiğnemediğine, sözü değerli kılmak istediğine -ki zaten aynı bunu yazmışlardı- bunun çok gerekli olduğuna dair, büyük bir kanıttır. Çünkü söz çok çiğnenmiştir. Zaten bu kişilikler, bu semboller bunu değerlendirmiştir: "Bu kadar çiğnemeye biz son vereceğiz, en azından kişiliğimizde" diyorlar. Bunlar önemli. Siz her saat sözünüzle oynuyorsunuz. Bunun adı keyfiyet oldu, bunun adı kendi ihtiyaçlarına, dürtülerine göre hareket etme oldu; hele bu bir de yetkileri gasp etmeye geldi mi durdurulamaz bir eğilim haline gelir. Ne kadar komutanlık, o kadar keyfiyet, o kadar çizgiden uzaklaşma, o kadar özerklik. Bu da nedir? En tehlikeli tasfiyecilik. Şu andaki konumunuz bu.

Partileşmede olduğu gibi askerileşmede, ordulaşmada biz yıllarca gerekçe aradık. Tekrar vurguluyorum. Bizim için savaş gerekli mi, değil mi? Birinci soru bu. İkinci soru bununla bağlantılı; bu savaş nasıl bir savaş olacak? Karakterini belirleme. Üç; süresi, tarzı nasıl geliştirilecek? Dört; pratik hazırlıkları nasıl ele alınmalı? Beş; pratik girişler, bizzat eylemlilikler nasıl başlatılmalı? Böylesine sorunlarla biz yıllarca uğraştık. En genelde bir savaş bize gerekli yanıtını, biz adeta boğulurcasına bir ideolojik yoğunlaşmayla geliştirdik. Ki bu yoğunlaşma bize neyi gösterdi? Çürümüş bir halk savaşabilir mi? Bir tek kişi, bırak savaşa hazır olmayı, örgütlenmeye bile hazır değil. Yine buna dayanılarak savaş kararı verilebilinir mi? Bunu görüyoruz. Tarihi, sosyal, ulusal, siyasal gerçekliğimizi, sömürgeciliği, işgali, ilhakı, jenosidi, hepsini inceledik. Hangi çağda olduğumuzu, emperyalizm çağını, mevcut sosyalizmi; bütün bunları inceledik. Ulusal kurtuluşların neye dayanarak geliştirildiğini, en önemli örnekler temelinde hepsini yine inceledik. Kürt isyanlarını inceledik. Kürt ne kadar savaştı, ne kadar savaşabilir? Bunları da inceledik.

Bunlar incelemelerimizden bir parti öncülüğünün gerekli olduğu sonucunu çıkarttık. Partinin kendisi bile savaşa karar vermek için sadece bir ara kademe, bir araç; yani parti gerekli. Yıllarca parti için çalışıldı. Savaşa öncesi karar, partiyi oluşturma kararıdır. Çok vurgulamama rağmen halen parti dersinden tam anladığınızı sanmıyorum. Parti kararı, en azından derli-toplu bir mücadele kişiliğini ortaya çıkarma kararıdır. Dostu-düşmanı tanıma, bir siyaset sahibi olma, nasıl yol alacaksa ona karar verme, nasıl bir güç olunacağını ortaya çıkarma, örgüt olma; bunların hepsi sadece düşüncede değil, yıllarca tırnakla sökülürcesine, değerlerle bir araya geline geline varılan bir düzeydir.

Savaş '80'lere kadar akla bile gelmedi. Daha doğrusu bir savaş gerekli de, on yıl sadece onun parti öncülüğüne anlam, onun ideolojik, siyasi çizgisini geliştirmek için harcandı. Sizin gibi o zaman kendilerini zor zapt edenler, Siverek kökenli bazı gençlerimiz ilk kurşunları patlattıklarında bütün işler omzumuza yıkıldı. Silah sıkanlar aradan sıyrıldı, düşmanı azıtarak üzerimize attılar. İşte sadece bunun altında ezilmemek için, -Kemal Pir'in sözüydü "Bunları tutup, iki elimle yakalarına yapışacağım" dediği nokta- bu silahı yersiz, uygunsuz kullandıkları için bir Ortadoğu seferi kaçınılmaz hale geldi ve ancak bu bizi tümüyle yenilmekten kurtarabildi. Parti adı altında ortada bir şey kalmamış, şuradan buradan bir kaç grubu derleyip parti adı altında birleştirmek için, amansız bir çabayla burada yılları harcadık. Siz bunları incelemiyorsunuz. Hayret, sözde parti tarihini inceliyorlar. Yeniden ülkeye silahlı yönelebilmek üzere, tam üç-dört yıl burada nefes nefese, mezar kadar bir yer bulmak için, bir silahı temin etmek için biz dört yılımızı verdik. Hem de sizin bu yaşam tarzınızla değil, nefes nefese, ormanda adeta hiç yol olmadan yürüme biçiminde. Bir silah için otuz yıl cezayı göze alarak. İşte bir silah ulaştı mı, üç dört gün nefesimizi tutarak bir hazırlık geliştirdik.

Yalnız bu süreçlerde parti içinde tonlarca canavarla, tasfiyeciyle mücadele ettim. Tembel, ölümcül bir hastalığa yakalanmış, çoktan her şeyi bırakmaya kendini yatırmış. Bunların inançsızlıklarını, kararsızlıklarını kırmak için dağlar kadar çaba harcadık. Bütün bunları incelemeden sonra karşıma sizin bu savaşçılığınız çıktı. Bunlar her şeyi belirleyen çalışmalardır. İnsan kendini siyasi anlamda sorumsuzluğa, namussuzluğa yatırmaya görsün, çok berbat olur. Bunlar bizim ölümcül çalışmalarımız, yani ölüm-kalım çalışmaları. Bunları bir tarafa iteceksiniz, çok uyduruk bir savaşçılıkla, gerçekten bizim en büyük hazırlıklarımızı, en değme kontranın bile yapamayacağı tarzda boşa çıkaracaksınız ve bunun adını da savaşçılık koyacaksınız. Ve kendinize de partinin siyasi elemanları, kadroları diyeceksiniz. Kaldı ki onlar da aslında daha '87'de, '88'de tasfiye olmuşlar. Kimi vurulmuş, kimi uzlaşmış gitmiş. Ondan sonra sizin bu pratik ortaya çıkmış. Benim bu pratiğe güç getirmem, gerçekten TC'ye güç getirmekten daha zor. TC'yi çözmek bizim için belki de yüzde bir ağırlıktadır, sizi çözmek yüzde doksan dokuz. Laf anlamıyorsunuz.

Parti'nin çok önemli, mutlak anlaşılması gereken, duygu düzeyini, anlayış, karar düzeyini, yani can alıcı bir çalışmasını bile hiç göz önüne getirmeden savaştınız yıllarca. Hat-ta neler neler yapmışsınız da! Bunların ne anlama geldiğine dair hiç sorgulamaksızın, her gün en önemli değerler kendisiyle birlikte mezara gidiyor. Onu bile bir eleştiriyle, bir irdelemeyle hiçbirisi sorgulama gereği duymuyor. Yenilgiye gidiyorsun, her şeyi imha ediyorsun, hiç oralı bile değil. Peki ne olacak? Ondan sonra, bu iş nasıl doğru götürülür diye bir tek işin taliplisi çıkmayacak. Bir tek anlayışlı adam çıkmadı. Herkes herkesle uzlaşmış; ama herkes. Birisi "yalın doğru budur, ben bu doğrudan vazgeçmeyeceğim" dese? Var mı böyle diyen biri?

Bunun adı nedir? Bunun adı savaşın ilk iki-üç ayında yenilmektir. Kör Kürt isyancılığının hikâyesidir ve hepinizin çizgisi de budur. PKK Merkezi'nde zaten askeri çizgiye sahiplik edecek adam yok. Onlar da sizin gibi kör savaşçılar, kör isyancılardır. Şeyh Said bir hafta dayandı. Seyit Rıza zaten yaptığı işin ne olduğunu bile anlayamadı. Barzani yirmi dört saat -ki yoktur- aslında tümüyle işbirlikçi. Biz bu işe çok iddialı girdik. Sizin kör isyancılığınızla, bizim bu işi gerçekten planlı, iradeli götürme çabalarımız savaş halinde. Sizin tarzınız "bırak ölelim". Yani en iyi niyetlisi bu noktada. "Bu isyan bu kadar olur. Bu isyan bu tarzda olur, bırak öleceğiz", budur sizin dediğiniz. Diğerleri de, kurnazlar da, "kenardan-köşeden acaba bir şeyler gasp edebilir miyiz?"in telaşı içinde. Bunun adına kariyerizm bile denilemez. Böyle bir kargaşa halindesiniz. Bu çizgi midir? Bu başından beri böyledir ve bir tasfiyeciliktir. Kürt isyancılığı bu kadar, Türk solculuğu bu kadar olur. İçinde Türk solculuğu da var tabii. Umurunuzda mı? Sizin ayranınız kabarık olabilir, ama biz bu konuda bir kelime hatası bile yapmak istemiyoruz. Yani sizin korkunç tasfiyeciliğinize, biz kelime hatası yapmamacasına, sorumlu bir düzeyde bakıyoruz.

