![]() |
| |||||||
| Devrimci Kişilik ve Devrimci Eğitim Devrimci kişilik ve devrimci eğitim üzerine açılımlar |
![]() |
| | LinkBack | Konu Araçları | Stil |
| | #1 (permalink) |
| Üyelik tarihi: Apr 2007
Mesajlar: 63
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Tecrübe Puanı: 3 ![]() | KOMÜNİST PARTİSİ MANİFESTOSU-BİRİNCİ BÖLÜM AVRUPA'DA bir heyula kolgeziyor-komünizm heyulası. Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu heyulayı defetmek için bir kutsal bağlaşma kurdular. Papa'yla Çar, Metternich'le Guizot, Fransız Radikalleriyle Alman polisinin casusları. Nerededir, iktidardaki hasımları tarafından komünistlikle suçlanmamış muhalefet partisi? Gerici hasımlarına karşı da, daha ilerici muhalefet partilerine karşı da komünizm damgasını gerisin geriye vurmaya kalkmamış muhalefet nerede? Bu olgudan iki şey çıkıyor: 1. Komünizm şimdiden bütün Avrupa devletleri tarafından büyük bir güç olarak tanınmaktadır. 2. Komünistlerin, tüm dünya önünde, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yazılı olarak açıkça ortaya koymaları ve bu Komünizm Heyulası çocuk masalına Parti'nin kendisinin bir Manifesto'su ile karşılık vermeleri zamanı çoktan gelip çatmıştır. İşte bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler Londra'da toplanmışlar ve aşağıdaki Manifesto'yu, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flaman ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere kaleme almışlardır. -1- BURJUVALAR VE PROLETERLER (Burjuvazi ile kastetdiğimiz üretim araçlarının sahipleri olan ve ücretli emekçiyi çalıştıran modern kapitalistler sınıfıdır. Proletarya ile kastetdiğimiz, hiçbir üretim aracına sahip olmamaları yüzünden yaşayabilmek için işgücünü satmak zorunda olan modern ücretli emekçiler sınıfıdır. (Engels'in 1888 tarihli İngilizce baskıya notu.) Günümüze dek bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ve köle, patrisyen ve pleb, senyör ve serf, lonca ustası ve lonca emekçisi, tek sözcükle, ezen ve ezilen, sürekli bir çatışma halinde, bazan gizli, bazan açıkça, her kezinde ya toplumun devrimci bir biçim değiştirmesiyle ya da çatışan sınıfların birlikte çöküşüyle sonuçlanan, kesintisiz bir savaşım yürütmüşlerdir. Tarihin daha önceki devirlerinde, hemen hemen her yerde, toplumun değişik düzenler halinde karmaşık bir kuruluşunu, sosyal hiyerarşinin çok basamaklı bir derecelenmesini buluyoruz. Eski Roma'da patrisyenleri, şovalyeleri, plebleri, köleleri; Ortaçağ'da senyörleri, vasalleri, lonca ustalarını, kalfaları, çırakları, serfleri; bu sınıfların hemen hepsinde de ikinci derecede hiyerarşiler görüyoruz. Feodal toplumun yıkıntılarından fışkıran modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldırmamıştır. Yaptığı şey, yalnızca, eski sınıfların yerine yeni sınıflar, yeni sömürü koşulları, yeni savaşım biçimleri koymak olmuştur. Bununla birlikte, çağımızın, burjuvazi çağının, ayırdedici özelliği, sınıf karşıtlıklarını yalınlaştırmış olmasıdır. Bir tüm olarak toplum, gittikçe artan bir biçimde, iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirlerine karşı duran iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve proletarya. Ortaçağ serflerinin bağrından ilk kasabaların ayrıcalıklı tüccarları çıktı. Bu -kasabalılardan burjuvazinin ilk öğeleri gelişti. Amerika'nın keşfi, Ümit Burnu'nun dönülmesi, gelişmekte olan burjuvaziye yepyeni alanlar açtı. Doğu Hindistan ve Çin pazarları, Amerika'nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle olan ticaret, mübadele araçlarının ve genel olarak metaların artması, ticarete, gemiciliğe ve sanayiye o zamana dek görülmemiş bir itiş, ve dolayısıyla, yıkılış halinde olan feodal toplumun içindeki devrimci öğenin gelişmesine büyük bir hız sağladı. Sanayi üretiminin kapalı loncaların tekelinde olduğu feodal sanayi sistemi, yeni pazarların durmadan büyüyen istemlerini artık karşılayamıyordu. Onun yerini manüfaktür (imalat) sistemi aldı. Lonca ustaları, imalatçı orta sınıf tarafından bir yana itildiler; ayrı ayrı lonca birlikleri arasındaki işbölümü her bir atelye içindeki işbölümü karşısında yokoldu. Bu arada, pazarlar durmadan büyüyor ve istem durmadan artıyordu. Manüfaktür de yetersiz olmaya başladı. İşte o zaman, buhar ve makine, sanayi üretiminde bir devrim yaptı. Dev modern sanayi manüfaktürü tahtından indirdi; sanayici orta sınıf, sanayici milyonerlere, büyük sanayi ordularını yönetenlere, modern burjuvalara yerlerini bıraktılar. Büyük sanayi Amerika'nın keşfiyle