![]() |
| | #1 (permalink) |
| Üyelik tarihi: Apr 2007
Mesajlar: 547
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 0 ![]() | KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA DEVRİMCİ MÜCADELE [Sadece Üyeler Linki Görebilir Üye Olmak İçin Tıklayınız] [Sadece Üyeler Linki Görebilir Üye Olmak İçin Tıklayınız] Yirminci yüzyıl insanlığın eşitlik ve özgürlükçü bir dünya özleminin vücut bulduğu, bir devrimler ve sosyalizmler çağı olarak yaşandı. Şimdi belki bir çağ değişimi, bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Yirmi birinci yüzyıl, kuşku yok ki, insanlığın eşitlik ve özgürlük mücadelelerinin yeniden devrim ve sosyalizm deneylerini yaşayacak. İbrahim Aydın, İ. Hakkı Tombul, Önder İşleyen tarafından hazırlanan tartışma metni... Türkiye toplumu uzun yıllardır küresel-yeni liberal ideolojik hegemonyanın etkisi altında. Böyle bir dönemde SSCB’nin çözülmesi ve kapitalist sistemin artan ideolojik bombardımanı dünya genelinde devrimci hareketlerin etkisini nerede ise sıfırlayan bir sürecin önünün açılmasına neden oldu. Yaşanan krizin ve saldırının karşısında bütünlüklü bir karşı koyuş ve ideolojik politik zeminde çatışma gerçekleştirilemediği için devrimciler bir çok alanda siyaset arenasının dışına düştüler. 90 sonrasında sürdürülen tartışmalarda, ekim devrimiyle başlayan bütün bir tarihsel dönemi fiilen sona erdiren gelişmelerin yarattığı ideolojik tahribatın etkisi belirli oranda kırılmadan ciddi bir devrimci siyasi gelişmenin sağlanamayacağı ifade edilmişti.Aradan, her alanda ciddi mücadele süreçlerinin yaşandığı uzunca bir zaman geçmesine karşın, "ideolojik sorun" önemini ve temel sorun olma özelliğini bu gün de sürdürüyor. Politik, ekonomik, demokratik, toplumsal, sendikal, kitlesel, barışçı olan, olmayan, her alanda yoğun çabalar gösterilmesine karşın sol açısından ciddi bir gelişme sağlanması mümkün olamadı. Bunda solun önündeki ideolojik plandaki sorunlarını hala aşamamış olması ve bu nedenle düşünsel / fikri planda yaşadığı karışıklık birinci derecede rol oynuyor. Devrimci hareketler genel anlamda uzun yıllardan beri siyasete bütünlüklü, sistematik ve devrimci bir tarzda yaklaşmayı başaramıyorlar. Bu durum aslında son 25 yıldır yaşanılan alt üst oluşun bir sonucu olarak algılansa bile sorunun kendisinin ortaya çıkması çok öncesine dayanır. Marksizmin bir dogma haline getirildiği, ideolojik-politik olarak kendisini, yeniden ve sürekli sorgulayarak yenileyen tarzın terk edildiği bir sürecin arkasından SSCB’nin dağılması bu sorunların bilince çıkmasını sağlamıştır. 1917 Ekim Devrimi Komünist Manifesto’nun ortaya koyduğu hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik bir stratejinin yönlendiriciliği altında gerçekleşmiş ve bir bakıma geçen yüzyıl sosyalizm düşüncesiyle kapitalizm arasındaki bir mücadele olarak gerçekleşmiştir. Bugün bu mücadele hedefi geniş kesimlerin gözünde bulanıklaşmış durumda ve böyle bir mücadele hedefine yönelik stratejilerin birleştiriciliği yok ve belki de asıl sorun burada. Bilindiği gibi 90’lı yılların başlarında, 12 Eylül darbesinin ağır saldırıları ile birlikte örgütsel ve politik bütünlüğün kaybolduğu dönemlerde parçalı ve zayıf olan ilişkileri aşan ve siyasete yeniden müdahale eden bir süreç örgütlenmeye çalışılmış, dönemin siyasal sorunları etrafında belirli bir ideolojik siyasal çerçeve oluşturularak, tartışma başlıkları anlamında olsa bile sosyalizmin teorik politik sorunları konusunda yeniden tartışmalar başlatılmıştı. Solda bir ideolojik yenilenme ve yeniden yapılanma olanaklarının geliştirilmesiyle birlikte, ülkedeki gelişmeler karşısında emek güçlerinden yana bir müdahale ihtiyacının gündeme getirdiği ÖDP projesi, başlangıçta ciddi bir karşılık bulmasına rağmen, solun geleneksel zaaflarının da etkisiyle beklenen düzeyde bir gelişme gösterememiştir. Bu süreçte ideolojik farklılaşmalar ve ayrışmalar belirgindir. Dünya çapında yaşanan bir çağ değişimine has gelişmeler, değişim ve belirsizliklerin iç içe geçtiği bir süreç yaratmaya devam ediyor. Küreselleşme bir yandan bütün dünyayı kendi yeni yönelimlerine uygun yapılanmalara zorlarken, sol, bu gelişme karşısındaki tavır alış farklılıkları nedeniyle diğer bütün siyasetler gibi, yeni ayrışma ve saflaşmalarla yüz yüze kalıyor. Genel olarak solun ve devrimci siyasi faaliyetlerin ülkede ciddi bir devrimci siyasi güç haline dönüşememesinde, bu ideolojik temelden kaynaklanan güç kaymalarının, tereddütlü ve bir birini kesen eğilimlerin belirleyici bir rolü vardır. Bu ortam her alanda yürütülen mücadelelerde, politik - merkezileşmiş güç birikimini besleyen bir sürecin geliştirilmesini zorlaştırıyor. Onun yerine küreselleşmenin ideolojik hegemonyası altında modalaştırılan liberal retoriklerinden beslenen, güvensizliği, kariyerizmi, bireyciliği, tereddütlü eğilimleri ve kişisel-dar çevre ilişkilerine dayanan ekipleşmeleri, guruplaşmaları üretiyor. Bu sorunları aşmak, var olan olanak ve potansiyelleri ortak bir akıl, düşünce ve eylem birliği içindeki örgütlü bir sürece doğru geliştirmek için gündemdeki ideolojik sorunlara ilişkin daha yoğun bir çalışma gerekiyor. Bu yazı asıl olarak her alanda bu doğrultuda yürütülmesi gereken kollektif bir çalışmaya katkı sunmak, aynı zamanda herkesi bu doğrultudaki bir çalışmaya katılmaya ve katkı sunmaya çağrı olarak