Şu anda PKK Merkezi, sözüm ona bu çizgiye sahiplik etmesi gereken birçok kadro da, adeta gözüne kırk perde örmüş, "Ben gerçekleri göremem" yaklaşımı içinde. Korkunç bir dogmatizm dili. Bebeklerin bile bu kadar gerçekdışı ağlayacaklarını sanmıyorum. Böyle bir gözü kara dogmatizm. Bir kısmı da kör pratiğe batmış. Yani bir çobanın çok anlayışlı olduğunu söyleyebilirim, ama bizim bu kaba pratikçilerin hiçbir şey anladığını sanmam, hele savaşta. Bir de onlar bu işi çığırından çıkarmışlar. Haydi, gel de bu işin içinden çık! Gerçek bu. Dogmatist bir tarzda sonu bekliyor; kaba pratikçi, kör pratikçi kendine göre bir tarzda sonu bekliyor. Benim de yaptığım; bu iş kolay sona ermez, bu iş sandığınız gibi sonuçlanmaz. Ha bire süreyi uzatıyorum, imkanları geliştiriyorum, tarzı inceltiyorum. Ama bu sefer siz diyorsunuz "Çok sıkıştım, buradan sıkıştırıldık, şuradan sıkıştırıldık". Evet, düşman sıkıştırıyor, ben sıkıştırıyorum, arada siz ne duruma düşüyorsunuz? Hikaye bundan ibaret. Suç kimde? Suç; kendi kabalığınızda, dogmatik, fanatik yaklaşımlarınızda. Bu çok açık.

Yıllardır en hazır çözümlemeleri geliştirdik, dağ-taş çözümleme doldu, ama ilgi yok. Halbuki çağımızın en güçlü halk savaşçılarından birisi olan Giap der ki: "Ho Shi Minh'in yarım sayfalık bir talimatını aldık. Ağustos Ayaklanması'na kadarki gerillayı; o büyük Fransız gücüne karşı Dien Bien Phu da savaşımı öyle verdik". Hiçbir çözümleme yok, Ho Shi Minh'in yaptığı bir pratik hazırlık da yok. Mavzerli, tüfekli, otuz-otuz beş kişilik derme-çatma bir grup. Kuzeyden, Giap komutasında Vietnam'ın içlerine girmiş ve gerisini kendileri yapmışlardır. Ho Shi Minh'in yaptığı hazırlık bu kadar. Yarım sayfalık bir talimat, kırık dökük bir kaç tüfek; Giap da lisede edebiyat öğretmeni. Vietnam Devrimi böyle başladı. Sonuç; tarihin en önemli bir halk savaşını gerçekleştirilmesi oldu.

Ya siz? Otuz bini aşkın savaşçıyı tepeden tırnağa burada hazırladım. En modern silahlarla donattık, sağ salim en uygun dağlara ulaştırdık. Peki, bunun karşılığında siz ne verdiniz? Evet, günübirlik sizi de besledik, bir gün parasız bırakmadık, bir gün irtibatsız bırakmadık. Peki, siz ne karşılık verdiniz? Bu soruya yanıt vermek zorundasınız. Vermezseniz, savaşı çözemezsiniz. Çözemediğiniz için de hata yaparsınız. Bunun için bu halinizle gidemezsiniz diyorum. Bunun hesabını yapıp beni ikna edeceksiniz. Utanmazlığa, savaş kaçkınlığına ben onay veremem. Savaş gerçekliği ile bu kadar oynamayı benim vicdanım, yüreğim kaldıramaz. Bu kadar şehidi ben nasıl telafi edeceğim? Bu en büyük hazırlığımıza da siz böyle darbe vurursanız, peki bu işin sonu nereye varacak? Yani gerçeğinize baktığımda çok rahat oluyorsunuz. Biraz da güç almışsınız. O sizin için yetiyor, ama benim için yetmiyor. Benim için şu büyük hesapları kim verecek? Dogmatizmle, kaba pratiğinizle hesap verilemez, daha da berbat eder. Bu halinizle aslında büyük bir yüksünüz. Ve bir de ne istediğinizi sormuyorsunuz. Size ne lazım diyorum, bundan haberiniz yok. Kim bilir kendi içinden nice basit hesaplarladır. Ne ideolojik gerekçe belli, ne pratik gerekçe; kim bilir başımıza ne felaketler getireceksiniz?

Her gün bu eylem tarzlarından dörtte üçü kaba hatalar sonucudur. Şunu demeye getiriyorsunuz, zaten o ünlü alçak, teslimiyetçi, işbirlikçi ve ihanet çizgisindeki ne söylüyor; "Bu iş bu kadar olur, gerisi en azgın düşmana teslimiyettir"! İçimizde de öyle, dışımızda da öyle. İhanet çok açık bir hıyanet halindedir. Saldırı kolu biçiminde işbirlikçi çizgi -ki en üst düzeyde gerillayı temsil ediyordu- sözüm ona o da en aşağılık bir teslimiyet biçimi. Bunlar sizin gerçeğiniz üzerinde inşa edilmiştir. Bunu çözemeden, neyi başarabilir, neyinize güvenilebilir? Burada, daha dün yönetimimizi dinledim, sizleri dinliyorum. Yapılan, savaşa bir engel dayatması. Bu büyük çaba ile işin üzerinde olmasam, serbest kalsaydınız, buradan suya kadar gitmeniz bile imkânsızlaşırdı. Gidenler de eminim ki iki adım atamazlardı.

Birçok köhne, bencil hesaplar, gerçeklerden bağını koparmış dil şarlatanlığı ve bir de umutsuzluk nereye götürecek? Kendine saygınlığı da kalmamış kişilikler. Her şeye alış-tırılmışsınız açık söyleyeyim. Biz bu kişiliği burada mutlak aşmak zorundayız. Her şeye alıştırılanın adı bellidir. Kabul edilebilinir bir ölüm ve yaşam felsefeniz yok. Kabul edilebilinir bir parti anlayışınız yok. Bir de bu partiye tepki duyuyorsunuz. Partileşmeyi en vazgeçilmez bir koşul olarak değerlendirmiyorsunuz. Halka saygınız yok. İlişkilere hiç anlam vermiyorsunuz, ilişkileri duman etmekle uğraşıyorsunuz. Bunların hepsi kontra faaliyetleridir. Tek bir askeri kuralı gözetme yok. Nereye gönderelim peki bu çerçevede sizi? Maceralarınıza, bencil hesaplarınıza, bazı ilkel isyan duygularınıza beni alet etmek istiyorsunuz. Köklü bir devrim kararınız olduğunu da sanmıyorum veya kuşkuluyum. Köklü bir devrim kararı olanlar, pratikte bu kadar hata yapamaz. Bir tökezler, iki tökezler, üçüncüsünde ayakları üzerinde sağlam yürürler.

Aslında ciddi bir askeri derse girmeye imkân bulamıyorum. Çünkü kişiliğinize bir bakıyorum, özgürlük anlayışı ne diyorum? Felaket! Özgürlükle maceracılığı, sorumsuzluğu tamamen karıştırmış. Bunda örgüt kişiliği nedir diyorum. Örgüt ağacılığı, yani örgütü dağıtmak, tam böyle bir örgüt anlayışı haline gelmiş. Örgüt adı altında örgütsüzlük kişiliği, bencillik daha doğrusu. Örgütlenmeye karşı müthiş bencil. Büyük bir savunma haline gelmiş bencil kişilik. Bunun daha da gerisine bakıyorum, gerekçe yok. Ne ideolojik gerekçe var, ne pratik gerekçe. Çünkü sözüm ona çok pratikçisiniz. İster örgüt, ister askeri, hatta eylemsel anlamda olsun gerekçeleriniz çok uyduruk. Aslında hiçbir eylemin gerekçesi yoktur. Mesela örnek gösteriyorum; "Neden öyle çıktın, neden o eylem tarzını seçtin?" diyorum, gerekçesi yok. Nasıl yok, açığa çıkıyor. Düşmanın sağanak gibi tekniği altında ilk yapılması gereken gizlilik derinliğidir, ona hiç uymuyor. Sonuç; şurada beş kayıp, şurada on kayıp. İşte pratik gerekçe yok. Hiç kimse bunu iddia edemez, ama her gün yaptığınız bir şey. Şu eylem yanlış, gerekçesi yok.

PKK çizgisine göre günlük olarak verilen eylem kararı halen; "Korucu köyüne şöyle girdik, mevzileri şöyle kaldırmaya çalıştık" biçiminde. Bu ne demektir? Gerekçesi olmayan eylem anlayışı demektir. Daha doğrusu mahkûm edilen bir anlayışı ısrarla dayatmak demektir. Çünkü diğeri sistem gerektirir, diğeri büyük askeri derinlik, büyük askeri hazırlık, büyük tartışma, büyük sorumluluk gerektirir. Buna gelmiyor, bunun yerine; "Hangi mevziyi kaldırayım?" diyor. Mevzi de, düşmanın ağır tekniği altında bize yüzde yüz kaybettirmedir. "Haydi, korucu köyüne saldır", öyle olmaz, o da iyice örgütlenmiş. Bunlar olmayınca da "Eylem olmaz, yapılacak başka bir şey yok" diyor. Yapılacak başka bir şey var, o da; PKK askeri çizgisinin derinleştirilmiş, planlanmış, uzun süre hazırlıkları yapılmış pratiğidir.