temelleri atılan dünya pazarını kurdu. Bu pazar, ticarete, gemiciliğe, kara ulaştırmasına şaşırtıcı bir gelişme sağladı. Bu gelişme de sanayinin yayılmasını etkiledi, ve sanayinin, ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının yayılmasına koşut olarak ve onlarla aynı oranda burjuvazi de gelişti, sermayesini artırdı ve Ortaçağ'dan kalma bütün sınıfları geri plana itti. Böylece, modern burjuvazinin kendisinin de uzun bir gelişmenin, üretim ve mübadele biçimlerindeki bir dizi devrimin ürünü olduğunu görüyoruz. Burjuvazinin gelişmesindeki her adıma, bu sınıfın, buna uygun politik bir ilerlemesi eşlik etti. Feodal soyluluğun egemenliği altında ezilen bir sınıf, Ortaçağ komününde (Fransa'da yeni oluşan kentlere komün denirdi.) silahlı ve kendi kendini yöneten bir topluluk olan, bir yerde bağımsız kent cumhuriyeti (İtalya'da ve Almanya'da olduğu gibi), bir yerde monarşinin angaryaya tabi üçüncü kuvvet'i (Tiers Etat) olan (Fransa'da olduğu gibi), daha sonraları manüfaktür döneminde yarı-feodal ya da mutlak monarşide soylular sınıfına karşı bir ağırlık rolünü ve gerçekte de genel olarak büyük monarşilerin temel taşı rolünü oynayan burjuvazi, ensonu, modern sanayinin ve dünya pazarının kurulmasından buyana, modern temsili devlette politik egemenliği tümüyle eline geçirdi. Modern devletin hükümetleri, tümüyle burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir. Burjuvazi tarihte tam anlamıyla devrimci bir rol oynamıştır. İktidarı ele aldığı her yerde burjuvazi, feodal, ataerkil, duygusal ilişki olarak her ne varsa hepsine son verdi. İnsanı doğal efendileri'ne tutsak eden karmaşık feodal bağları hiç acımadan kopardı ve insanla insan arasında çıplak özçıkar ve katı peşin ödeme'den başka bir bağ bırakmadı. Burjuvazi, dinsel inancın ateşli ve kutsal coşkusunu, şövalyelik ruhunu, duygusallığı bencil hesabın buzlu sularında boğdu. Burjuvazi, kişisel değeri bir mübadele değeri haline getirdi ve binbir güçlükle elde edilmiş sayısız özgürlüklerin yerine, o biricik ve acımasız özgür ticareti koydu. Tek sözcükle, dinsel ve politik aldatmaların maskelediği sömürü yerine, zorba, utanmaz, doğrudan ve çıplak sömürüyü koydu. Burjuvazi, o zamana dek saygınlığı olan ve kutsal bir saygıyla karşılanan bütün mesleklerin nişanelerini koparıp attı. Hekimi, hukukçuyu, papazı, ozanı, bilim adamını kendisinin ücretli emekçileri içerisine kattı. Burjuvazi, aile ilişkilerini örten duygusal peçeyi yırttı ve aile ilişkisini sırf bir para ilişkisi durumuna indirgedi. Burjuvazi, gericilerin o kadar göklere çıkardığı Ortaçağdaki kaba kuvvet gösterilerinin nasıl en miskin bir tembelliği gizlediğini açığa vurdu. İnsan faaliyetinin neler yaratabildiğini ilk gösteren o oldu. Burjuvazi, Mısır'ın piramitlerini, Roma'nın su kemerlerini, Gotik katedrallerini kat kat aşan şaheserler ortaya koydu; önceki bütün tarihsel göçleri ve Haçlı Seferleri'ni gölgede bırakan seferler yönetti. Burjuvazi, üretim aletlerini, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplum ilişkilerini devrimcileştirmeksizin yaşayamaz. Oysa, daha önceki bütün sanayici sınıfların varlıklarının ilk koşulu eski üretim biçiminin değişikliğe uğramadan korunmasıydı. Üretimin sürekli altüst oluşu, tüm toplumsal yapının kesintisiz olarak sarsılışı, sonu gelmeyen bir hareketlilik ve güvensizlik, burjuva çağını daha önceki bütün çağlardan ayırdeder. Bütün donmuş, durağan ilişkiler, ardısıra getirdikleri eski ve saygınlığı olan önyargılar ve düşünlerle birlikte eriyip gidiyorlar; bütün yeni biçimlenmeler daha iyice yerleşmeden eskiyorlar. Sağlamlığı, sürekliliği olan ne varsa duman olup gitmiş, kutsal olan her şey murdar edilmiş, ve insan, artık kendi yaşamının gerçek koşullarını ve öteki insanlarla olan ilişkilerini tüm çıplaklığıyla karşılamak zorunda kalmıştır. Ürünleri için durmadan genişleyen bir pazar gereksinimiyle itilen burjuvazi yeryüzünün tümünü istila ediyor. Her yere sokulması, her yere yerleşmesi, her yerde ilişkiler kurması gerekiyor. Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle bütün ülkelerin üretim ve tüketimine kozmopolit bir karakter verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldı ya da günden güne yıkılıyor. Bunların yerini, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir ölüm-kalım sorunu durumuna gelen yeni sanayiler; artık, daha çok ülke içinde üretilen hammaddeleri değil, en uzak yerlerden getirilen hammaddeleri işleyen sanayiler; ürünleri yalnızca ülke içinde değil, dünyanın dört bir yanında tüketilen sanayiler alıyor. Ülke üretimiyle karşılanabilen eski gereksinimlerin yerini, karşılanması uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinimlerin aldığını görüyoruz. Eski yöresel ve ulusal kapalılık ve kendi kendine yeterliliğin yerini, her yöndeki ilişkilerde ulusların evrensel bağımlılığının aldığını görüyoruz. Ve, maddi üretimdekine benzer bir gelişmeyi düşünsel üretimde de izliyoruz. Tek tek ulusların düşünsel yaratımları ortak servet haline geliyor. Ulusal tekyönlülük ve darkafalılık gün geçtikçe daha da olanaksızlaşıyor, sayısız ulusal ve yöresel yazından bir dünya yazını doğuyor. Üretim aletlerinin hızla gelişmesiyle ve ulaştırma araçlarının her gün daha yüksek bir düzeye ulaşmasıyla burjuvazi; bütün ulusları, hatta en barbar kavimleri bile uygarlığın seline katıyor. Ürünlerinin ucuzluğu, bütün Çin setlerini döğüp yıkan ve yabancılara karşı en inatçı bir düşmanlık duyan barbarları boyun eğmeye zorlayan ağır toplardır. Burjuvazi, bütün ulusları, yokolma olasılığıyla karşı karşıya bırakarak, burjuva üretim biçimini kabullenmeye zorluyor; bu uluslar direnseler de onları kendisinin uygarlık dediği şeye ayak uydurmaya, yani burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, o kendisine tıpatıp benzeyen bir dünya kurmaktadır. Burjuvazi, köyleri kentlerin yönetimine bağımlı kıldı. Koca koca kentler yarattı, köy nüfusuna göre kent nüfusunu büyük ölçüde artırdı ve böylelikle nüfusun oldukça önemli bir kısmını köy yaşamının aptallaştırıcı etkisinden kurtardı. Nasıl köyü kente bağımlılaştırmışsa, aynı biçimde, barbar ya da yarı-barbar ülkeleri de uygar ülkelere, köylü halkları burjuva halklara, Doğu'yu Batı'ya bağımlı kıldı. Burjuvazi, nüfusun, üretim araçlarının ve mülkiyetin dağınıklığını her geçen gün biraz daha ortadan kaldırmaktadır. O, nüfusu biraraya toplamış, üretim araçlarını merkezileştirmiş ve mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırmıştır. Bu değişmelerin zorunlu sonucu politik merkezileşme olmuştur. Ayrı ayrı çıkarları, yasaları, hükümetleri, vergi sistemleri olan bağımsız ya da zayıf bağlarla birbirine bağlı eyaletler, tek bir hükümet, tek bir yasa sistemi altında, tek bir ulusal sınıf-çıkarı olan, tek bir sınır, tek bir gümrük duvarı ardında, tek bir ulus halinde birleştiler. Ancak yüzyılı bulan bir sınıf egemenliği süresince burjuvazi, bütün geçmiş kuşakların yarattıklarının toplamından daha güçlü ve çok daha büyük üretim güçleri yarattı. Doğa güçlerinin insana boyun eğmesi, makineler, kimyanın sanayiye ve tarıma uygulanması, buharla işleyen gemiler, demiryolları, elektrikli telgraf, koca kıtaların tarıma açılması, ırmakların ulaştırmaya açılması, topraktan fışkırır gibi bir nüfus yoğunlaşması -bundan önceki hangi yüzyılda sosyal emeğin bağrında böyle üretim güçlerinin yattığı düşünülebilirdi? Gördüğümüz durum şudur: burjuvazinin üzerinde düzenini kurduğu temeli oluşturan üretim ve mübadele araçları feodal toplumda yaratılmıştır. Bu üretim ve mübadele araçlarındaki gelişmenin belirli bir aşamasında, feodal toplumun üretim ve mübadele koşulları, tarımın ve imalatın feodal örgütlenmesi, tek sözcükle, feodal mülkiyet ilişkileri, gelişmiş durumdaki üretici güçlere artık uygun olmaktan çıktılar; o ölçüde de bir yığın ayakbağı durumuna geldiler. Bu engellerin yıkılması gerekiyordu; yıkıldılar. Bunların yerini, kendisine uygun bir toplumsal ve politik yapı ve burjuva sınıfın ekonomik ve politik egemenliğiyle birlikte serbest rekabet aldı. Benzer bir hareket kendi gözlerimizin önünde gelişiyor. Üretim, mübadele ve mülkiyet ilişkileriyle modern burjuva toplumu, bu kadar güçlü üretim ve mübadele araçları yaratmış olan bu toplum, harekete getirdiği cehennem dünyasının güçlerini denetleyemez duruma düşmüş büyücüye benzemektedir. Onyıllardan beri, sanayi ve ticaret tarihi, modern üretici güçlerin modern üretim koşullarına karşı, burjuvazinin ve onun egemenliğinin varlık koşulu olan mülkiyet ilişkilerine karşı başkaldırışının tarihinden başka bir şey değildir. Bu konuda nöbet nöbet ortaya çıkmalarıyla tüm burjuva toplumunun varlığını her kezinde daha tehdit edici bir biçimde sorgulayan ticari buhranları anmak yeter. Bu buhranlarda, yalnızca mevcut ürünlerin değil, daha önceden yaratılmış olan üretici güçlerin de büyük bir kısmı, nöbet nöbet tahrip edilir. Bu buhranlar sırasında, daha önceki bütün çağlarda bir saçmalık olarak görülebilecek bir salgın başgösterir: aşırı üretim salgını. Toplum