hazırlanmıştır. Küreselleşme - Ulus Devlet İdeolojik saflaşmaların temelinde küreselleşme kavramı ve onun ulus devletle kurduğu ilişki yatıyor. Küreselleşme genellikle sermayenin ve metaların dolaşım hızının artması, üretim sürecinin coğrafi olarak yayılması, uluslararası ve ulus üstü şirketlerin dünya çapında üretimi örgütleyebilecek kapasiteye ulaşmaları, kısacası dünya pazarının son yirmi-otuz yılda artan bir hızla bütünleşmesi anlamında kullanılmaktadır ve sermaye ve malların dünya çapında sınırsız bir hareket yetisi ve derinlik kazanması olarak ifade edilir. Kapitalizm, bütün dönemlerinde küresel bir eğilim göstermekle birlikte hiçbir zaman bugünkü aşamaya ulaşamamıştır. Kapitalizm bugün, bir yandan yeni iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle zaman ve mekanı kendi lehine dönüştürerek sermaye akışını hızlandırmakta ve kontrol edilemez kılmakta, diğer yandan da dünyayı kendi değerlerinin hakim olduğu tek bir piyasaya çevirmektedir. Kapitalist sistemin böyle bir dönüşüm trendine girmesinin temelinde her şeyden önce üretim ve iletişim teknolojisinde son yıllarda meydana gelen gelişmeler yatıyor. Kısaca özetlemek gerekirse: teknolojik gelişmelerin yarattığı yeni imkanlar sayesinde, geniş ölçekli fabrikalarda kitlesel üretime dayalı, Fordist üretim tarzının yerine, küçük atölyelerde, esnek uzmanlaşmaya dayalı üretim modelleri gelişti. Yüksek teknolojiye dayalı iletişim şebekeleriyle beraber, dev tekellerin yapıları da değişerek çok uluslu şirketler hüviyetine büründüler. Üretim ve pazar arasındaki geleneksel bağ koparak, emeğin en ucuz olduğu yerlerde kurulan üretim sahalarıyla, dünyanın her yerine dağılmış bir küresel pazar yaratıldı. Böylelikle Çok Uluslu Şirketler, doğrudan sanayi üretimiyle ilgilenmeksizin, sadece tasarım ve pazarlama alanında yoğunlaşarak, örgütlü emek gücünün baskısından azade ve yoğun sömürüye dayalı bir üretim ağı kurma olanağı kazandılar. Bu tür gelişmeler, sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte, sermayenin emeğe karşı yoğun bir baskı ve saldırı sürecini örgütlemesinin, sosyal devletin tasfiyesinin, özelleştirmelerin olanaklarını yarattı. Sürece karakterini veren bir başka önemli unsur, bir gecede dünyayı katedebilme yeteneğini kazanan “mali sermaye”dir. Üretim sürecinin hiçbir yerinde yer almaksızın, sadece borsa ve tahvil senetleri üzerinden edilen karlar, dünyadaki toplam para dolaşımının yüksek bir dilimini oluşturmaktadır. Bu spekülatif sermaye gittiği yerlerdeki ekonomiler üzerinde bir gecede yaratılan spekülatif krizlerle milyonlarca kişinin hayatını karartabilmekte. Sermayenin bu şekilde bütün dünyada sınırsız bir dolaşma hakkı kazanması, onun dünyayı kendisinin güvenlik içinde olacağı bir yeni düzene sokmasını zorunlu hale getirdi. Bizim gibi ülkelerde uluslar arası kurumların dayatmaları çerçevesinde gündeme gelen azınlık hakları, insan hakları, kimlik politikaları, kadın haklarının genişletilmesi gibi konulara ilişkin demokratikleşme atılımları, küreselleşme ideolojisi tarafından bir modernleşme hamlesi olarak sunuldu. Küreselleşme süreci bütün bu gelişmelerin bir sonucu olarak, ulus devletlerin egemenlik alanlarının daraltılması yönünde değişimleri gündeme soktu. Kapitalizmin ilk gelişme evrelerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmış olan ulus devletlerin hukuki yapıları, anayasal düzenlemeleri sermaye ve malların dünya çapındaki dolaşım ihtiyacına cevap verecek şekilde yeniden düzenlenmekte, egemenlik alanları daraltılarak "değişime" uğratılmaktadır. Solun bir kesimi bu gelişmeleri olumlarken, geniş bir kesimi de farklı mülahazalarla da olsa karşı çıkmaktadır. Sol grupların bir bölümü mevcut ulus devletin savunusuna dayanan ulusalcı - milliyetçi bir duruşu benimsiyor. Buna karşı genel olarak küreselleşme karşıtı bir söylemi benimseyenler, mücadelenin hedefleri, yönelimleri, stratejileri, ulus ( ülke ) çapındaki iktidar mücadelesine karşı tutumları gibi yönlerden farklı duruşlar gösteriyorlar. Küreselleşme Yanılsamaları Özellikle Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonraki dönemlerde gelişen küreselleşme ideolojisi ve liberalizmin kurduğu ideolojik hegemonya, sol içinde de güçlü bir yankı buldu. Yaygın bir şekilde savunulan bir düşünce şekline göre, küreselleşme süreci solun uzun yıllardır savunduğu enternasyonalizmi gerçekleştiriyor; demokrasi ve insan haklarının yayılması konusunda da önemli fırsatlar sunuyor. Küreselleşmenin önlenmesinin olanaksızlığı da düşünülerek solun bu sisteme karşı çıkmak yerine içinde yer alması, sistemin aksayan yönlerini düzeltilmesi, küreselleşmenin daha adaletli hale getirilmesi, sosyal hakların geliştirilmesi veya kısıtlanmasının engellenmesi, bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi için mücadele etmesi daha makul bir yol olarak görülmektedir. Bu konunun sol açısından kafa karıştıran bir yanı küreselleşmeye karşı çıkmanın, bir tutuculuk ve içe kapanma ( izolasyonizm ) savunuculuğu olarak görülmesidir. Oysa bu gün kapitalist dünyada yaşanan sürecin "ilerici" sayılabilecek yönleriyle kapitalizmin küresel siyasetleri aynı şey değildir. Nasıl ilk geliştiği dönemlerde kapitalizme karşı olmak, örneğin matbaaya, buharlı makinelere de karşı olmak ve kapitalizmden önceki feodal düzeni vb. savunmak değilse bu gün de