Geçen yıllarda kesinlikle -isterse beş bin, on bin kişiyle bir hazırlık yap- bunun imkânı vardı. İstediğin kadar silah, istediğin coğrafya, istediğin fedai savaşçılar, hemen her şey vardı. Ve elli bin kişilik düşman da gelse adım atamayacak, atsaydı da askeri olarak tarihinin en büyük darbesini alacaktı. Ama gereksiz bir tasfiyecilik uygulandı. Hiçbir gerekçesi yoktur oradan öyle çekilmenin, hiçbir gerekçesi yoktur hazırlıkları düşmana peşkeş çekmenin. Sıradan sorumlu bir kişilik, bir eşkıya bile olsa, biraz kurallara bağlı bir direnişçilik gösterse düşman oraya giremez. Kendi elinizle gerekçeyi ortadan kaldırın. Yani büyük bir savaş gerekçesini ortadan kaldırma. Nerede? En üst koordineden hemen hemen bütün yapıya kadar, ucuz bir ölümü kabul etmişlerdir, ama zafer kazanılabilecek bir savaş imkânını boşa çıkarmışlardır. Siz bunun içindeydiniz. Yalnız orada mı? Bütün cephelerde öyle oldu. Dersimde öyle müthiş dağlar var ki, yani bir dağa bir mangayı yerleştir, bir alay düşman oraya kolay giremez. Gittiler hemen hepsini bir vadiye topladılar. Düşman da ona göre otuz bin askerini -ki tekniği zaten var-, adamını, kar elbiselerini almış, karda yürüyen arabaları almış, dağın, vadiyi bomba ile doldurabilir. Düşmana böyle gerekçe sunuluyor. Bu en yapılmayacak bir şeydir. Gerekçeleri boşa çıkarmadır. Doğru bir savaş anlayışına en ters bir yanıttır. Bütün Kürdistan'da stratejik üslenmeye uygun dağlar fazlasıyla vardır, ama hepsi köylerin en yakınına üslenmişler. Yani yine bir savaş gerekçesini ortadan kaldırma. Bizimkilerin başını kessen, o zavallı köylülerin başına bela olmaktan alıkoyamazsın. Bu da savaş gerekçesini ortadan kaldırmadır.

Bir de eğitimsizlik, yoldaşa saygısızlık. Yarın şahadete gidecek, ona düşman gibi davranmak. Yoldaşlık saygı-sevgisini göstermeden, hiçbir savaşçısını hazırlamadan bu insanları harcamak. İçinizde bunu yapmayan komutan var mı? Bu da ciddi bir savaş gerekçesini komuta kişiliğinde yok etmektir. Bütün bunları siz yaşadınız. Nasıl çözeceksiniz şimdi bunları? Bunları aştığınıza dair beni nasıl ikna edeceksiniz? Bu sefer beni nasıl kandıracaksınız? Haydi, çok kandırmaca içinde olduğunuzu söyleyeyim. Bu konularda hepsine anlam veriyorum. Peki, bundan sonra hangi numarayla siz bu işi boşa çıkaracaksınız? Bunu bana söyleyin. "Olmaz"ı nasıl sürdüreceksiniz? Yani kendinizi nasıl gözü kara dert edeceksiniz? Yok, eğer "doğrulara varız" diyorsanız, o zaman beni ikna edin. Neyinize güveniyorsunuz? Hiçbiriniz benim büyük çabalarımı böyle aptal aptal dinleyip de kendince, keyfince uygulayamaz. Ben artık kendimi buna alet ettiremem. Siz kim oluyorsunuz? Böyle dökülmüş, sokak serserilerine ben kendimi nasıl alet ettiririm? Dünyanın tüm zavallıları toplanmış, savaşçılık adı altında beni kandırmaya çalışıyorlar.

Rus ordusundan bir film gösterdiler. Geçen yıl yalnız eğitim tarzında işkence-vari yöntemler uygulanmış. Beş bin kişi öldürülmüş, dehşet verici bir durum vardı. Orduyu ayakta tutmak için yaptıkları bir yöntem. Tabii biz o yöntemi uygulayamayız. Ama demek ki ordulaşmak için özellikle sosyalist ideolojiyi terk ettikten sonra, geriye o işkence yöntemleri kalmış. Türk ordusunda da bu böyledir. Korkunç işkenceli bir eğitimdir. Biz ise sosyalistiz, ama biz sosyalistiz diye siz bu kadar gönlünüzce, keyfinizce ordulaşmayı zora sokamazsınız. Zaten bu duruş tarzınızla beni yüzde yüz sosyalizmden vazgeçmeye zorluyorsunuz, işkenceye davet ediyorsunuz, sopalı bir eğitime zorluyorsunuz. Sopayı vuracak yeriniz yok. Hangisine sopayı vursam hepsi düşer. Bu da bir tasfiyeciliktir. Zaten kaçarsınız, ben devlet değilim ki!

Tekrar başa dönüyorum: "ABC" gibi gözükse de, gerçekten önce büyük bir savaşa karar vermeyi bilmelisiniz. Ben bu kararı verdiğinizi de sanmıyorum. Sizin kafalarınızda örümcekler ağ örmüş. Ciddi bir savaş kararınız yok. Olsaydı bu kadar hata yapmazdınız. Bir kararı vermek için ne kadar zaman gerekli? Aslında biz bu zamanı çok kısaltmıştık. Biz bu zamanı neredeyse bir derse kadar indirgedik, ama anlamaktan kaçınan sizsiniz. Biz ne kadar kolaylık sunduysak, siz o kadar işin ucunu koyuverdiniz. Biz ne kadar kestirmeden sizi çizgiyle bütünleştirmek istediysek, siz o kadar çizgisizliği dayattınız. Ve hatta bazıları da bunu kontra pratiğine dönüştürdü, resmen tasfiyecilik olarak karşımıza çıkıyor.

Genelde bir savaş kararınız varsa, bu bir halk savaşı kararı olmak zorunda. Halk savaşı, bizim halkın savaşı, hatta halklarımızın savaş kararı öyle sizin sandığınız gibi değildir. Eğer "Bu halk için gerekli bir savaş kararı var" diyorsanız, böyle kişiliklerinizle karşımıza çıkamazsınız. Bu kadar hata ile halk savaşında en temel kuralları bile bu kadar zorlayan bir kişilik gelişemez. Demek ki halk savaşı kararını da tam vermemişsiniz. Hatta halka ne kadar saygılı olduğunuz bile tartışmalıdır. Bu yüzden pratiğiniz çoğunlukla kontra pratiğine dönüşmüştür. Halkınıza doğru sahip çıkamadığınız için hepsini düşman teslim aldı, katletti ve siz gerilla olarak fazla yanıt veremediniz. Halk savaşçılığı yapsaydınız, halkla örgütsel bağlarınız olur, halkın bütün değerlerine yüksek değer biçer, halkın gerçeğine göre müthiş bir sorumlulukla, ince hesaplarla adım atardınız. Halkın düşmanlarına karşı çok etkili olurdunuz. Ama neredeyse halk düşmanlarını biz içimizde ürettik.

Bu, sizin savaşı halk savaşı biçiminde anlamadığınızı gösteriyor. Halk savaşı uzatmalıdır. Sizin uzatmalı halk savaşı kararınız da yoktur. Çünkü her şeyi bir eylemle sonuçlandırmak istiyorsunuz. Sizin bütün barutunuz bir eylem içindir, ikinci eyleme barutunuz -yani kişiliğiniz, yani kişiliğinizin hazırlık düzeyi- yok. Bunu nereden çıkarıyorum? Şundan çıkarıyorum: Bir eyleme hazırlığını, sonrasını, başarısını düşünmeden "ya herro, ya merro" mantığı ile giriyorsunuz. Yani her şey size göre bir eylem içindir. Küçük bir başarıda kendinizi yitiriyor, ülkeyi kurtarmış gibi davranıyorsunuz. Zaten çoğunlukla da imha oluyorsunuz. Bu neyi gösteriyor? Uzun süreli halk savaşı stratejisine göre kişiliğiniz oluşmamıştır. Sizin kişiliğiniz çok geri duygulu, kinli ve bir isyanda kendini ya zafere götürür ya da sonucu imha olma biçimindeki kör isyan kişiliğidir.