birdenbire kendisini geçici bir barbarlık durumuna dönmüş bulur; sanki bir kıtlık, toptan bir yoketme savaşı bütün geçim kaynaklarının kökünü kurutmuştur; sanki sanayi ve ticaret yokedilmiştir; peki niçin? Çünkü, haddinden fazla uygarlık, haddinden fazla geçim aracı, haddinden fazla sanayi, haddinden fazla ticaret vardır. Toplumun elinde bulundurduğu üretici güçler, artık bujuva mülkiyet koşullarının daha fazla gelişmesine hizmet etme eğiminde değildir; tam tersine, kendilerini engelleyen bu koşullar için haddinden fazla güçlenmişlerdir, dolayısıyla üretici güçler bu engelleri yıkar yıkmaz burjuva toplumunun tümüne karışıklık getirmekte ve burjuva mülkiyetinin varlığını tehdit etmektedirler. Burjuva toplumunun koşulları, üretici güçlerin yaratmış olduğu zenginliği zaptedemeyecek kadar daralmıştır. Peki burjuvazi bu buhranların üstesinden nasıl gelmektedir? Bir yandan, üretici güçlerin büyük bir kısmını zorla yokederek; öte yandan, yeni pazarlar ele geçirerek ve eskilerini de daha kapsamlı bir biçimde sömürerek. Yani, daha yaygın ve daha yıkıcı buhranlara yolaçarak ve buhranları önleme çarelerini daha da kısıtlayarak. Burjuvazinin feodalizmi devirmekte kullandığı silahlar, şimdi burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiş bulunmaktadır. Ama burjuvazi, yalnızca kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamıştır; bu silahları kullanacak insanları da, yani proleterleri -modern işçi sınıfını- da yaratmıştır. Burjuvazinin, yani sermayenin geliştiği ölçüde ve aynı oranlarla -ancak iş bulabildiği sürece yaşayabilen ve ancak emeği sermayeyi çoğalttığı ölçüde iş bulabilen bir emekçiler sınıfı olan- proletarya, yani modern işçi sınıfı da gelişmektedir. Kendilerini dilim dilim satmak zorunda olan bu emekçiler, bütün öteki ticaret maddeleri gibi bir metadırlar, ve dolayısıyla, rekabetin getirdiği bütün değişikliklerin, pazarın bütün dalgalanmalarının etkisine açıktırlar. Makinenin geniş ölçüde kullanılması ve işbölümü yüzünden, proleterlerin işi tüm bireysel niteliğini, ve dolayısıyla, çalışan için tüm çekiciliğini yitirmiştir. İşçi makinenin bir uzantısı haline gelmiştir, ondan istenen yalnızca, en basit, en cansıkıcı, en kolayından edinilebilen bir beceridir. Bu yüzden de, bir işçinin üretim maliyeti, hemen hemen tümüyle, yaşamını ve neslini sürdürmesi için gereksindiği zorunlu geçim araçlarından ibarettir. Ama bir metanın, dolayısıyla da emeğin fiyatı, kendi üretim maliyetine eşittir. Onun için, işin çekilmezliği arttığı oranda ücret azalır. Üstelik, makine kullanımı ve işbölümü arttıkça, aynı oranda, ya iş saatlerinin uzamasıyla, ya belirli bir zamanda yapılan işin artmasıyla, ya da makinenin daha da hızlandırılmasıyla vb. işin de ağırlığı artar. Modern sanayi, ataerkil ustanın küçük atelyesini sanayi kapitalistinin koca fabrikasına çevirmiştir. Fabrikaya doluşmuş emekçi yığınları askerler gibi örgütlenmişlerdir. Sanayi ordusunun erleri olarak, mükemmel bir subaylar ve çavuşlar hiyerarşisinin komutası altına sokulmuşlardır. Onlar, yalnızca burjuva sınıfının, burjuva devletinin köleleri değildirler; makine tarafından, denetçi tarafından, ve hepsinin üstünde, tek tek burjuva imalatçının kendisi tarafından günden güne, saatten saate köleleştirilirler. Bu despotluk, hedef ve amacının kazanç olduğunu açıkça ilan ettiği ölçüde daha aşağılık, daha nefret uyandırıcı ve daha isyan ettirici olur. Kol emeğinde ustalığın ve gücün payı azaldıkça, bir başka deyişle, modern sanayi daha da geliştikçe, o ölçüde kadın çalışması erkek çalışmasının yerini alır. İşçi sınıfı için, yaş ve cinsiyet ayrımlarının artık hiçbir ayırdedici toplumsal geçerliliği kalmamıştır. Bunların hepsi, yaşına ve cinsiyetine göre, kullanılması daha çok ya da daha az pahalı olan iş aletleridir. Emekçinin, imalatçı tarafından sömürülmesi, ücretini para olarak almasıyla o an için sona erer ermez üzerine burjuvazinin öteki bölümleri, ev sahibi, dükkancı, rehinci vb. çullanırlar. Orta sınıfın alt tabakaları -küçük esnaf, dükkan sahipleri ve genellikle emekliliğe çekilmiş ticaret erbabı, zanaatçılar ve köylüler- bütün bunlar, kısmen küçük sermayeleri modern sanayinin boyutlarına erişmediği ve büyük kapitalistlerle rekabette yutulduğu için, kısmen de yeni üretim yöntemleri ustalaşmış oldukları işteki becerilerini değersiz kıldığı için, giderek proletaryanın katına düşerler. Böylelikle proletaryanın safları halkın bütün sınıfları tarafından beslenmektedir. Proletarya çeşitli gelişme aşamalarından