aynı şekilde, küreselleşmeye karşı çıkmak, dünyada yaşanan her türlü ilerici oluşuma (bu arada örneğin siber ağ sayesinde dünya çapında alternatif eylem birliklerinin ortaya çıkmasına da) karşı çıkmak anlamına gelmemeli. Bu noktada, ulus devlet ve ulusal egemenlik kavramlarında meydana gelen değişime yüklenen olumlu anlamlandırmadaki yanılsamanın da altının çizilmesi gerekiyor. Bu gelişmeyi ulus devletin ve milliyetçiliğin aşılması olarak değerlendirmek gerçeğe uygun değil. Küreselleşme bir yandan sermayenin serbest dolaşım koşulları açısından ulus devlet ve ulusal egemenlik kavramlarının altını oyarken, aynı zamanda ve belki aynı nedenle etnik parçalanmışlığı, mikro milliyetçiliği, cemaatçiliği de körüklemektedir. Son çeyrek yüz yılda dünyada yaşanan gelişmeler ırkçılığın, milliyetçiliğin, ulusal çatışmaların sona ermekte olduğunu değil, güçlenmekte olduğunu gösteriyor. Balkanlar ve Orta Doğuda yaşananlar gözler önünde. Keza AB içinde de, bir yandan üye ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldırılmaya gidilirken, bir yandan da Avrupa'da milliyetçi sağ eğilimler giderek güç kazanıyor. Küreselleşmenin ilerici bir gelişme olarak görülüp, aksaklıklarının giderilmesi suretiyle iyileştirilebileceği düşüncesi bir yanılsamadan ibarettir. Kapitalizmin farklı bir evresine denk düşen küreselleşmeyi tersine çevirerek olumsuzluklarının önüne geçmeye çalışmanın, bir savaşta düşmanı ikna ederek sizi yenmekten vazgeçirmeye çalışmaktan farkı yoktur. Çünkü küreselleşmenin aksayan yönleri olarak görülerek düzeltilmesi önerilen (sosyal hakların kısıtlanması, bölgesel ve sınıfsal eşitsizlikler vb.) hususlar, onun kapitalist özüne ilişkin sürecin karakteristik özellikleri olarak ortaya çıkmış hususlardan ibarettir. Yapılması gereken, tersine çevrilmesi olanaksız görünen bu küresel yeni dünya durumu karşısında bir yandan sürecin bütün olumsuz yönlerine karşı mücadeleyi örgütlemeye çalışırken, ortaya çıkan yeni koşulları ( olanakları ve handikaplarıyla birlikte ) dikkate alarak devrimci mücadeleyi yeniden tanımlamaya çalışmaktan ibaret olmalıdır. Emperyalizm Aşıldı mı Küreselleşme konusunda üzerinde durulması gereken bir çözümleme de Hardt ve Negri'nin son yıllarda adından çok söz ettiren "İmparatorluk" kitabında da savunulan ve küreselleşmeyi ‘emperyalizmi’ aşan yeni dünya sistemi olarak tanımlayan yaklaşımdır. Buna göre günümüzde artık emperyalizmle birlikte ulus devlet egemenliğine dayalı sistem de sona ermiştir. İmparatorluk, toprağa, ulusa, merkeze dayanmayan sermayenin mutlak hakimiyetine dayanan küresel bir egemenlik düzeni yaratmıştır. Ne bir "dışarısı" vardır ne de yerellikler gerçekçidir. Yazarlar, sermayenin bütün alanlara nüfuz ettiği, egemenliğin bio-politik olarak ağlarla sağlandığı, iktidarın görünmez kılındığı bir sistem tanımlaması yapmaktadırlar. Bu imparatorluğun ne bir merkezi ne de hiyerarşisi vardır. Ne var ki yazarlar bu mücadeleyi ve mücadelenin hedefini görünmez kılarak, belirsizleşen iktidara karşı, mücadelenin öznesini de, muğlak bir “çokluk” ifadesiyle tanımlayarak küresel hak taleplerine indirgenmiş bir mücadele tarzı ortaya koymaktadırlar. Bu yaklaşım, devrimci bir özneyi imkansız kılmak bir yana, farklı mücadele türevleri ve düzeyleri arasındaki farkları görmezden gelmektedir. Tek bir küresel egemenlik anlayışı, yerelliklerin farklılıklarını göz ardı etmekte, somut koşulların somut tahlilini uygulanamaz hale getirmektedir. Bu çerçeve içinde yer alan yaklaşımlar, sonuçta "ulus devletler ortadan kalktığı için" artık belirli somut devletler / ülkeler zeminlerindeki devrimci - politik iktidar mücadelelerini de reddetme noktasına varıyor. Nasıl olsa her şey dünya çapında yaşanacak değişimle beraber sonuçlanacaktır. Solda Ulusalcı Eğilimler Küreselleşme süreci eski korumacı ve devletçi sol anlayışlara sahip kesimler içerisinde ulusalcı - milliyetçi eğilimlerinin yeniden güçlenmesine yol açmıştır. Bunda küreselleşmenin özellikle bizim gibi ülkelerin devlet yapılarında onun egemenlik alanlarını daraltan ve bazı konularda egemenlik hakkını uluslar arası kurumlara devreden değişimleri dayatması önemli bir rol oynuyor. Bu gelişmeye karşı, eski anti emperyalist duyarlıklardan kaynaklanan, Türkiye' deki mevcut eski devlet yapısını savunmaya dönük tepkisel anlayışlar gelişiyor. Küreselleşme bütün dünyada milliyetçi ve gerici karşı çıkışları körükleyen bir etki yaratıyor. Bu Türkiyede de gözlenen bir gelişme. Ulus devletin gücünün zayıflatması noktasını çıkış siyasetlerinin merkezine koyan İP ve diğer ulusal sol cepheyle MHP vb. faşist kesimleri aynı safa getiren şey de küreselleşmenin zorladığı değişimlere karşı statükoyu koruma anlayışıdır. Bu bakış açısıyla, ülkede meydana gelen, demokratikleşme, insan hakları, özgürlükler alanındaki her türlü olumlu gelişmeyi batı emperyalizminin Türkiye'yi bölüp parçalamak için tezgahladığı komplolara bağlanıyor. Bu tür bir aşırılık görülmemekle birlikte, devletçi - ulusalcı bir damarı başlangıcından bu yana içinde belirli ölçüde içinde barındıran gelenekselci sol akımlar içerisinde de küreselleşmeye karşı muhafazakar ve ulusalcı yaklaşımlar belirli ölçüde savunulmaktadır. Marksist geleneğin yirminci yüzyılda yaşanan ve yüzyılın sonunda yenilgiyle sonuçlanan sosyalizm serüveninde milliyetçilikle bağlarını koparabildiğini