Bir eylemlik kişiliktir sizin kişiliğiniz. Ama bu da çizgimizdeki uzun vadeli halk savaşı karakterine tersinden bir yanıttır, onu boşa çıkarmadır. Olsa bile, haydi "tamam doğru" diyelim; genelde savaş kararı partinin programına, siyasetine, stratejisine göredir. Halk savaşıdır, yani halkı esas alan, hainlere, işbirlikçilere ve sömürgecilere karşı olan bir savaştır. Bütün eylemlerinize baktığımızda, eylemlerin başarılma hazırlığı yok denecek kadar azdır. Bir defa planı yok, varsa da yanlıştır. Planın öncesi, sonrası hesaplanmamıştır. Günlük olarak size örnekler verebilirim. Daha doğrusu çoğu plansızdır, kendiliğindendir. Genel sistemin bir parçası değildir. Hazırlığı yok, kendiliğinden, aniden karar verme biçimindedir. Böylesine hazırlıksız eylemler kesinlikle kaybettirir. Ve nitekim öyledir. Hazırlık kararından tutalım hepsi diyor ki; "keşfedildi, görüntüye geldik, düşman nokta operasyonuyla vurdu". Bütün bunlar hazırlıktan yoksun olduğunuzu gösterir. O dağlarda böyle bütün tarzlar yanlış. Demek ki savaşta hazırlığınız yoktur. Zavallı zavallı düşmanın gelip sizi vurmasını bekliyorsunuz. Ve işte dediğim gibi hazırlıksız, "bir eylemle ne kadar vurduysak, vurulduysak" kuralına bağlı olarak yaşıyorsunuz, savaşıyorsunuz. Bu da yanlıştır.

Bunun altında daha da başka şeyler de var. Esasta siz büyük kazanma iradesinden de yoksunuz. Büyük kazanma iradesi neye bağlı? Düşmanı büyük tanımaya bağlıdır. Bırak savaşa karar vermeyi, siz daha düşmanı tam tanıyamamışsınız. Nasıl bir düşman? Mesela ben belki de on yılımı düşmanı doğru tanımaya sarf ettim. "Beni besleyen devletten benim savaşmam gereken devlet" düşüncesine ulaşmak için belki de yirmi yılım gerekti. Ama halen sizin ünlü komutanlarınız bir faşist komando karşısında dut yemiş bülbüle veya kediye dönmüşse, demek ki özde siz düşmanı tanımıyorsunuz. Ve halen düşman günlük olarak propagandada sizin o zayıf duygularınıza hitap ederek "gelin, özlediğiniz yaşam var" diyorsa, kişiliğinizi çözmüş olduğu içindir. Düşman karşısında bu tarzda hitap edilecek bir konumdaysanız ve düşman bu taktiğe giderek önem veriyorsa, o zaman siz düşmanı tanımıyorsunuz demektir. Kendinizi de tanımıyorsunuz, kendinizi tanısaydınız bu savaşa böyle girmezdiniz. Kara cehalet örneği derken burayı kastediyorum. Düşmanı tanımadığı gibi kendisini de tanımıyor. Ve ben bundan da nefret ediyorum. Çünkü ilk söylenmesi gereken söz kişinin kendini tanıması, haddini-hududunu bilmesidir biraz da.

Siz bu savaşa hangi gerekçeyle ve neyinize güvenerek katıldınız? Düşmanı tanıma yok, savaşı tanıma yok. Nasıl bir savaş, hiçbir incelemesi yok. Birbirinize bakın. "Canım sıkılıyordu, katıldım; öfkeye kapıldım, katıldım". Bir de bazılarının kararı; "Komutan oldum, hoşuma gitti katılıyorum". Böyle ipsiz-sapsız, kendini, haddini bilmeyen katılımlardır sizin katılımlarınız. Bu korkunç bir şey! Yani kendini, haddini bilmeden kim bu savaşa katılabilir? Bela! Nasıl bir bela? Çoğu savaşta bir ağırlık, hiçbir kuralı uygulamıyor. Gel de bunu dağda yaşat; oraya getir, buraya götür. Hiçbir ordu bunu kaldıramaz. Kendini tanımadan niye savaşa girdin? Önce bunu halledeceksiniz. Kendini tanımak şu demektir: "Ben bu savaşı kaldırabilir miyim, kaldıramaz mıyım? Bu savaşı tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Savaşa karar vermiş miyim, vermemiş? Bu savaşın düşmanını tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Bu savaşın halkını tanıyor muyum, tanımıyor muyum? Bu savaşın aracını, yani partisini, strateji ve taktiğini tanıyor muyum, tanımıyor muyum?"

Savaş her zaman bir stratejiye dayalıdır. Yani temel müttefikleri kimdir, temel dayanakları kimlerdir, cephe gerileri, yedekleri kimlerdir; en azından komuta düzeyinde bunların bilinmesi lazım. "Taktiği nedir? Günübirlik, nasıl yaşanılır? Savaşa göre benim yaşamım yeterli mi, değil mi? Savaşa göre ben disiplinli miyim, değil miyim? Kurallara bağlı mıyım, değil miyim? Bir de zinde miyim, değil miyim? Savaş kişiliği taş gibi kişilik ister; taş gibi miyim, değil miyim?". Evet, böyle bir kendini tanımayı da ister. Kişiliğiniz böyle mi? Siz bir gün bile kendinizi böyle tanıtacak dürüstlüğü gösterdiniz mi? En hastalıklı, en problemli kişiliğinizi getirip dayatmayı utanmandan hak bildiniz. Kendini böyle savaş kimliğinde tanıtmak mümkün mü? Size göre olur, ama bize göre olmaz!

İşte savaşın ideolojik gerekçeleri derken, bütün bu hususları kastediyorum. Yani savaş ve ideoloji diye bir ders verirsek; bu bahsettiğim bütün sorunları çok kapsamlı inceleyip sonuca götürmek gerekir. Burada önce bunu yapmalıydınız. Ben müdahale etmesem hiç aklınıza bile gelmeyecek, sıyırıp geçeceksiniz. Sonuç nereye varır? Şimdiye kadar olan neyse, oraya. İdeolojik hazırlık derken, bu sorunlara olumlu cevap vermekten bahsediliyor. Haberi olmayan bir sürü komutansınız burada. Ne cesaretle sorumluluk üstleneceksiniz? "Keyfimiz için! Babadan kalma usullerle biz ne yapacağımızı biliriz". Zaten ne yaptığınızı bildiğiniz gibi, neyi bize dayattığınız da ortadadır. Başardınız mı herhangi bir şeyi? En sıradan bir üslenme sorunlarına bile yanıt var mı?

Zor bela ben bir kaç savaşçı yetiştireceğim, siz gidip bunları bir günde çarçur edeceksiniz. İnsaf! Tanrı bile olsam, yetmez. Beş PKK gerillasıyla bir vilayet basılabilinir, beş yüz düşman vurulabilinir. Kesinlikle bunu kafasına koyan bir manga komutanı hepsini yapabilir. Siz ne yapıyorsunuz? "Ver elime bölüğü, sırtında istediğim gibi yaşayayım"! Bir ana bir çocuğu yirmi yaşına kadar büyütmek için akla hayale gelmez çaba harcıyor. Sen nasıl oluyor da bunları bir günde, hem de yedisini birden bitiriyorsun? Vicdan da yok, intikam duygusu da yok; "Ver gerillayı, ver gerilla taburunu, bölüğün üzerinde bilmem ne yapayım"! Aslında çoğunu kurşuna dizmek gerekiyordu. Politika nedeniyle yapmıyoruz. Komutan böyle olur mu hiç? Ya derhal defolup gideceksiniz, ya doğru bir komuta anlayışına ulaşacaksınız. Kim size söyledi? Bir anaya sorun, işte gelmişler, sorun hele, sorun! Burada özellikle sorumsuz kişiliklere söylüyorum: anaların acılarına nasıl yanıt olacaksınız? Bu sorumsuz, namussuz kişilikle mi? Hepsini bana yıkacaksınız, bütün acılara dayanma gücü ben olacağım, bütün bu yersiz kayıpların hesabını ben kendi içimde vereceğim, sen de orada namussuzun teki gibi "daha da öldürmeye yatırayım" diyeceksin. Burada vicdan yok, burada korkunç bir durum var. Halen komutanların ezici bir kesimi böyledir. Birliklerinden haberi olmayan, onları hiç eğitmeyen, hiç sevmeyen böyle bir çok adam, bize baş belası komutanlığı dayatıyor. Biraz vicdan! Böyle olur mu, çılgın mısınız?

Analar bir tek şartla çocuklarını verebilirler. Sizin için zaten sorun değil, ama moral değeri olan birisi için çok önemlidir. Ki ülkemizde bir genç çocuğu savaşa vermek, dünyanın en zor işidir. Ama bir sorun kendinize: Onu beslediniz mi, onu yetiştirdiniz mi, ona yeteneklerinizin onda birini verdiniz mi? Bu konuda kendi kendinize hesap soruyor musunuz? Bir yerde yirmi, bir yerde otuz kaybedenleriniz az değil. Hem de aptalca bir körlükten, hazırlık yoksunluğundan. Yanlış sorgulamış. Bazılarını hiç kaldıramıyorum.