geçer. Daha doğuşuyla birlikte burjuvaziye karşı savaşımı başlar. Savaşım, başlangıçta kendilerini doğrudan doğruya sömüren tek tek burjuvalara karşı tek tek emekçiler tarafından, sonra bir fabrikanın emekçileri tarafından, daha sonra da bir meslek kolundaki, bir bölgedeki çalışanlar tarafından yürütülür. Saldırılarını burjuva üretim koşullarına karşı değil, doğrudan doğruya üretim araçlarına yöneltirler; kendi emekleriyle rekabet eden ithal mallarını tahrip ederler, makineleri parçalarlar, fabrikaları ateşe verirler, ortadan kalkmış olan Ortaçağ zanaatçısının statüsünü zora başvurarak geri getirmeye çalışırlar. Bu aşamada emekçiler, henüz ülkenin her yerine yayılmış, dağınık ve aralarındaki karşılıklı rekabetle bölünmüş bir yığın oluştururlar. Yer yer daha derli-toplu örgütler meydana getirmek için birleşebilirlerse, bu henüz kendi etkin birliklerinin sonucu değil, kendi politik amaçlarına ulaşmak için tüm proletaryayı harekete getirmek zorunda olan ve daha bir süre de bunu yapabilecek güçte olan sınıfın, burjuvazinin birliğinin sonucudur. Onun için, bu aşamada proleterler, kendi düşmanlarına karşı değil, düşmanlarının düşmanlarına, mutlak monarşi kalıntılarına, toprak sahiplerine, sanayici olmayan burjuvaziye ve küçük burjuvaziye karşı bir savaşım yürütürler. Böylece, tüm tarihsel hareket burjuvazinin ellerinde toplanmıştır; elde edilen her zafer de burjuvazinin zaferidir. Ama, sanayinin gelişmesiyle, proletarya, yalnızca sayıca artmakla kalmaz; daha büyük yığınlar halinde yoğunlaşır, gücü büyür ve bu gücü daha çok hisseder. Makineler emekler arasındaki bütün ayrımları silerek ücretleri hemen hemen her yerde aynı aşağı düzeye indirdikçe, proletaryanın saflarındaki farklı çıkar ve yaşam koşulları da gitgide daha eşit bir duruma gelir. Burjuvazi arasında durmadan artan rekabet ve bunun sonucu ortaya çıkan ticari bunalımlar, işçilerin ücretlerini sürekli dalgalandırır. Makinelerin durmadan gelişmesi, sürekli daha da hızlı gelişmesi, onların durumunu gitgide daha da güvensizliğe iter; tek tek işçilerle tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar, gitgide daha çok iki sınıf arasındaki çatışmalar niteliğini alır. Bunun üzerine, işçiler burjuvalara karşı dernekler (sendikaları kurmaya başlarlar; ücret oranını yüksek tutabilmek için birbirlerine kenetlenirler; zaman zaman çıkan isyanlar için önceden hazırlık yapabilmek üzere, sürekliliği olan örgütler kurarlar. Yer yer çatışmalar ayaklanmaya dek varır. Arasıra işçiler zafer kazanırlar, ama ancak bir süre için. Savaşımlarının gerçek meyvesi, hemen o anda elde edilen sonuçta değil, işçilerin durmadan genişleyen birliğindedir. Modern sanayinin yarattığı ve ayrı ayrı yerlerdeki işçileri birbirleriyle bağlantılı duruma getiren ileri haberleşme araçları bu birliğe hizmet eder. Hepsi de aynı nitelikteki sayısız yöresel savaşımları, ulus ölçüsünde tek bir sınıf savaşımında merkezileştirmek için gerekli olan da bu bağlantıdır işte. Ama her sınıf savaşımı politik bir savaşımdır. Ve, Ortaçağ kentlilerinin ulaşmaları için kötü karayollarıyla yüzyılları gerektirmiş olan bu birliği modern proleterler, demiryolları sayesinde birkaç yılda gerçekleştirirler. Proleterlerin bir sınıf olarak ve bunun sonucu bir politik parti olarak bu örgütlenmeleri yine kendi aralarındaki rekabet yüzünden durmadan altüst olur. Ama, her kezinde daha güçlü, daha sağlam ve daha görkemli olarak yeniden doğar. Burjuvazinin kendi arasındaki bölünmelerden yararlanarak işçilerin belirli çıkarlarının yasal olarak tanınmasını zorlar. İngiltere'deki on saatlik işgünü yasası böyle çıkarılmıştır. Bir tüm olarak ele alındığında, eski toplumun sınıfları arasındaki çatışmalar, proletaryanın gelişmesini birçok yönden hızlandırır. Burjuvazi kendisini bitmek tükenmek bilmez bir savaşın içinde bulur; başlangıçta aristokrasiyle; daha sonraları kendi içinde, çıkarları sanayinin ilerlemesine ters düşen burjuvazinin kesimleriyle; her zaman da, yabancı ülkelerin burjuvazisiyle. Burjuvazi bütün bu savaşlarda kendisini proletaryaya başvurmak, onun yardımını istemek ve böylelikle onu politika alanına çekmek zorunda görür. Bunun içindir ki, burjuvazi, proletaryaya politik ve genel eğitiminin öğelerini bizzat kendisi sağlar; bir başka deyişle, kendisine karşı savaşımda kullanacağı silahları proletaryanın eline bizzat kendi eliyle verir. Ayrıca, daha önce gördüğümüz gibi, sanayinin ilerlemesiyle, egemen sınıfların bütün bölümleri proletaryaya doğru itilirler, ya