söylemek mümkün değil. Sovyet ve Çin sosyalizmlerinin son dönemlerinde karşılaşılan büyük çatlamanın arka planında her iki sosyalist ülke yönetimlerindeki milliyetçi eğilimler de önemli bir rol oynamıştır. Ekim Devriminin gerçekleştiği Çarlık Rusya' sı ekonomik ve siyasi yönlerden (batının sanayileşmiş ülkelerine göre) geri bir Asya ülkesiydi. Onun bu özellikleri devrim sürecinin, Marksist kuramın vazettiklerinden farklı olarak, emperyalizmin kuşatması altında, dışa kapalı, sosyalizmi devletçilik temelinde kalkınma yoluyla gerçekleştirmeye dönük bir model izlemesine yol açtı. Bizim gibi ülkelerde bu süreç, sosyalizmi bir bürokratik-merkezi devlet sistemi ve bu sistem altında yürütülen bir ekonomik gelişme ve kalkınma yöntemi gibi algılayan anlayışlar geliştirdi. Aynı dönemde kapitalist ülkelerde de, yaşanan büyük kriz dalgalarıyla birlikte, gelişen sosyalist devrimin baskısı altında benzer bir devletçi-korumacı sistemin yürütüldüğü biliniyor. ABD’de otuzlarda yaşanan büyük krize karşı başlatılan devletçi-müdahaleci korumacı politikalar, sonraki yıllarda "sosyalizm tehlikesine karşı" Avrupa'daki faşist rejimler başta olmak üzere, bütün kapitalist devletlerce uygulandı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Marshall yardımları çerçevesinde bizim gibi geri kalmış - emperyalizme bağımlı ülkelerde uygulanan korumacı, devletçi özelliklere dayalı "ithal ikameci model", yüzyılın sonlarında Sosyalist sistemdeki çöküşün başladığı seksenli yıllarda liberalizmin yeniden dirilişine kadar devam ettirildi. Şimdi kapitalizm, kendi gelişiminin bir üst evresi olarak ikameci korumacı politikalardan çark ederek, yeniden liberalizme dönüyor. Buna karşı, kapitalizmin eski ikameci, korumacı devletçi politikalarını sol kabul eden yanılsamalar nedeniyle geleneksel sol akımlar içerisinde muhafazakar ulusalcı siyasetler benimseniyor. Bu tepkilerde gözden kaçırılan ilk nokta küresel kapitalizme karşı onun bir önceki dönemine has yapı ve ilişkileri savunarak korunmanın mümkün olmadığı gerçeğidir. Bu, örneğin, emperyalist yeni sömürgecilik ilişkilerinin gelişmeye başladığı dönemlerde ona karşı eski sömürgeciliğin savunulması gibi bir şeydir. Çünkü savunulmaya çalışılan sözde ulus devlet gerçekte geçmişte her yönüyle emperyalizmin sömürü çarkının işleyişine göre yapılanmış bir özellik taşır. Bu ülkede gerçekleşen askeri darbelerin kaynağı, iktidarların (mutlaka bir ABD seyahatleriyle başlayan!) kuruluşları ve ( ve gene bir generalin Amerika seyahatiyle başlayan !) yıkılışları, kökleri her zaman ABD gizli servislerine uzanan çetelerin devletimizin asli güvenlik organları olduğunu gösteren artık magazinleşmiş olgular...her şey bu devletin ne kadar "ulusal" olduğunu ve emperyalizmin içsel bir olgu halinde iktidar blokunun ne kadar vazgeçilmez bir unsuru olduğunu göstermeye yeter! İkinci olarak bu şekilde, yani eski ulus devlet düzleminde kalan bir mücadele anlayışıyla küreselleşme yönündeki gelişmeleri engellemek de hiç mümkün değildir. Çünkü Küreselleşmeye tekabül eden gelişmeler, sermayenin basit ve geçici bir tercihi olarak ortaya çıkmıyor; üretim ve iletişim tekniklerindeki gelişmeler kapitalizmi, uluslararasılaşmaya ve mevcut bütün düzenleri sermaye ve malların serbest dolaşımı yönünde dönüştürmeye zorlamasıyla ortaya çıkıyor. Böyle bir değişim karşısında eski rejimin ve statükonun savunulmasına dayanan bir strateji kaybetmeye mahkumdur. Dolayısıyla sol, ancak kendi ülkemizde ve dünyada emperyalist kapitalist sistemin bütününe, onu aşan bir alternatifle tutarlı bir şekilde karşı çıkılabilecektir ve ancak bu özelliklere sahip bir devrimci yükseliş kendi alternatifini ortaya koyabilecek ve küreselleşmenin yönelimlerini başka türlü bir dünya yönünde baskılayabilecektir. Küreselleşme Çağında Devrim Ve Sosyalizm Mücadelesi Küreselleşme süreci çerçevesindeki gelişmelere dair farklılıklar bugün solun her konuda karşımıza çıkan ayrım noktalarını oluşturmaktadır. Küreselleşmeyi ilerici yönleriyle benimseyerek savunan akımlara karşılık, bir yanda ulus devletleri savunmaya çalışarak küreselleşmenin kötülüklerinden korunmaya çalışan, diğer yanda ise ulus devletlerin zaten ortadan kalktığı tespitlerinden hareketle uluslararası planlardaki küreselleşme karşıtı hareketlerle birleşerek küreselleşmeyi önleme veya dönüştürme siyasetleri benimseyen bütün akımlar, sonuç olarak küreselleşmeyi önleme veya sahiplenme / dönüştürme politikalarına odaklanmaktalar. Bize göre sorun yalnızca küreselleşmeyi önleme veya dönüştürme olarak değil, küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı koşullar altında devrim ve sosyalizm mücadelesinin yeniden tanımlanması olarak ortaya konulmalıdır. Tek yanlı, yoğun bir milliyetçilik eleştirisiyle birlikte, ulus-devletin ortadan kalktığı, küresel dünya yapısının merkezsiz olduğu bu nedenle mücadelenin kendisinin de evrensel bir alternatif küresel zeminde yürütülmesini öneren değerlendirmelerde, bir varsayım olarak kabul edilen ulus devletlerin ortadan kalktığı iddiası - yukarda değindiğimiz gibi - gerçeği tam olarak yansıtmaktan uzaktır. Ulus devletler eski döneme has önemlerini ve özeliklerini yitirmekle beraber, yeni dönemde de kapitalizm için önemlerini ve varlıklarını sürdürmeye devam edeceklerdir. Emeğin - farklı fiyatlarının korunması adına da