Burada bunların hepsi izah edilmeli. Sosyalistiz diye, hep itinayla davranıyoruz diye, "anlamaz, bilmez, keyfimizce her şeyi yaparız" durumuna sokmayacaksınız kendinizi. Biraz vicdanınızı çalkalandırın. Kaldı ki ölsünler, ama bir amaç için, bir savaş için ölsünler. Savaşçısıyla hiç ilgilenmeyen, savaşçısının istikametini belirlemeyen, savaşçısına emir bile vermeyen birçok sahte komutan. Siz nereden çıkardınız bunları? Kim söyledi size bunu? Güçlü müsünüz? Babanız en büyük ağa bile olsa kaç para eder? Bunu siz hiçbir şeyle izah edemezsiniz ki bunun izahı yoktur. Bunun izahı düşkünlüktür. "Düşkündüm yaptım"! Düşkünün savaşta işi ne, ne geziyor içimizde? Serserilik, lümpenlik! Serseri, lümpenin burada işi olamaz. Siz bunu yaptınız. Zor mudur peki savaşçısını doğru üslendirmek, zor mudur savaşçısını iyi eğitmek? Ben hepinizi, milyonları günlük olarak eğiteceğim, sen üç ay bir mangayı bile eğitmeyeceksin. "İdeoloji gereksiz.” Peki, neyle savaştıracaksın? "Partinin verdiği imkanları bitirerek". Nereden çıkardın sen bu sonucu? Partinin yetki verdiğini nereden çıkarıyorsun? Önderliğin bu yetkiyi kabul ettiğini nereden çıkarıyorsun? Yürüyorsunuz ve kötüsünüz. Tek silahınız kör cehalet, kendini ölüme yatırma, bela olma, lümpenlik.

Kişiliğinizden bunları söküp atacaksınız. Atmayan buradan adım bile atamaz. Benden görev isteyen bunu bu temelde kanıtlamazsa, görev alamaz. Kaçacakmış, TC'ye gidecekmiş! TC senin sülaleni mahvetsin. Ben o TC'ye sırf bunun için korkunç bir öfkeyle gittim. Seni orada da yakalarım; orada yakalayacağım seni. Sana ne kadar, ne yapacağımı göstereceğim. Kaç bakalım, nereye kadar? Evet, sırf seni orada yakalamak için, bunun için TC'yle uğraşacağım. Haydi bakalım! Korkunç inadımı göstereceğim, sülalenize kadar girişeceğim. İntikamım, kinim dağlar kadar. Hiç seni orada bırakmayacağım. Kaçacaksınız değil mi? Bir de ucuz yaşayacaksınız, ucuz yaşamı da size göstereceğim. Göstermişim, daha fazla göstereceğim.

Ben neden kendimi böyle hazırlıyorum? Böyle kişiliklere karşı, kutsal gerçeklerle oynayarak ortaya çıkanlara karşı büyük yanıt olabilmek için. Siz en gerekli olanla böyle alay ederseniz, hakkını veremezseniz, tabii sonucu bu olur. İhanete karşı ben savaşı nasıl geliştirdim? İçinizdeki o teslimiyetçilere nereye kadar, nasıl, daha da neler yapacaksınız? Avrupa kurtaracakmış! Ne Avrupa sı? Nereden kurtaracak? Yarın özel örgüt kurarız. Birçok uğraşılacak biçim var. Gizli ihanetlere karşı, gizli örgüt kurulur. Bize karşı hiçbir kuralı dinlemeyenlere karşı, biz de hiçbir kural dinlemeden planımızı uygulayacağız. Bunların hepsini yapacağız. Boşluk gördünüz; ne yaparsanız yanınıza kâr kalacağını sandınız. Mezarda bile olsanız hesap soracağız, soruyoruz da. Mezara böyle gitmenin kendisi bir hesap sormadır. Defalarca söyledik; disiplinli olun, değerlere bağlı kalın, diye. Kimse size demedi ki savaşa girin, kimse demedi ki kolay savaşa girin. Dağlar kadar eğitim imkânıyla kendinizi hazırlayın ve kendinizi hazır hissettiğinizde gidin, dedim. Çoğu zavallı gitti, kurban oldu. Ben bunlara da çok öfkeleniyorum. Savaşa kurban olmak için girilmez; savaşa zafer kazanmak için girilir. Her biri birer ucube haline gelmiş. Savaşa gideceklermiş! Savaşçının büyük onur, şerefi vardır. Savaşçı, hele komutan bir defa yıldız gibidir. Zaten bunun için rütbelerinde yıldızlar vardır. Bir yıldız, iki yıldız daha sonra ay olur. Durum bu iken, sizin yaptığınız tam tersini sanki kadermiş gibi bize dayatma.

Bütün bunlar savaş ve ideoloji sorunlarıdır. Tartışın, neyiniz eksik burada, sonuna kadar tartışın, tam aydınlatın. Ona göre, herhangi bir köşesinde yer alın, ama şerefiyle, onuruyla, yani yıldız gibi. İnsan gurur duysun kişiliğinizle. Zor değil ki! Hasret kaldık; bir dağ planı yapmak çok mu zor? En yakın dağ Cudi Dağı’dır. Cudi Dağı’nın kayalıklarında ikişerli, üçerli, beşerli, onarlı ve hatta isterseniz bir bölükle mevzilenmek, üstlenmek çok mu zordur? Neden yıllardır bunu kangrene döndürdünüz? Yalnız bir üs sorununa ilişkin doğru bir yanıt bulamadık şimdiye kadar. Yok, tersini yapmaya var. Şuna benzetiyorum sizi; gurbetçiler gibi hemen eve koşma. Sanki evi varmış gibi. Ev yok, köy yok, kalanı da düşman zaten kaldırdı. Halen köylüye, köylülüğe, köylü kişiliğine dayalı savaşçılık. Ondan eser kaldı mı?

Bunlar yalnız ideolojik boyutta halledilmesi gereken sorunlar, açmak istemiyorum, istersem dağlar kadar açarım. Pratik düzeyde de çok korkunçsunuz. Savaşın pratik gerekçeleri de yok. Nedir pratik gerekçeleri? Pratik gerekçeler; bir silah temininden tutalım bir dağa ulaşma, daha çok da düşmana yem olmamak için bir hareket tarzında, -yani taktik diyoruz- taktik düzeyde yanıt olabilme. Bu da ne anlama gelir? Düşman uykudayken yol alma. Günlük olarak buna pratikte yakalanmama, düşman uykudayken vurma, onun önüne tuzak hazırlama, kendi savaşçı birliğini günü gününe, saati saatine hazır tutma, vermekte olacağı o anki eylem için morali tam tutma, kurulmuş yay gibi. Şimdi durum böyle midir? Sizde pratik düzey yok. Her an düşman tepenizde, pasif savunma anlayışı içinde tükenip gidiyorsunuz.

Bununla şunu kastediyorum: Ben de aslında savaşın bir sorumlusuyum, ama dikkat ederseniz düşmanı şimdiye kadar hiç semtime bile yaklaştırmadım. Nerede duracağımı, orada nasıl üsleneceğimi biliyorum. Yine ciddiye alıyorum. Yalnız bu mevzimiz yirminci yılına girdi. Sabır, inat, sürekli doğru değerlendirme, günlük pratik, bir de çok verimli olma, sonuç çıkarma. Neler sığdırılmadı ki pratikte buralara! Neler yoktan var edilmedi ki? Açık, ben bunun dökümünü yapmak istemiyorum. Yirmi yılı inceleyin. Neler var neler? Bütün ürettiklerimizi size verdim, hiçbir şeyi kendi yanımda bırakmadım. Gittiler, hepsini fethedilecek dağlarda tükettiler.

Mesela o dörtlü çete takımından bazıları "Daha önce hırsızlık temelinde biz zor bela karnımızı doyuruyorduk, şimdi PKK rüyamızda bile göremeyeceğimiz imkanları verdi bize" diyordu. Adamlar çeteciliği dayattılar ve en büyük değerlerimizi yok ettiler. Daha sonra bununla uzlaşarak bu tarzı icat ettiniz. Pratik tarzınız bu. Pratik tarzınız çetecilikle uzlaşma tarzı. Haydutça değerleri gasp etme, "kıyısından-köşesinden bize de bir parça düşer" temelinde bir pratik. Bütün savaşçılığınız böyle özetlenebilir. Öyle değil mi? Değerler nasıl elimizden alınıyor? Bir silah bile elde etmek için, pratik hazırlık gereğinden bahsediyorum. Sizde böyle bir duygu var mı? Bir bölge yönetiminden alınan silahlara bakın yıllık olarak. Biz her tür pratik zorluğu göze alarak bunları kazanacağız, sen öyle kaybedeceksin. İşte haydutluk tarzı budur! Böyle zavallıdır. Bunu da fazla açmak istemiyorum.