da en azından bunların varlık koşulları tehlikeye girer. Bunlar aynı zamanda proletaryaya yeni aydınlanma ve ilerleme öğeleri sağlar. Ensonu, sınıf savaşımının belirleyici anının yaklaştığı sıralarda, egemen sınıfın içinde, gerçekte eski toplumun tümünde işleyen çözülme süreci öylesine zorlu, çarpıcı bir niteliğe bürünür ki, egemen sınıfın küçük bir bölümü kendini bu sınıftan koparır ve devrimci sınıfa, geleceği elinde tutan sınıfa katılır. Onun için tıpkı daha önceki bir çağda, soyluların bir bölümünün burjuvazinin safına geçmesi gibi, şimdi de burjuvazinin bir bölümü, özellikle burjuva ideologların kendini tarihin akışını teoriyle bir tüm olarak kavrama düzeyine yükseltmiş bir bölümü, proletaryanın safına geçer. Bugün burjuvaziyle karşı karşıya gelen bütün sınıflar içinde yalnızca proletarya gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar modern sanayi karşısında çürür ve en sonunda da ortadan kaybolurlar; modern sanayinin özel ve asıl ürünü proletaryadır. Orta sınıfın alt tabakaları, küçük imalatçı, dükkancı, zanaatçı, köylü, bütün bunlar, burjuvaziye karşı, orta sınıfın birer parçası olarak varlıklarını yok olmaktan kurtarmak için savaşım yürütürler. Onun için, bunlar devrimci değil, tutucudurlar. Hatta gericidirler, çünkü tarihin tekerleğini gerisin geriye döndürmeye çalışırlar. Devrimciliği göze alırlarsa, bu ancak kendilerinin proletaryaya katılmak üzere olmaları yüzündendir; onlar böylece, o andaki değil, gelecekteki çıkarlarını savunurlar, kendilerini proletaryanın bakış açısına yerleştirmek için kendi bakış açılarını terkederler. Toplumun tortusundan başka bir şey olmayan ayaktakımı (lumpen proletarya), eski toplumun en alt tabakalarının içlerinden çıkarıp attığı o kendi kendine çürüyen yığın, yer yer bir proletarya devrimiyle harekete sürüklenebilir; ne var ki, yaşama koşulları onu gerici entrikaların bir aleti olmaya çok daha fazla hazırlar. Proletaryanın koşulları içinde, eski toplumun koşulları zaten büyük ölçüde fiilen batıp gitmiştir. Proleterin mülkiyeti yoktur; karısı ve çocuklarıyla ilişkisinin burjuva aile ilişkileriyle ortak bir yanı kalmamıştır; İngiltere'de Fransa'dakinin, Amerika'da Almanya'dakinin aynı olan modern sanayi çalışması ve modern sermaye uyrukluğu, onda ulusal karakterin bütün izlerini silmiştir. Proleterin gözünde, hukuk, ahlak, din, gerisinde kaynaşan bir o kadar burjuva çıkarı gizlenmiş burjuva önyargılarıdır. Bugüne dek toplumda üste çıkan bütün sınıflar, ele geçirdiği üstün durumlarını, toplumu büyük ölçüde kendi mülk edinme koşullarına bağımlı duruma getirerek sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Proleterler ise, daha önceki kendi mülk edinme biçimlerini ortadan kaldırmadan, dolayısıyla daha önceki bütün mülk edinme biçimlerini de ortadan kaldırmadan, toplumun üretici güçlerine egemen olamazlar. Onların güven altına alacak ve sağlamlaştıracak hiçbir şeyleri yoktur; onlara düşen, bireysel mülkiyetin önceki bütün güvenlik ve güvencelerini ortadan kaldırmaktır. Daha önceki bütün tarihsel hareketler, azınlık hareketleri ya da azınlıkların çıkarları uğruna hareketlerdi. Proleter hareket, büyük çoğunluğun, büyük çoğunluk yararına, bilinçlice, bağımsız hareketidir. Şimdiki toplumumuzun en alt tabakası olan proletarya, resmi toplumu oluşturan bütün tabakalar üstyapısını havaya uçurmadan belini doğrultamaz. Özde değilse bile, biçim olarak, proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımı, başlangıçta ulus ölçüsünde bir savaşımdır. Her ülkenin proletaryası, elbette her şeyden önce, kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır. Proletaryanın gelişmesinin en genel aşamalarını anlatırken, şimdiki toplumun içinde az çok üstü örtülü biçimde sürüp giden iç savaşı, savaşın açıkça devrime döküldüğü ve burjuvazinin zora başvurularak devrilmesinin proletaryanın egemenliğinin temelini attığı noktaya dek izledik. Bugüne dek her toplum biçimi, daha önce de gördüğümüz gibi, ezen ve ezilen sınıfların karşıtlığına dayanmıştır. Ama bir sınıfı ezebilmek için, ona hiç değilse kölece varlığını sürdürebilmesine elverecek belirli koşullar sağlanmalıdır. Serflik döneminde serf kendisini komün üyeliğine yükseltmiştir; nasıl ki feodal mutlakiyetin boyunduruğu altında küçük burjuva da gelişerek bir burjuva olmayı becerebilmişse. Modern emekçi ise, tersine, sanayinin gelişmesiyle, yükseleceği yerde, kendi sınıfının varlık koşullarının gitgide daha altına batmaktadır. Emekçi yoksullaşmakta ve yoksulluk