olsa - serbest dolaşımını önlemek, sermayenin farklı ülkelerdeki serbest hareketlerinin güvenliğini sağlamak için küreselleşmenin kendisinin de "ulus devletlere" gereksinimi sürecektir. Ulus devletlerin, sınırların ortadan kalkmasını sosyalizm ve Marksizm adına istemek başka şeydir; isteklerimizi gerçeğin yerine koyarak, küreselleşmiş kapitalizmin dünyayı kendi yönelimlerine göre yeniden yapılandırmasını, artık sınırlar, ulus devletler ortadan kalkıyor diye, ancak başka koşullar altında, ilerde oluşabilecek gelişmeleri olmuş kabul edip, ona göre strateji belirlemek başka şeydir. Sınırların ve devletlerin ortadan kalkması ancak uluslar ve bölgeler arası dengesizliklerin ve eşitsizliklerin büyük ölçüde ortadan kalktığı, koşullar altında mümkün olacaktır. Bugün yürürlükteki kapitalist küreselleşme ise, hem uluslararası ve bölgeler arası hem de ülkelerdeki sınıflar arası eşitsizlikleri ve dengesizlikleri (kaldırmak veya azaltmak şöyle dursun!) bu kesimler arasında uçurumlar yaratarak çok daha ileri boyutlara taşan bir özellik gösteriyor. Küreselleşme her ne kadar tek bir küresel pazar yaratmış olsa da eşitsiz gelişimin önüne geçen bir süreç değildir. Bilakis bölgeler ve ülkeler arasındaki uçurumları büyüten bir süreçtir. Küreselleşme sürecinin yoksullaştıran ve yoksunlaştıran ekonomik politikaları farklı ülkelerde farklı toplumsal kesimlerin muhalefetinin gelişmesine neden olmaktadır. Sosyalizmin inandırıcı bir program olarak dünya çapında bir hegemonyasının olmaması, bu yerel muhalefet deneyimlerinin siyasal bir eksende derinleşmesini engellemektedir. Mücadelenin, (önümüzdeki dönem boyunca, giderek artan bir şekilde küresel bir boyut kazanacak olmasına karşın) ulus devletler ve farklı ülkelerdeki iktidar mücadeleleri dolayımından geçmesi kaçınılmazdır. Ulusal ve bölgesel dengesizliklerin artmasına paralel olarak, mücadelenin kendisi de ulusal ve bölgesel eşitsiz gelişiminin sürmesi ve farklı düzeylerdeki devrimci gelişmelere yol açması da kaçınılmaz olacaktır. Devrimci bir iktidar mücadelesinin belirli ülkelerde başarı kazanma şansının ortadan kalktığına dair düşüncelerde, emperyalizmin son dönemlerde yoğunlaşan sınır tanımayan müdahalelerinin yarattığı terörün önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Bu tür değerlendirmelere ve çözüm olarak sunulan AB ve benzeri uluslararası birliklere sığınarak mücadelenin bu uluslararası platformlar içerisinde sürdürülmesi önerilerine katılmak mümkün değildir. Küreselleşme süreci ulus devletlerin egemenlik alanlarının daraltılıp zayıflatılması doğrultusunda etnik, dinsel, ulusal, cemaat ilişkilerine dayalı gelişmeleri teşvik eden politikalarla beraber yerelleşmeyi de öne çıkaran bir gelişme izliyor. Bu şekilde küreselleşme, dünyada yeni bir hiyerarşik yapı yaratmıştır. Ulus-devletler bu yapının içerisinde varlığını korumaya devam etmekle birlikte geçmiş dönemdekinin aksine egemenlik haklarının bir kısmını ulus-üstü kurumlara devretmeye zorlanmaktadır. Böylece sistem ulus-üstü kurumlar ve ulus-devlet ve yerel iktidarlar aracılığıyla işlemektedir.Sol bugün bu yapının bütün halkalarına karşı mücadele etmek zorundadır. Küresel sermaye, gümrük duvarları delinmiş ulus devlet yapılarını kullanarak ülkeler arasındaki güvenli serbest dolaşımını gerçekleştirmekte, gerektiğinde doğrudan özerkleştirilerek güçlendirilmeye çalışılan yerel iktidarlarla ilişkiye geçmektedir. Bu işleyişin üstünde ise belirleyici olarak IMF, Dünya Bankası gibi ulus-üstü kurumlar yer almaktadır. Devrimci mücadele bu doğrultuda yerelden başlayarak ulusal ve küresel düzeyleri kapsayacak bir bütünlük içinde yürütülmek durumundadır. Yalnızca yereli ön plana çıkaran, ulusal çapta iktidar mücadelesi düzleminden kopuk bir mücadele hattı, zaman zaman kısa dönemli bir çıkış yapsa da kendi alanlarına hapsolup kalacaktır. Aynı şekilde yalnızca küresel alandaki mücadeleyi ön plana çıkararak belirli bir ülke veya bölgede devrimci iktidar hedefinden uzaklaşmış bir muhalefet hattı ise, ayakları yere basmayan, kitlelerin yakın dönem için geleceklerine ilişkin somut iddia ve hedeflerden yoksun, ve bunun için havada kalan, zamansız ve mekansız bir mücadele olmaya mahkum olacaktır. Avrupa Birliği Türkiye'nin siyaset gündemindeki yerini korumaya devam eden Avrupa Birliği konusu Küreselleşme sürecine ilişkin farklı siyasetlerin kesişme noktalarından biridir. Ulusalcı bir dünya görüşüne savrulmuş olanlar, Türkiye'nin AB macerasını Avrupa emperyalizminin Türkiye üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı bir süreç olarak değerlendiriyorlar ve bu süreç çerçevesinde meydana gelen her türlü gelişmeye, içeriğine bakmaksızın karşı çıkan bir siyaset izliyorlar. Diğer yanda ise Türkiye'nin AB ye tam üyelik hakkını kazanmasını demokratikleşme, batılılaşma uygarlaşma yolundaki en önemli adım olarak gören ve siyasetlerinin temelini AB yolunda atılacak adımları destekleme ve karşı çıkanlarla mücadeleye oturtanlar var. Bu konu ve bu konuda uçlara savrulmuş görüşler AB sürecini ve onun bu gün kazandığı gerçekliği atlayan, bu nedenle sürecin doğru kavranmasını önleyen bir özellik gösteriyorlar. Öncelikle bu proje bazen ileri sürüldüğü gibi bir demokrasi projesi değildir. Kökü ikinci dünya savaşı sonrasında ABD'nin Marshal planı çerçevesinde ve esas olarak Avrupa ülkeleri