Biz pratikte sadece günlük olarak var ediyoruz. Benim de bir pratik tarzım var burada, hiç sizin gibi adam harcamıyorum. Sizin gibi sorunları geliştirmiyorum. Sizin gibi günü kaybetmiyorum. Sizin gibi değerleri çarçur etmiyorum. Sürekli bir katkım var. En büyük tehlike üzerimizde, hala vurulmadık. Burada yersiz bir-iki kayıp ya vardır, ya yoktur. O da bazı kişilerin hatalarından oldu. Bizim ihmalimizden dolayı hiçbir hatalı kayıp yoktur. Tam tersine dağlar kadar hatalarınız, bizi burada bile perişan etmeye yol açıyor. Burada, bu okulumuzda bile yapılan hata ve yetmezliklerle siz adam kaçırttınız. Siz günleri boşa harcadınız, çarçur ettiniz. Bizimkisi sadece güçlendirmek. Bunların hepsi sorumluluk gereğidir. Biz sorumlu davranacağız, çalışacağız, sen bunların üzerine yatacaksın. Bu köylü kurnazlığı değil de nedir? Ben de günlük pratikçiyim. Dağlar kadar pratik üretiyoruz. Karnınızı doyurmak bir pratiktir, güvenliğinizi sağlamak bir pratiktir. Doktora her gün sizi muayeneye, ameliyata götürmek bir pratiktir. Bunların hepsi de çok pahalı yürütülmektedir. Aileleriniz olsaydı, onlar bile size böyle bakmazlardı. Bunların hepsi bir pratik. Bunlar kendiliğinden mi oluyor? Yok. Peki, sizin de pratikleriniz vardır. Savaşçılarınız yanı başınızda en olmadık hatalar temelinde öldüler, aç kaldılar, sakat kaldılar, moralsiz kaldılar, değil mi? Çoğunuzun komutası altında bunların hepsi olmadı mı? Buranın imkânları mı fazla, oranın imkânları mı? Oranınki fazladır, kanıtlayabiliriz. Bunları daha fazla açma gereği de duymuyorum.

Acaba gerçekten siz şimdi bütün bu hususlarda, savaşın ideolojik gerekçeleriyle birlikte pratik gerekçelerine doğru anlam verecek misiniz, vermeyecek misiniz? İçinizden bazıları dürüst, belki inanmış halk çocukları; ama onlar da bu büyük sorumsuzluğu, zavallılığı aşacaklar mı, aşmayacaklar mı? Savaş kişiliğine gerçekten kendilerini bu temelde hazır kıldılar mı, kılacaklar mı, kılmayacaklar mı? Ucube adamlarla savaşa gidilmez, savaş en derli toplu kişiliklerin işidir. Kelime hatası bile yapmamak komutanın en temel özelliğidir. Bu kadar şikâyet dili olan, bu kadar hastalıklı, bu kadar çaresiz kişilik, asla savaş sorumluluğunun altına girmemelidir. Savaş çok ciddi bir iş.

Aslında zamanım olsaydı, tek tek sizleri biraz sorgulasaydım. Buna gerçekten zaman bulamıyorum. Yoksa bu duruşlarınız bana hiç inandırıcı gelmiyor. Çok kaypak, sabun gibi kişilik, hep elde sıkıyorsun, fırlıyor. Zamanı biraz daha uzatsaydım mı diye düşünüyorum. Başka işlerim var. Geçmişte de hep sözlere güvendim, güvenimiz maalesef hep kötü kullanıldı. En iyi niyetlisi bile sözüne yanıt olamadı. Bu açıdan tüm gücümü kullanarak aldığım tedbirlerle, hem sizin üzerinizde, hem bu sözüm ona karargâhlarda uzun süredir var olan hazırlıklarımın veya çabalarımın sonuçlarını biraz daha iyi derlemek istiyorum. Bunu biraz anlayın. Size bundan sonra değil savaş fırsatı vermeyi, sizleri bu dağlara bile yaklaştırmayacağım. Yavaş yavaş tedbirlerimi alıyorum. Size böyle ucuz savaş kahramanlığını vermem. Yok, o geçti. O şerefi size bahşetmeyeceğim, o şeref size layık değildir.

Bazıları süper bir ayıyı oynuyorlar. Ayı savaşın belki maskotu olabilir, ama komutanı olamaz. Hatta PKK'nin herhangi bir görevlisi gibi yapmayı bile düşünmüyor. Belki öyle sanırsınız kendinizi. Sanın, ama ben de ciddiye almam, almadığım gibi siz mi beni kandırırsınız, ben mi sizi kandırırım? Açık söylüyorum ben kandırmak istemedim. Açıkça, mütevazice, gerçekten aldanmamak, aldatmamak için her şeyimi ortaya koydum. Ama siz kandırmaca ya devam ederseniz, benim kadar kurnaz adamın olmadığını da bilmelisiniz. TC'yi çözen adamı, emperyalizmin günümüzde bu kadar gücü karşısında bile kendini yaşatan adamı, siz nasıl kandıracaksınız? Hırsız, yankesici marifetlerine göre "buldum boşluğu, ben bunu kandırırım" der, çeker. Peki, bu zavallı halinizle beni nasıl kandıracaksınız? Savaşta, parti olayında mümkün mü? Şu anda dünyanın en güçlü kişisiyim, kendimi bu kadar örgütlemiş bir kişiyim. Ben rica etmedim ki; "gelin benimle savaşın" diye. Kendi kendinize bir savaşçılık uydurmuşsunuz, kim kabul eder bunu? Bunu gidin babanıza satın, gidin sülale savaşçılığı yapın, gidin hizip savaşçılığı yapın. Ama bunu bana yutturmak gerçekten çok zor.

Benim size gösterdiğim saygıyı siz kötüye kullandınız. Hâlbuki biz ilk savaşı ailede verdik. Daha ilk yaşlarda ailede başkaldıran bir adamı, yine TC gibi kimsenin bakmaya bile cesaret edemediği bir olaya bakan, çözen ve onunla bu kadar savaşı geliştiren bir adamı, kim, nasıl kandırabilir? Saygısız adamlar! Bununla kandırdı, oldubitti. Birçok böyle zavallı kişilikler! İnsan utanır kendi halinden. Gücünüz mü var sizin? Ciddi değilsen niye adım atıyorsun? Ben neden bu kadar ciddiyim? İşte sabrımı, inadımı gösterdim. Neden siz göstermiyorsunuz? İşte kurallara bağlılığımı, işte iğne ucu kadar bir imkânı nasıl ele geçirdiğimi size gösterdim. Neden siz böyle kaybediyorsunuz? Hazırlık konusunda ne kadar ciddi olduğumu gösterdim. Neden siz bu kadar keyfi, hazırlıksız yaklaşıyorsunuz? Kim söyledi, kim öğretti size bu savaşçılığı böyle? Zavallılar! Cehalet, Ebu Cehil, yani cehaletin babası. Kaldı ki Ebu Cehil döneminde Peygamber'e karşı çok akıllıydı. Sizinki Ebu Cehil'den daha da beter. Cehaletlilerin babası rolünü oynuyor. Bu konuda kararlılık düzeyim tam.

Her gün bir sürü rapor geliyor, gözüm zor okumasına karşın okuyorum, tahammül ediyorum. Bu gerçeği konuşuyor musunuz? Hazırlığınız tam mıdır? Kararlılık düzeyiniz bu çerçevede gelişmişse, değil bu kadar, bana beş tane adam verin, ben bu işleri en başarılı bir biçimde götüreyim. Ama gerçekten sözünün sahibi beş adam verin bana, fazla bir şey istemiyorum. Savaş istediniz de, biz mi yol açmadık? Kargalar güler buna. Beni kandırmayın, bu temelde kendinizi kandırmayın. Bu da bana biraz güven verebilir. Bu kadar kandırmacılık, beni mahvediyor. Haydi, komutan sözü veremiyorsanız, bari kandırma gibi bir sahtekârlığa da girmeyin. Bunu istemek sizden çok şey istemek midir? Neden beni bu kadar kandırıyorsunuz? Kandırmak bir marifet mi? Bozgunculuk yapmak bir ordulaşma gereği midir? Ajanlar bunu yapar, ama ajan da biraz planlı yapar. Yani ajanın bu yaptığına bir anlam verebiliriz, ama ajandan daha beter kandırmak ne anlama gelir? Bundan vazgeçin. Kişiliğinize bakıyorum, toptan bir kandırma kişiliği, savaşla bağlantısı olmayan kişilikler.

Sizin dramınız o kadar tuhaf ki; şu noktaya kadar getireceksiniz ve diyeceksiniz "bırak yakamızı". Ama aslında siz benim yakamı bırakmıyorsunuz. Ben sizin yakanızı bırakmaya varım, ama nereye gideceksiniz? Sonuçta şuraya gelip dayanmışsınız: "Göz göre göre biz çürüyüp öleceğiz". Buna da bizim gönlümüz yatmaz. Sizin gibi delikanlılara insan çok üzülüyor. Yazık değil mi sizi göz göre göre ölüme terk etmek! Çoğunuz bu anlamda, yani savaşçılıkta daha adı konmamış bebekler gibisiniz. Size değil komutan adı takmak, isminiz ne zaman konulacak belli değil. İsim koyabilmek için, biraz oğlan mı, kız mı olduğunuz belli olmalı. Bu kadar zavallısınız. Erkek ismi mi koyacağız, kadın ismi mi, belli değil; bu bir. İki; yiğit Agit ismini mi koyacağız, tırsonek ismini mi koyacağız? Veya be akıl mı koyacağız, ahmak mı koyacağız? Belli değil. Aslında bu temelde size isim vermek gerekiyor. Ama isim vermek bile çok zor şu anda. Ne sanıyorsunuz? Bu size verilen adların hepsinin tarihte yeri var. Mesela Agit, mesela Muhammed, mesela Ali, bunların hepsi tarihte büyük kahramanlık yaratmış. Durumlarınız çok zavallıca. Ya bu isimleri kendinize koymayın, ayıptır ya da hakkını verin. Bir halk için ne kadar acı; ona doğru öncülük edecek tek bir evladı bile sağlam gözükmüyor. Ondan sonra da, yalanların bülbülü hepsi veya ağlama ustaları; "ah vah, ne haldeyim"!

