![]() |
| |||||||
| Edebi eleştiri - Makale - Denemeler Edebi metinler, Makale, Eleştiri ve Denemeler |
![]() |
| | LinkBack | Konu Araçları | Stil |
| | #1 (permalink) |
| Üyelik tarihi: Apr 2009
Mesajlar: 804
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 1 ![]() | Karanlığın her yanda egemenliğini kurduğu, gecenin beni kendi yalnızlığımla vurduğu saatlerdi… yalan oldu… Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi, inanmadık. Bundan tam 14 yıl önceydi.. 1995 senesi, 7 Şubat’ı 8′e bağlayan geceydi… Soğuk mu soğuk bir Çarşamba gecesiydi… Karanlığın her yanda egemenliğini kurduğu, gecenin beni kendi yalnızlığımla vurduğu saatlerdi… 1981 yılında bir ay kadar askerlik yaptığım Edirne ili Uzunköprü ilçesine bağlı sınırdaki bir köy evinde beni almaya gelecek kişileri beklemekteydim. İki kişi gelecek, beni alıp karşı kıyıya geçirecek, oradan da Atina’ya kadar bana eşlik edeceklerdi. Çok geçmeden geldiler ve ‘hadi hazırlan,gidiyoruz’ dediler. Çoktan hazırdım oysa. Zira yüreğimde ağırlığı gittikçe artan geçmişe ait anıların dışında ne bir ağırlığım, ne de eşyam vardı. Hemen yola koyulduk. Biri önümde, diğeri arkamda yürüyen iki kaçakçının arasında patika bir yoldan bir saat kadar yokuş aşağı indik. İndiğimiz yerin yüz metre kadar ilerisinde sınır karakolu vardı. Köpekler durmadan havlıyorlardı. Ancak bir aksilik olmadı. Yasak sahayı sorunsuz geçtik ve Meriç nehrine ulaştık. Şimdi sıra botu şişirmeye gelmişti. İşinin ehli kaçakçılar hızla botu şişirmeye başladılar. Onlardan uzaklaştım. Nehre doğru birkaç adım attım. Meriç içimdeki duygular gibi kabardıkça kabarmış, sonunda da taşmıştı. Her yanı su basmıştı. Suyun içinde, ayaklarımın ıslanmasına aldırmadan bir o yana, bir bu yana gidip gelmeye başladım. Haberlerim, makalelerim ve hepsi de yasaklanmış kitaplarım yüzünden almış olduğum hapis cezaları yüzünden ailemi, sevdiklerimi, çevremi ve 35 yılı bulan geçmişimi ardımda bırakıyor, farklı fikirlere ve farklı ulusal, dinsel, mezhepsel dinamiklere düşmanca davranan Türkiye’yi terk ediyor, bilinmeyenlere doğru bir yolculuğa çıkıyordum. Kaçakçıların botu şişirdikleri o kısacık sürede ben Meriç’in sularında bir o yana bir bu yana gidip geldim. Birbiri ardında devirdiğim konyak şişelerinin etkisinden olsa gerek üşüme falan hissetmedim. Kaldı ki kendimle ilgilenecek durumda da değildim. Aç mıydım, susuz muydum, yorgun muydum, üşüyor, korkuyor muydum bilemedim. Belki de hepsi vardı ancak o an yalnızlığın dışında hiçbir şey hissetmiyordum. Kendimi kocaman dünyada yalnız ve çaresiz kalmış hissediyor, bunun acısıyla yüreğimi kemiriyordum. Bir ayağım daha ayrılmadan özlediğim geçmişte, ötekisi başıma nelerin geleceğini bilemediğim gelecekteydi… Yüreğim duygusal bir altüs oluşun içindeydi… O soğuk gecede, dizimlerime kadar uzanan soğuk suyun içinde biri bana dönse ve ‘14 yıl sonra Köln’de kendi evinde oturacak, Edip Akbayram’ın ‘yalan oldu’ parçası eşliğinde bu geceyi yazacaksın’ deseydi n’apardım acaba? Tabii ki o an ona inanmaz, inanamazdım. Burası kesin… İnanmadığım içinde üzerinde durmaz, kafamı bununla yormazdım…. Neyse, karanlıkta botu nehre sürdük ve peş peşe atladık. Bir saat kadar da böyle yol aldık. Soğuk ama temiz bir hava vardı. Karanlığa gömülmüş gökyüzü berraktı. Karşı kıyıya yaklaştığımızda serin bir rüzgar da esmeye başlamıştı. Bottan indik. Ben, ışıkları görünen Dimetoka‘ya doğru hep birlikte yola çıkacağımızı düşünüyordum ki, kaçakçılardan biri ‘biz dönüyoruz, sen ışıklara doğru yürü’dedi. Şaşırmıştım… Adamlarla tartıştım. Anlaşmamıza göre beni Atina’ya kadar götürmeleri gerekiryordu. Fakat anlaşma yaptığım bu adamların lideri olan kişi bunlara ‚karşıya bırakın ve dönün‘ talimatını vermişti. Adamların elinden daha fazlası gelmiyordu. Yani yapacak birşey yoktu. Onlardan ayrıldım ve ışıklara doğru ağır ağır yol almaya başladım. Git, git yol bitmiyor. Ben gittikçe sanki ışıklar daha da uzaklaşıyor. Bir ara bataklığa saplandım. Dizlerime kadar battım. Oradan geri geri yürüyerek kurtulmayı başardım. Uzatmayayım, sabaha doğru Dimetoka’ya vardım. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum ama daha sonra yaptığım araştırmalara bakılırsa on kilometre kadar yürümüş olmalıyım. Karşıma çıkan ilk evin kapısını çaldım. Çok geçmeden orta boylu, orta yaşlı ve şişmanca bir kadın kapıyı açtı. Yarı beline kadar çamurlara bulanmış, dışarıdaki soğuk havaya rağmen terden sırılsıklam olmuş bana bakınca ne hissetti bilmiyorum ama hafızamda onun gülümsemesi saklı. Kadın içeriden bir tahta sandalye getirip verdi. Sandalyeyi alıp evinin balkonununa oturdum. Kapıyı kapatmayan kadın bu kez telefona sarıldı. Tahmin edeceğim gibi polisi arıyordu. Telefon ettikten sonra bana içecek birşeyler verdi. Derken polisler de geldi. Karakola gittik. Üzerimde kimlik bilgilerim ile AF Örgütü’nün benimle ilgi düzenlediği kampanyanın belgeleri vardı. Onlara Atina’ya gitmek istediğimi söyledim. Oradan Atina’daki gazeteci arkadaşım Mustafa’yı aradım. Herşey yolunda gitti. Beni bir otele yerleştirdiler. Otelde öğrendim. Dimetoka Osmanlı hanedanının sürgün yeriymiş! Sarayda istenmeyen kişiler buraya sürgün ediliyormuş. Akşam polisler tekrar geldiler ve beni otelden alıp trene bindirdiler. Ertesi gün Atina garında da sevgili Mustafa ile sevgili eşi Deniz karşıladı beni. Bir gece onlarla kaldım. 10 Şubat Pazar günü de bir grup hevalle birlikte Atina havaalanına gittim. Almanya’ya uçacaktım. Ancak elimdeki eski pasaportta ne Türkiye’den çıkış damgası vardı, ne de Yunanistan’a girişim… Pürüz çıkmıştı. Serdar Heval pürüzü gidermeye çalıştı, sonunda başardı. Ona bunu nasıl başardığını sordum. ‚Bu arkadaş savaşa gidiyor dedim‘ dedi. ‚Ya Serdar‘ dedim, ‚ben savaştan kaçıyorum, sen savaşa gidiyor diyorsun‘ diye itiraz edecek oldum, fırsat vermedi. ‚Heval senin için savaş yeni başlıyor’dedi…Ne demek istediğini daha sonra anladım… O gün oradan Düsseldorf’a doğru yola çıktım… O gün 35 yaşındaydım… Şimdi ak düşmüş sakalım o zaman kıpkızıl, kafamda beyaz bir örtü gibi taşıdığım saçlarım simsiyahtı. Ne sesim bu kadar yorgundu, ne de yüreğim…Hayatımın sayfaları da bu denli dolu değildi. Aradan geçen 14 yılda o sayfalara çok şey yazıldı. Aradan geçen zamanda çok şey değişti. Değişmeyen tek şey özlem oldu… Ben de değiştim. Her açıdan değiştim. Fiziksel değiştim yüzünden artık aynanın karşısına aynı cesaretle çıkamıyorum… Kendime eskiden olduğu gibi hayran hayran bakamıyorum… ‘Yaşlılığın evi yıkılsın’ derdi babaannem…Yıkılıp viran olsun… En iyisi sözü Edip Akbayram’la noktalamak; Yalan oldu yalan oldu… Ateş söndü yalan oldu … Bir yıldızdım akıp geçtin…Dileklerim yalan oldu günay aslan..
__________________ biz yaşamı gülüş tadında yaşadık yani yaşam bir gülüşse, biz onun en iyi kahkaha atanlarıydık. biz böyle sevdik birbirimizi, böyle paylaştık varlık ve yokluğu... bu yüzden en sevdiklerimizi toprağa gömerken bile, yaşama ve ayakta kalabilme gücü gösterdik...ROJ sürgün... |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiket |
| oldu, yalan |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| 100 yıllık yalan | Rozerin | İç Politika Haberleri | 0 | 07-25-2008 00:58 |
| Beş Vakit yalan | SİTARE | İç Politika Haberleri | 0 | 05-03-2008 21:47 |
| Bu da mı yalan? | Victoria | Emek Haberleri | 0 | 03-14-2008 18:15 |
| Eski ilçeler il oldu da ne oldu? | Haber-Ahmet | Türkiye'den Haberler | 0 | 12-18-2007 05:43 |
| yalan bu sevdalar | gabarın asi rüzgarı | Yusuf Hayaloğlu | 0 | 05-26-2007 22:18 |
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anda Saat : 03:44 .