arasında, özellikle Fransa ile Almanya arasında kömür havzaları üzerinde çıkan kavgaları önlemek üzere kurulan Kömür - Çelik Birliğine dayanıyor. ( Bu mesele nedeniyle çıkan savaşların birinci ve ikinci emperyalist savaşların çıkışına ve de bu savaşların da nihayetinde dünyanın üçte birinin sosyalist bir kampın kurulmasına yol açmasının, esas neden olduğu söylenebilir.) Bu kuruluş önce, önde gelen Avrupa ülkeleri arasındaki bir ekonomik işbirliği projesi haline, daha sonra da kuruluş sürecinde yer almayan diğer Avrupa ülkelerini de kapsayan bir ekonomik ve siyasi entegrasyon projesine dönüştü. Avrupa Birliği en son gelinen noktada artık tümüyle küreselleşme sürecinden bağımsız olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan bir özellik kazanmıştır. Türkiye sermayesinin AB süreci konusundaki politikaları da başlangıçtaki beklentilerinden çok farklılaşarak uluslararası sermayeyle bütünleşme sürecinin bir parçası haline dönüştü. Bu gün batı sermayesi ve AB ile bütünleşmek Türkiye kapitalizmi için küreselleşme sürecinin bir uzantısı olarak gündeme gelen bir seçenek durumundadır ve sistemin içine girdiği büyük krizden, içinden çıkılmaz boyutlara ulaşmış dış borç batağından çıkış için bir umut kapısı olarak görülmektedir. Solda, Küreselleşmeyi olumlu yanlarını sahiplenilerek dönüştürülecek bir süreç olarak kavrayan " alternatif küreselleşme" görüşünü savunanlar, doğrudan küreselleşme yanlısı görüşleri savunan liberal kesimlerle birlikte, Türkiye' nin AB sürecine eklemlenmesini demokrasi, batılılaşma ve küreselleşme doğrultusundaki bir ilerleme olarak değerlendirmektedirler. Öyle ki," Tüm özlemlerinin AB kriterlerine uyumla gerçekleşebileceğine" inanan liberal - solcu aydınlar "AB eşitlik demektir, özgürlük demektir, katılımcılık demektir, ilerleme demektir..."' diye bildiriler yayınlayabiliyorlar. Bu değerlendirmenin sol bir politika olarak görülmesi mümkün değildir. Bu gün Avrupa Birliği' ne üyelik konusu uluslararası sermaye güçleriyle bütünleşme sürecindeki büyük sermaye başta olmak üzere sistemin ve bütün kurumlarıyla birlikte Türkiye'nin resmi devlet politikası haline gelmiştir. Devletin egemenlik haklarından bir kısmının AB bünyesindeki uluslararası kurullara devrediliyor olmasından dolayı, eski egemen konumlarını kısmen de olsa kaybetme konumunda kalanlardan gelen bir direniş ve muhalefet olmasına karşın, bunlar sürecin belirleyeni konumunda değildir ve sistemin bütün yönelimi ve iktidar pozisyonları sermayenin bu temel AB tercihi doğrultusunda belirlenmektedir. Ayrıca Türkiye üzerinde hakimiyet pozisyonunu hiç bir zaman kaybetmemiş olan ABD de Türkiye'nin AB' ye katılımından yana bir siyeset gütmektedir. Bu nedenle AB' ye üyelik ve küreselleşme sürecine uyum konusunu bu derece önemseyen bir görüşü benimseyenler, büyük sermayenin, kapitalizmin bu günkü yönelimlerini ve şimdi iktidar tarafından da büyük bir iştahla uygulanan politikaları desteklemek durumundadırlar. Aslında reel durum da budur ve solun bu gün iktidara karşı ciddi- etkin bir muhalefet yürütemeyişinin nedenini biraz da bu tür eğilimlerin solda hatırı sayılır bir yaygınlık taşımasında aramak gerekir. Sol bu gün ancak Türkiye'deki kapitalist sisteme karşı bir gelecek projesi üzerinden kendisini alternatif bir özne olarak yeniden kurabilir. Bu nedenle, solun sisteme yönelen eleştirel politikaları, sermayenin bu gün hakim eğilimi olan AB seçeneğini de kapsayan bir bütünlük içerisinde ortaya konulmak durumundadır. Denilebilir ki, " o zaman eski rejimin savunucularının safına düşeriz". Hayır, bu doğru değil. Eski rejimin savunucularıyla aynı safa düşmeden de sermayenin yeni küresel siyasetlerini eleştirebiliriz ve aslında yapılması gereken de sadece bundan ibarettir. Bunu yaparken de, AB süreci vesilesiyle gündeme gelen kimi demokratikleşme vb konularındaki gelişmelere karşı çıkma durumunda da değiliz. AB konusunda ortadaki yanılgılardan bir tanesi de Kopenhagen kriterleri konusundadır. Çoğunlukla gözden kaçırılan bir husus, bu kriterlerin, bu gün özellikle kuzey Avrupa ülkelerinde geçerli demokrasi standartlarının da altında kalan bazı sınırlı demokrasi ve insan hakları ilkelerinin yanı sıra, serbest piyasa ekonomisini, kamu ekonomisinin küçültülmesini, dolayısıyla özelleştirmeleri de içeren, bu şekilde Maastricht Avrupa'sını da kapsayan bir muhteva taşımakta olmasıdır. Aslında Sosyalist Blok' un dağılmasından sonra AB ye üyelik için başvuran Doğu Avrupa ülkelerinin bu taleplerinin kabul edilebilmesi için öne sürülen şartları belirlemek için saptanan bu kriterler eski sosyalist ülkelere uygulandığında, sosyalizmden kalma ne varsa tasfiye edilmesi anlamına gelirken, Türkiye söz konusu olduğunda eski sömürge tipi faşizme has anti demokratik baskı yasalarıyla, korumacı sistemin bazı devletçi uygulamalarının ortadan kaldırılması anlamına gelebilmektedir. Bu da tarihin bir ironisi sayılmalı. Diğer tarafta AB sürecini emperyalizmin eski dönem politikaları çerçevesinde değerlendirmeye çalışan ve ona göre siyaset belirleyen çevrelerin yanılgıları var. Bunlar AB sürecini geleneksel bir sol bakış açısı çerçevesinde Avrupa emperyalizminin Türkiye'yi sömürmek için kurmaya çalıştığı bir ilişki olarak değerlendiriyorlar. Bu bakış açısının bu günkü emperyalist politikalarla birlikte, AB sürecini de kavramaktan