Kim kimi ciddiye almalı? Ben mi sizi, siz mi beni? Ben savunmamı böyle çarpıcı bir biçimde yapıyorum. Yanlışsa, eleştiri hakkınızı kullanabilirsiniz. Lütfen, saygılı bir biçimde, ciddi. Hem "Başkan" diyeceksiniz, hem "genel komutan", ama -haydi sizi yine komutan yerine koyalım lafı bile anlayamayan komutan! Ne kadar büyük ayıp olduğunu bilmiyor musunuz? Bu temelde halk ordumuzun temellerini sarsıyorsunuz veya halk ordusu adını da taktık kendimize, bunu da gülünç duruma sokuyorsunuz. Haydi, tekrar sizin komuta olmanıza yüksek değer biçelim, ama bu çerçevede ciddi olabilecek misiniz? Tek bir şey, "ciddi olabilecek misiniz?" O güç var mı sizde? İşte bir taslak çerçeve koydum. Ciddi yaklaşacak, ciddi anlayacak, "asker sözüyle oynamaz" diyen, sözünün eri kişilik! Bu sefer sözünün eri olunur mu acaba? Bu noktada iseniz, ikiyüzlülüğe başvurmadan, beni kandırmaya çalışmadan, bir an önce söz verebilecek misiniz? Sözlerinizle ciddi olmayı gösterebilecek misiniz? Değilse, o zaman konuşmayın! Ne söyledik: "Gerçeğin kadar söz ol, sözün kadar gerçek ol!" Bunu sağlamayan adam düşkündür. Lafıyla gerçeği arasında Çanakkale boğazı kadar açık vardır. Neye yarar? Asker hiç böyle olur mu? Sözle pratiği arasında bu kadar çelişkili olan adam, bir halk için en büyük baş belasıdır.

Dünyanın bütün zavallılarını benim başıma atmışlar, "haydi APO çöz"! Sihirbaz bile olsam, bu halinizle sizi çözmem zor. Çünkü laf anlamaya yanaşmıyorsunuz. Bütün bunlar neyi gösterir; tasfiyeciliği. Siz aslında her ne kadar "kararlılık düzeyimiz çok gelişmiştir" diyorsanız da, bu söylediğim çerçevede beni tatmin etmezseniz, ince bir tasfiyeciliği dayatma yanınız daha ağır basmış olabilir. Sonuçta, ünlü alçak teslimiyetçilerin yaptığı gibi, "Bu savaş olmaz! Bu orduyla savaşılmaz, kuzu gibi gider uşaklığı yapılır" noktasına varılır. Bu doğru ise ve eğiliminiz buysa, gerçekten sizi dövmeden serbest bırakacağız. Ama davranışlarınızın altını eşelediğimde bunları görüyorum. Yani siz doğru dürüst bir çizginin zavallı, sorumsuz askerisiniz, daha doğrusu vasat askeri, yani itirafçısı olmaya doğru gidiyorsunuz.

Burada şunu kanıtlamaya çalışıyorum; gerçekten sağlıklı bir halk savaşçısı, onun bir grubu, onun bir sorumlusu çıkmalı, ama gerçekten çıkmalı. Çünkü haddi-hesabı belli olmayan devreler, hazırlıklar yaptık, çıkmadı. Ben kendimden de giderek çok kuşkulanıyorum ve öfkeleniyorum. Hatta kusur bendeyse diye korkunç yükleniyorum. Düşmanı bile çıldırtacak hazırlıklar yapıyorum, buna rağmen sizin yüzünüzden kendimden kuşkulanıyorum. Aslında dikkat edilirse birçok kitaba da geçmiştir, bende kimse kusur bulmuyor. İşbirlikçi de dâhil, "taştan adam yaratır" diyor. Bütün operasyonların benim iradem tarafından boşa çıkarıldığını da yazıyor, okudunuz. Kusur sizde. Bunun için gerçekten bu bizden onay bekleyen, bizden ilgi bekleyen size oldukça değer verdiğimi yine söylemeliyim. Hem durumunuza üzülüyorum, hem de bu karar düzeyinizi aslında değerli de buluyorum, ama öyle çok gerçekçi bulduğumu söyleyemem.

Hayat koşulları sizi fazlasıyla yutuyor. Moral bile olmuyor. Ama benim tarzımda bir komutanlık böyle olamaz. Komutanlığın icra edildiği yerde sinek bile vızıldayamaz. Ama her şey sizi yutuyor, farkına varmıyorsunuz. Ben şimdi bu komutanlığınıza nasıl güveneceğim? Dağlar kadar kuralsızlık, yanlışlık, hazırlıksızlık! Gözlerinizin önünde, hatta "en benim" diyen komutan kişiliğinin sorumluluğu altında olmuş, kılınızı bile kıpırdatmamışsınız. Ben şimdi size nasıl güveneyim? Bu sefer derli-toplu, ciddi olacağınıza, kimden ve nasıl kaynaklanırsa kaynaklansın uyutmayacağınıza, yutmayacağınıza, tetikte olacağınıza, günübirlik cevap olacağınıza beni nasıl ikna edeceksiniz? İkna ederseniz ben sizi burada onaylayabilirim.

İşte analarınız, ağabeyleriniz buraya geliyor; hepsi gözü yaşlı. Hepsi aslında sizi istiyor. Ayıp olmasaydı verirdik, "gidin" derdik. Ama nereye? Ama "ille savaşçılık" diyorsanız da, benim çizdiğim bu çerçevede olur. Bunu ben onaylayabilirim. Buna dayanarak da kendimi yaşatabilirim; daha doğrusu bu savaş kişiliğiyle ben de önderlik yaparım. Biraz vicdanlı olun. Bazılarınız kendini oldukça güçlü görüyor. Gücünüz gerçekten güçse, haydi bu konuda hiç olmazsa bu sefer sağlam bir başlangıç yapalım!

Demek ki yapılması gereken: Bir, savaş gerekçesini ideolojik esaslarıyla; iki, onun bütün pratik gerekçeleriyle birlikte, ikna edici bir biçimde kendinize izah etmelisiniz. Hiçbir baskı altına girmeden, tam objektif gerçekliklerle, yine bütün sonuçlarına katlanma dürüstlüğünü göstererek. Hangi görev olursa olsun, onların gereklerine ulaşarak; yetki, sorumlulukla bunları iliklerinize kadar hissederek, oldukça gerçekçi üzerinde durun. Böyle onuru kurtarma biçiminde değil de, büyük bir tutku haline gelerek. Savaş esasta nedir? Savaş; bizim için kaybedilen her şeyin kazanılması çabasıdır. Savaş; sanatların en hünerlisidir. Savaş; kısa yoldan kaybettiklerinizin en etkili çaresidir. Savaş; müthiş çirkinleşmenin güzelliğe dönüştürülmesi çaresidir. Savaş; özellikle vatansız olunamamanın çaresidir. Savaş; gasp edilen her tür emek değerlerinin, sahiplerine geri iade edilmesinin çabasıdır. Bizde daha somut olarak savaş, bu ülkede yapılabilecek tek iş olma gerçeğidir. Yani başka bir iş yok. Bütün işler özel savaş tarafından gasp edilmiştir. Ülke, toprak, zenginlikler, güzellikler, köyler, kentler; her şey zapt edilmiş. Bir işi ancak ajanlığı kabul edersen bulabilirsin. Bu da özel savaşın askeri olma anlamına gelir. Peki, bizim halk savaşçılığımız neyin karşılığında? İşte ülkeyi kazanma, işi kazanma, şehri, köyü, toprağı kazanma, özgürlüğü kazanma, zenginlikleri kazanma; savaşın tanımı budur. Bu büyük bir tanımdır ve doğru bir tanımdır. Bu ülkede en doğru tanım. Dolayısıyla kendini vereceğin iş, savaş işidir.

Ben dünyada en zor savaşa karar verecek bir adamım. Ama "bu ülkede en değerli iş nedir" sorusu için yıllarca uğraştım ve en son "en verimli iş, savaş işidir" biçiminde bilimsel bir cevabı bulduğumda kendimi kattım. Aslında benim kadar emeği ile sonuçları arasında bağ kuran adam yoktur. Biz yedi yaşımızdan beri ekmek savaşını çok iyi verdik. Kendimi boş işlere hiç vermem. Herkes verir, ben vermem. Küçük işlere de vermem, boş işlere hiç vermem. Bütün bu nedenlerle, bu büyük savaş işini tespit ettikten sonra kendimi verdim ve gördüğünüz gibi şu anda altın değerinde iş benim işimdir. Çünkü bu halk, bu işi en değerli iş olarak görüyor. En büyük şirket işi, en büyük fabrika işi olarak görüyor. Ve milyonlar bu işe katılıyor, destek veriyor. Bu, bu işin büyüklüğünden ötürüdür.

Savaş tanımına ilişkin ben bir kitap yazayım. Sizin ihmal ettiğiniz savaş tanımını, ben gerçekten bir roman akıcılığındaki kitap kadar, hem de bilimsel olarak açabilirim. Ama siz daha kurallarını bile bilmiyorsunuz. Bilseydiniz, savaşa böyle yaklaşmazdınız. "Savaş, her şeyimizdir. Savaş, kaybettiğimiz her şeyin icadıdır" deseydiniz, bu kadar savaş pratiği konusunda yanlış yapar mıydınız? Savaş tanımınız yok! Sözüm ona yıllardır savaşıyorsunuz. Ben bir şey istemiyorum, yalnız bir tanım; savaş nedir? Eğer doğru bir cevabınız olsaydı, her biriniz savaşın çok ünlü bir işçisi, yani komutanı olurdunuz, general olurdunuz. Demek ki tanım yok. Sizin için savaş, kendi egoizmini tatmin etme; sizin için savaş, kendi küçük hesaplarını kurma; sizin için savaş hatta bir nevi hırsızlık başkalarının emeği üzerine kendini ağa yapma. Bazıları için de sigarayı kurtarma. Bunun için biz sigarayı yasakladık. Yani savaş, sigarayı kurtarma değil; savaş, bir yerde hediye kazanma değil. Bunlar savaşa hakaret olur. Savaş, hele küçük hesaplar için hiç değil; çünkü savaş en büyük hesabı gerektirir. Bunun için yasakladık bunları. Ama bunları elinizden aldık diye ağladınız. Yanlış! O zaman savaş tanımına gelmiyorsunuz. Gelmezseniz, o zaman savaş veremezsiniz. Yaptığınız işi tanımazsanız, -yaptığınız iş çobanlık mı, ziraatçılık mı, sanayi işi mi, hizmet işi mi- siz nasıl gidip çalışacaksınız? Bilmiyorsunuz. Bankayla, çobanın kulübesini karıştırırsanız, iş yapabilir misiniz? Banka işi kendi memurunu ister, dağ da çoban ister. Yani işleri daha kelime düzeyinde bile tanımlayamayanlar yapamaz. Böyle acayip yanlarınız var.

Gerilla savaşının da tanımı sizde yok. "Kalk" desem birinize ve "gerilla savaşını tanımlamanızı" istesem, kesinlikle doğru bir tanım yapamazsınız. Daha da somut, "Kürdistan'da gerilla savaşı ne anlama gelir" desem, daha da bir kara cehalet örneğinden kurtulamayacağınızı göreceksiniz. Hiç tanımını veremezsiniz. Bir de sanattır, kılı kırk yaran ince yolu-yordamı vardır. "Bunları yerine getirin" desem, elleriniz ayaklarınız birbirine dolanır. Bu kadar cahilsiniz bu işte. Onun için diyorum, ben neyinize güveneceğim bu kadar hata yaptıktan sonra?

"Komutanlık tanımını söyle" desem, komutanlık açısından tam bir yüzkarası, kara cahilsiniz. Kürdistan'da bir askeri komutan tanımına hiç kimse ulaşmamıştır. Hepsi onun üze-rinde oyun oynuyor. Ağzına, gözüne bulaştırmışlar. Doğru komutanlık tanımı yok. Bırak yıllardır komutanlık yapmayı, siz daha onun tanımını yapmamışsınız. Komutan kimdir, nasıldır? Üç-dört temel özelliği nedir ve bir de gerçekten bu özellikler özümsenmiş mi? Buna yanıt olacak bir kaç kişi gösterin. Bu yok. Bunun yerine neyi getirdiniz? Kavramları alt-üst etme, kav-ramlarla alay etme, bir de tersini pratikleştirme. İşte bana bunu dayatıyorsunuz, bana diyorsunuz ki; "buna izin, onay ver". Zor! Çok iyi yürekliyim, insanlarla gerçekten benim kadar arkadaşlık yapmak isteyen yok, ama veremiyorum. Bu kandırmaca ya, bu tersliğe gücüm yetmiyor artık. Onay veremem.

Bütün bunlarla sizi kötülemek gibi bir niyetim yok. Keşke sizi biraz daha da güçlendirseydik de, bu istediğiniz şeylere sizi kavuştursaydık. Hem savaşta, hem yaşamda o çok istediğiniz şeyleri imkan dahiline soksaydık. Bunu istiyoruz, ama gerçeğiniz bununla o kadar tezat teşkil ediyor ki! Ne kadar hazırlık da sunsam ki yaşamın özgürlük düzeyi için korkunç çaba harcandı; yine savaşçılığı geliştirmek için hakeza öyle, ama kişiliğiniz almıyor. Çürümüş, her tarafı dağılmış. Hangi ilacı veriyorsam ters tepiyor. Hangi ameliyatı uyguluyorsam daha da ağırlaşıyor. Buna rağmen, işte gördüğünüz gibi halen size güveniyorum. Muazzam üzerinizde çaba yürütüyoruz. Kim kime değer veriyor, ortada. Hem yaşamda, hem savaşta kim kime itimat gösteriyor? Kim kime gerçek değeri veriyor, ortada. Ama bir şeye değer vermem. Nedir o? Yalana değer vermem, uydurukluğa değer vermem, serseriliğe, çürümüşlüğe, biçimsizliğe değer vermem. Tabii ki bunları lanetlerim. Yalancılığa, hafifliğe, değer arz etmeyen her tür duygu ve davranışa, dağınık cümle oyunlarına, tabii ki değer veremem. Bunlara değer vermemi benden isteyemezsiniz. Hakkınız olamaz. Diğer şeylerde müthiş değer üstüne değer katıyoruz. Ortada! Savaşı değerli buluyorsanız, kim yarattı? Özgür yaşamı değerli buluyorsanız, kim yarattı? Ortada! Kim onunla amansız uğraştı? Onun büyük sabrını, onun büyük sorumluluğunu, onun büyük ustalığını kim gösterdi? Ortada!

O zaman sizden istediğimiz; bu sefer hiç olmazsa haddini bilerek, anlayarak, mümkünse bu işin bir kenarından sağlam tutarak, "ben de yanılmam yanıltmam, düşmem düşürmem; işte işin hem esaslarıyla hem pratik yanlarıyla aldatıcı yaklaşmam, kimseyi de yaklaştırmam. Sözümün eriyim. Ciddiyetimi an be an gösteririm. Öyle “giderim de dağda gösteririm” biçiminde değil, “burada gösterme gücündeyim" deyin. Böyle yiğit bir kişilik sergileyin, bizden ne koparırsanız sizin olsun. Beni bile sollayın veya beni bile ezip geçin, her şey sizin olsun. Bunu istemeyen kim? Ben kendimi sıradan, mütevazı bir yaşama göre de hazırlamış birisiyim. Önünüzü tutmakmış, değer vermemekmiş, hayır. Biz neyi yarattığımızın farkındayız. Ama gidip de pat diye dökülmek olmaz. Sizin hesabınıza üzülüyoruz, kendi hesabımıza değil. Çünkü biz yine çalışır kazanırız. Siz o kadar adsız şehit gibi anılmamaca-sına giderseniz ne olacak? Bu bizi endişelendiriyor. Savaşçının gidişi böyle olmamalı. Hele komutan adayı kesinlikle böyle olamaz! Bunun şakası da olamaz. Ucuz sözü hiç olamaz. Bunun sözü yakıcıdır! Bunun iradesi keskindir! Bunun adım atışı çarpıcıdır!

Eğer böyleyseniz bir kez daha bu işi değerlendirelim, bu çerçevede değerlendirelim. Ciddi değerlendirelim, anlayarak değerlendirelim. Gerçekten sonuna kadar sonuçlarına katlanarak bir başlangıç yapalım. Engel tanımaksızın bu sefer bir büyük çıkışa hazırlanalım. O zaman eğer başarı gelişmezse, eğer bu düşmanın arkasında on tane daha dünya da olsa başaramazsak, yine sorumluluk bana aittir. Ama bu tarzda yapmak gerekir. Bu, kesin başarı tarzıdır! Bu, savaşın tanımına göre bütün esaslarda, iğne ucu kadar da olsa imkânlarla baş-lama, ama sonunu zafere götürme tarzıdır!



tol isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiket
abdullah, tüm, yazıları, öcalanın

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Konu Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Çöp Dökme Yazıları:))) devriMaral Genel Mizah 1 06-27-2009 18:46
yamalı hayatın yazıları... ARMANÇ Edebi eleştiri - Makale - Denemeler 0 04-29-2009 11:19
Mezartaşı yazıları:D EWİNDARE Genel Mizah 0 02-09-2009 11:50
mezar taşı yazıları gulnurahma Genel Mizah 10 07-22-2008 22:27
gece yazıları gabarın asi rüzgarı Öykü Köşesi 1 05-13-2007 01:10


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anda Saat : 04:43 .



Powered by vBulletin® Version 3.8.3
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.0 RC2


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447