ne kadar uzak olduğu ortadadır. Emperyalist sömürü ilişkisi bu gün artık çoktan bir dış ilişki olmaktan çıkmıştır. Mahir Çayan emperyalizmin bir iç olgu haline geldiğini yazalı otuz yılı geçti. Bu öngörü bu gün küreselleşme olgusunda çok daha net olarak görülebiliyor. Türkiye' nin AB sürecini dışsal bir emperyalist sömürü ilişkisi olarak değerlendirmek, bu gün Türkiye'de sanki bağımsız bir yapı varmış gibi, mevcut rejimi, ( bütün gelişmeleri dış düşmanların Türkiye'yi bölüp parçalamak için kurdukları tuzaklara bağlayan ) eski savunucularıyla birlikte koruma tavrına götürür. Bunun en iyi örneği, öteden beri İP çevresinin ideolojik hegemonyası altında olan bunun sonucunda ulusalcı ve dogmatik eğilimlerden hiç kurtulamayan EMEP çevresidir. Bir diğeri de, hiç bir yeni gelişmeyi açıklama özelliği taşımayan klasik tezleri doğru- yanlış tekrar edip durmaktan öte, somuta ilişkin ciddi hiç bir çözümleme sunamayan TKP çevresidir. Özetle devrimci siyasi iddialara sahip bir siyaset açısından, biri mevcut statükonun korunması, diğeri küresel kapitalizme has bir ekonomik- siyasi entegrasyon projesi olan AB sürecine katılmaktan ibaret olan egemen sınıf siyasetlerinden birinin benimsenmesi söz konusu olamaz. Böyle bir tavır solun kendi iddia ve ideallerinden vazgeçmesinden başka bir anlam taşımaz. Bir tarafın ( demokratik iyileştirmeler gibi ) diğerine göre daha ehven-i şer görülebileceği durumlarda, bazen nötr kalmak veya eleştirilerin ağırlık noktasını daha gerici kesimlere yöneltmek gibi, esnek bir politika yürütülebilecek olsa bile, bu konulardaki bütün gerçeği halka anlatmaktan ve sistemin bütün yönelimlerini kavrayan bir eleştirel yaklaşımdan vazgeçilemez. Yukarda da söylediğimiz gibi, egemen sınıf partileri ve Türkiye kapitalizmi, AB' ne katılmayı kendi içine düştükleri çıkmazlardan kurtulmanın bir yolu olarak görüyorlar ve AB konusunu halkı oyalamak için bir "yalancı meme" olarak kullanıyorlar. Bütün medya bu politikanın pazarlamasını yapıyor. İnsanlar, Türkiye AB ye alınırsa isteyen herkesin Avrupa'ya gidip iş bulacağını sanıyor. Kamu oyuna yansıyan liberal- sol aydın bildirilerine bakılırsa Türkiye Avrupa Birliğine katılırsa, ülkeye demokrasi ve zenginlik gelecek, İşsizlik - yoksulluk bitecek, enflasyon oranı küçülecek, herkes refah içinde yaşayacak...Bütün bunlar Avrupa Birliği sürecinin gerçeklerine de aykırı yalanlardan başka bir şey değil. Özgürlükçü Sosyalizm Nedir Ne Değildir. Yirminci yüz yılın sonlarında Sovyetler Birliğinin ve diğer sosyalist ülkelerin dağılmasına paralel olarak gelişen küreselleşme sürecinin dünyada yarattığı gelişmeler bir çağ değişimi sürecinden geçtiğimizin göstergeleri sayılabilir. Bu süreç henüz sonuçlanmış değil, ama, artık yeni dönemin ip uçları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Geleneksel sol, özgürlükçü sol, kavramları etrafında yürütülen tartışmalar bu geçiş sürecinin özelliklerinden kaynaklanan, süreci daha iyi kavramaya dönük çabaların bir ifadesi olarak görülmeli. Geçen yüzyılın başlarında, ekonomik ve siyasi yönlerden (batı'nın sanayileşmiş ülkelerine göre) geri bir Asya ülkesi olan Rusya' da gerçekleşen sosyalist devrim sürecinin, büyük ölçüde bu şartlara bağlı olarak şekillenen bazı özellikleri, bizim gibi ülkelerde sosyalizmi tek bir komünist parti iktidarı altında yürütülen bürokratik bir merkezi devlet sistemi ve bu sistem altında yürütülen bir ekonomik gelişme ve kalkınma yöntemi gibi algılayan anlayış ve yanılsamalara da yol açmıştı. Geleneksel sol kavramı, ilk kez 12 eylül dönemi sonrasında sürdürülen tartışmalarda, geçmiş sosyalizm süreçlerinde ortaya çıkan bu tarz bir sosyalizm anlayışının eleştirel bir değerlendirmesi çerçevesinde kullanılmıştı. Bu gün aynı anlayışın devamı niteliğinde akımlar giderek zayıflamakla birlikte,varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Bu akımlar genelde dünya çapında yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni sorunları “ sömürünün özü değişmedi “ diyerek fazlaca önemsemiyor, somut durumların analizine hiç bir zaman önem veremeyerek, soyut - klişe yanıtlarla yetiniyorlar. Geleneksel sol anlayışlar bu temel özelliklerinin yanı sıra ülkemiz solunun geçmişinde sıkça karşılaştığımız, aşırılık, sekterlik, bağnazlık, taklitçilik, gibi olumsuz özellikler de geliştirmiştir. Özgürlükçü Sosyalizm ve özgürlükçü sol kavramları bütün bu olumsuzluklara karşı bir eleştirel yaklaşımı da ifade ediyordu. Bu kavram çerçevesinde geçmiş sosyalizm anlayışlarının köklü bir eleştirisi üzerinde yükselecek bir yenilenme gereğine vurgu yapıldı. Sosyalist sistemin dağılmasından sonra yoğunlaşan ‘piyasa sosyalizmi’ savunularına karşı demokratik merkezi planlama savunuldu; mücadeleyi bir yanda salt sivil toplum alanındaki bir hegemonya mücadelesine indirgeyen, diğer yanda yalnızca (çoğunlukla parlamenter alanla sınırlanmış) bir iktidar mücadelesi olarak gören anlayışlara karşı da, politik iktidar mücadelesi temelindeki (Direniş Komiteleri ve Fatsa Deneylerinde simgeleşmiş) gelecek sosyalizm idealinin çekirdeklerini bu günkü hayat içerisinde oluşturmaya dayalı, çok yönlü mücadele anlayışı benimsendi. Geleneksel sol ve Özgürlükçü sol kavramlar süreç içerisinde farklı çevreler tarafından da kullanılmaya başlandı ve zamanla bu kavramlara farklı içerikler yüklenmesi, kavramların üstlendiği ayrımları belirsizleştirdi. Bu nedenle, geleneksel sol anlayışlarla çizilmiş ayrımların yanı sıra kendisini özgürlükçü sol olarak tanımlayan kesimler içerisindeki ideolojik ayrımların belirlenmesi de önem taşıyor. Bugün "demokrasi - insan hakları temelinde mücadeleyi temel mesele olarak önüne koyan, özgürleşme kavramını bir toplumsal sınıfın değil, daha o sınıfın içinde bulunan kişilerin birey olarak özgürleşmesi şeklinde kavrayan, kontrol edilebilir, sosyalizmin ekonomik temeli olarak denetlenebilir bir piyasa ekonomisini kabul eden anlayışlar da kendilerini " özgürlükçü sol" olarak tanımlıyorlar. Özellikle politik bir iktidar mücadelesi yerine sivil toplum alanıyla sınırlı bir hegemonya mücadelesini esas alan görüşleriyle birlikte, pazar ekonomisine belirleyici bir rol verilerek, özgürlükçü sola piyasa sosyalizmi çerçevesinde bir anlam yüklendiği noktalar çerçevesinde özgürlükçü sosyalizm kavramı açısından önemli ayrım noktaları ortaya çıkıyor. Gene önemli bir ayrım noktası olarak görülen özne tartışmalarıyla birlikte bütün bu tartışma konularında ortaya koydukları yaklaşımlarla bu çevrelerin Marksist bir dünya görüşünden kopuş eğilimlerini, küreselleşme sürecinin öne çıkardığı liberalizmin sol üzerindeki ideolojik hegemonyasının bir örneği olarak değerlendirmek mümkün. Bu husus en çok mücadele hedeflerini demokrasi ve insan hakları mücadelesi olarak tanımlayarak, politik (iktidar) mücadele alanlarını daraltan, giderek sosyalizmin siyasal ve toplumsal alandaki idealini "siyasal liberalizm" olarak tanımlayan anlayışlarda açık olarak belirgindir. Siyasal liberalizmi hedefleyen bir politik yaklaşımın bu gün pratikteki karşılığı, örneğin AKP iktidarı karşısında onu demokratikleşme konusundaki değişimin öncüsü olarak gören hayırhah bir tavır olarak karşımıza çıkar. Solun bu gün AKP iktidarı karşısında etkin bir muhalefet geliştirememesinin arka planında yatan asıl nedeni biraz da bu tür eğilimlerin solda kazandığı popülaritede aramak gerekir. Siyasal liberalizmin sol hareket içerisindeki etkileri arasında belki de en çok tartışılması gereken şey, toplumsallığı ve kolektivizmi değil bireyselliği öne alan yaklaşımlarıyla sol hareketler içerisindeki parçalanmanın zemini olmasıdır. Böyle bir zemin ise solun başarısızlığına giden en güvenli yol olarak görülebilir. Artan yoksulluk ve sömürüyle beraber halkın yaşam mücadelesi verdiği ülkemizde, işçisinden köylüsüne bütün kesimlerin sorunları acil bir çözüme ve çıkış yoluna ihtiyaç duyuyor. Küresel kapitalizmin ve ekonomik sömürünün, halkın yoksullaşması üzerindeki sorumluluğunu net biçimde ortaya koymalıyız. Bugün gerek yoksulluğa, gerekse küresel kapitalist uygulamalara karşı mücadele, kitlelerin günlük hayat içerisinde her gün yüz yüze bulunduğu sorunlar üzerinde, somut düzenli ve ısrarlı politikalarla sürdürülmelidir. Böyle bir sadeleştirmeye gitmek, günlük mücadele içinde anlaşılır ve açık siyasetleri örgütleme açısından gereklidir. Çok şey söyleyen, her şeye akıl yetirmeye çalışan ama sonuçta kendini üç kelimeyle ifade etmekte zorlanan, ve halkın dilinden uzaklaşan bir ifade tarzını adım adım aşmanın yolunu bu kanallarla bulmamız gerekiyor. Biliyoruz ki devrimci bir çıkışın yolu bir anlık bir başarıyla değil uzun süreli bir örgütlenme ve mücadele anlayışıyla mümkündür. Bizim örgütlenmemiz seçim sonuçlarına değil, halkın örgütlenmesi ve kendi sorunlarına sahip çıkma mücadelesindeki başarılarımıza dayandığı sürece, kitle çalışması da o ölçüde kendi özgüvenini kazanan bir çizgide gelişebilir. Düşüncelerimiz ve politikalarımız bu düzeni sarsan bir içeriğe ve kitlelerin dilini yakalayan bir niteliğe kavuştuğu ölçüde, bugün bütün toplumu kuşatan teslimiyetçiliğe ve umutsuzluğa karşı inandırıcı bir güç haline gelebiliriz. Yirminci yüzyıl insanlığın eşitlik ve özgürlükçü bir dünya özleminin vücut bulduğu, bir devrimler ve sosyalizmler çağı olarak yaşandı. Şimdi belki bir çağ değişimi, bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Yirmi birinci yüzyıl, kuşku yok ki, insanlığın eşitlik ve özgürlük mücadelelerinin yeniden devrim ve sosyalizm deneylerini yaşayacak. Şimdi yapılması gereken, bütün öteki mülahazaları bir yana bırakarak, bu inancın etrafında oluşacak bir irade birliğini, yaşanan bütün olumsuzlukları, güç yitimini umutsuzlukları besleyen parçalanmaları aşmanın en önemli itici gücü haline getirmektir. İbrahim Aydın İ. Hakkı Tombul Önder İşleyen |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiket |
| devrimci, devrımcı, genç, mücadele |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan, "Bu seçimde Genç Parti ve ben Türkiye'de temiz ve | burjuva-haberci | Türkiye'den Haberler | 0 | 06-12-2007 18:15 |
| Küçükçekmece'de bir genç, önce arkadaşlık teklifini kabul etmeyen genç kızı, sonra ke | burjuva-haberci | Güncel Haberler | 0 | 06-12-2007 03:22 |
| Başkent'te metro lokomotifi, bir genç kıza başından çarptı. Yaralanan genç kız, o sır | burjuva-haberci | Güncel Haberler | 0 | 06-07-2007 03:55 |
| Devrimci sınıf, devrimci teori, | gabarın asi rüzgarı | Devrimci Kişilik ve Devrimci Eğitim | 1 | 05-27-2007 23:57 |
| Her Devrİmcİ Hareket, | yksel | Devrimci Gençlerde Mücadele ve Örgütlenme | 0 | 05-03-2007 01:36 |
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anda Saat : 15:26 .