nüfustan ve servetten daha hızlı gelişmektedir. Ve işte, burjuvazinin toplumda artık egemen sınıflığa layık olmadığı ve kendi varlık koşullarını en üstün yasa olarak topluma kabul ettirme yeteneğine sahip olmadığı bundan açıkça anlaşılmaktadır. Burjuvazi hükmetmeye layık değildir, çünkü kölesine, köleliği içinde bir yaşantı sağlayamamaktadır; çünkü, kölesi tarafından kendisi besleneceğine, onu kendisinin beslemesi gerektiği bir duruma düşmüştür ve buna engel olamamaktadır. Toplum, artık bu burjuvazinin egemenliği altında yaşayamaz, bir başka deyişle, burjuvazinin varlığı artık toplumla bağdaşmamaktadır. Burjuva sınıfının varlığı ve egemenliği için temel koşul, zenginliğin özel kişiler elinde birikmesi, sermayenin meydana gelmesi ve artmasıdır; sermayenin varlık koşulu da ücretli çalışmadır. Ücretli çalışma, doğrudan doğruya emekçiler arasındaki rekabete dayanır. Burjuvazinin zorunlu olarak harekete getirdiği sanayinin ilerlemesi, emekçilerin rekabetten kaynaklanan yalıtılmışlıklarının yerine, örgütlenmeden kaynaklanan devrimci birleşmelerini geçirir. Onun içindir ki, modern sanayinin gelişmesi, üzerinde burjuvazinin üretim yaptığı ve ürünleri mülk edindiği temelin kendisini onun ayağının altından çeker alır. Bu yüzdendir ki, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Onun devrilmesi ve proletaryanın zafer kazanması da aynı derecede kaçınılmazdır. -2- PROLETERLER VE KOMÜNİSTLER Komünistler, bir tüm olarak proleterlerle nasıl bir ilişki içindedirler? Komünistler, öteki işçi sınıfı partilerine karşı duran ayrı bir parti oluşturmazlar. Onlar, bir tüm olarak proletaryanın çıkarları dışında ve ayrı çıkarlara sahip değildirler. Onlar, proletarya hareketini biçimlendirecek ve bir kalıba sokacak kendilerine özgü hiçbir sekter ilke ileri sürmezler. Komünistler öteki işçi sınıfı partilerinden ancak şöyle ayrılırlar: 1) Ayrı ayrı ülkelerin proleterlerinin ulus ölçüsündeki savaşımlarında, her türlü milliyetten bağımsız olarak, tüm proletaryanın ortak çıkarlarını gösterir ve öne çıkarırlar. 2) İşçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımının geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında her zaman ve her yerde, bir tüm olarak hareketin çıkarlarını temsil ederler. Onun için, komünistler, hem pratikte her ülkenin işçi sınıfı partilerinin en ileri ve en kararlı bölümü, bütün ötekileri ileriye iten bölümüdürler; hem de büyük proletarya yığını üstünde, proletarya hareketinin yürüyüş çizgisini, koşullarını, ve en sonunda ulaşacağı genel sonuçları, teorik olarak açıkça anlamada üstünlüğe sahiptirler. Komünistlerin hemen ulaşmak istedikleri hedef, bütün öteki proletarya partilerininkinin aynıdır: Proletaryanın bir sınıf olarak örgütlenmesi, burjuva egemenliğinin devrilmesi, politik iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi. Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiçbir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşünlere ya da ilkelere dayandırılmamıştır. Bu teorik sonuçlar, yalnızca, gözlerimizin önünde sürüp giden tarihsel bir hareketin, mevcut bir sınıf savaşımının ortaya çıkardığı gerçek ilişkilerin genel terimlerle anlatımıdır. Kurulu mülkiyet ilişkilerinin ortadan kaldırılması, komünizmin hiç de ayırdedici bir özelliği değildir. Geçmişteki bütün mülkiyet ilişkileri, tarihsel koşulların değişmesiyle durmadan tarihsel bir değişikliğe uğramışlardır. Örneğin, Fransız Devrimi, yerine burjuva mülkiyetini geçirmek için feodal mülkiyeti ortadan kaldırmıştır. Komünizmin ayırdedici özelliği, genel olarak mülkiyetin ortadan kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin ortadan kaldırılmasıdır. Ama modern burjuva özel mülkiyeti, sınıf karşıtlıklarına, çoğunluğun azınlıkça sömürülmesine dayanan, ürünleri üretme ve mülk edinme sisteminin en son ve eksiksiz ifadesidir. Bu anlamda, komünistlerin teorisi tek bir tümcede özetlenebilir: Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması. Biz komünistler, her türlü kişisel özgürlüğün, faaliyetin ve bağımsızlığın temeli olduğu ileri sürülen mülkiyeti; bir insanın kendi emeğinin meyvesi olarak kişisel mülk edinme hakkını ortadan kaldırmak istemekle kınanmışızdır. Zor kazanılmış, kendi alın teriyle edinilmiş, bizzat hak edilmiş mülkiyet! Küçük zanaatçının ve küçük köylünün mülkiyetinden, burjuva biçiminden önceki bir mülkiyet biçiminden mi söz ediyorsunuz? Onu ortadan kaldırmaya gerek yoktur; sanayinin gelişmesi onu zaten büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır ve günden güne de ortadan kaldırmaktadır. Yoksa modern burjuva özel mülkiyetinden mi söz ediyorsunuz? Ama, ücretli emek, emekçi için herhangi bir mülkiyet yaratır mı? Zerrece yaratmaz. Ücretli emek, sermaye yaratır; yani ücretli emeği sömüren ve yeni sömürü için yeni bir ücretli emek arzı doğuran koşullar dışında çoğalamayacak türden bir mülkiyet yaratır. Şimdiki biçimiyle mülkiyet, sermaye ile ücretli emek arasındaki karşıtlığa dayanmaktadır. Bu karşıtlığın iki yanını inceleyelim. Kapitalist olmak, üretimde, salt kişisel değil, ayrıca toplumsal bir statüye de sahip olmak demektir. Sermaye ortaklaşa bir üründür ve ancak birçok üyenin birleşik emeğiyle, hayır, son çözümlemede, ancak toplumun bütün üyelerinin birleşik eylemiyle harekete geçirilebilir. Bunun için, sermaye, kişisel değil, toplumsal bir güçtür. Bundan dolayıdır ki, sermaye ortak mülkiyete, toplumun bütün üyelerinin mülkiyetine dönüştürülmekle, kişisel mülkiyet toplumsal mülkiyete dönüşmüş olmaz. Değişen yalnızca mülkiyetin toplumsal karakteridir. Mülkiyet sınıf karakterini yitirir. Şimdi de ücretli emeği ele alalım. Ücretli emeğin ortalama fiyatı, asgari ücrettir, yani emekçiyi bir emekçi olarak ancak ayakta tutabilmek için zorunlu olan geçim araçlarının tutarıdır. Onun içindir ki, ücretli emekçinin kendi emeğiyle edindiği şeyler, ancak kıtkanaat varlığını sürdürebilmesine ve yeniden üremesine yetecek kadardır: Biz kesinlikle, emek ürünleri üzerindeki bu kişisel mülk edinmeyi, ancak insan yaşamının ve neslinin sürmesini sağlayan ve başkalarının emeğine egemen olacak hiçbir artık bırakmayan bu mülk edinmeyi ortadan kaldırmak niyetinde değiliz. Ortadan kaldırmak istediğimiz tek şey, emekçinin yalnızca sermayeyi artırmak için yaşamasına olanak tanıyan ve ancak egemen sınıf çıkarının gerektirdiği bir dereceye kadar yaşamasına izin veren bu mülk edinmenin sefil karakteridir. Burjuva toplumda canlı emek, yalnızca birikmiş emeği artırmanın bir aracıdır. Komünist toplumda ise, birikmiş emek, emekçinin varlığını daha kapsamlı kılma, zenginleştirme, ilerletme aracından başka bir şey değildir. Onun için burjuva toplumda, geçmiş şimdi yaşanılan zamana egemendir; komünist toplumda ise, şimdi yaşanılan zaman geçmişe egemendir. Burjuva toplumda, sermaye bağımsız ve bireyseldir, yaşayan kişi ise bağımlı ve bireylikten yoksundur. Ve işte, bu durumun ortadan kaldırılmasına, burjuvazi, bireyliğin ve özgürlüğün ortadan kaldırılması diyor! Doğru da söylüyor. Hiç kuşku yok ki, hedef, burjuva biseyliğinin, burjuva bağımsızlığının ve burjuva özgürlüğünün ortadan kaldırılmasıdır. Şimdiki burjuva üretim koşulları altında özgürlükten kastedilen, özgür ticaret, özgür alım-satımdır. Ama, alım-satım ortadan kalkarsa, özgür alım-satım da ortadan kalkar. Özgür alım-satım üzerine bu sözler ve burjuvazimizin genellikle özgürlük konusundaki bütün öteki cesur sözcükleri, ancak Ortaçağ'ın kısıtlı alım-satımı ve eli-kolu bağlı tüccarları karşısında belki bir anlam taşıyabilir, ama alım-satımın, burjuva üretim koşullarının ve burjuvazinin kendisinin komünistçe ortadan kaldırılması karşısında hiçbir anlam taşımaz. Bizim, özel mülkiyeti ortadan kaldırma niyetimizden dehşete düşüyorsunuz. Ama sizin bugünkü toplumunuzda özel mülkiyet, nüfusun onda-dokuzu için zaten ortadan kaldırılmıştır; bir avuç kişi için varoluşu da düpedüz o onda-dokuzun elinde olmayışı yüzündendir. Demek ki, siz bizi, varlığı toplumun büyük çoğunluğunda hiç mülkiyet bulunmaması zorunlu koşuluna bağlı olan bir mülkiyet biçimini ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Tek sözcükle, siz bizi, sizin mülkiyetinizi ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Kesinlikle öyle; niyetimiz tam da budur. Emeğin sermayeye, paraya ya da ranta, tekelleştirilebilen bir toplumsal güce artık çevrilemeyeceği andan itibaren, yani bireysel mülkiyetin artık burjuva mülkiyetine, sermayeye döndürülemeyeceği andan itibaren, o andan itibaren, bireylik ortadan kalkar, diyorsunuz. Onun için, itiraf etmelisiniz ki, siz birey dediğiniz zaman, burjuvadan ve orta sınıf mülkiyet sahibinden başkasını kastetmiyorsunuz. Bu kişi gerçekten süpürülüp atılmalı ve olanaksız kılınmalıdır. Komünizm hiç kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden yoksun bırakmaz; tüm yaptığı, onu böyle bir mülk edinme aracılığıyla başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakmaktır. İtiraz olarak, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla her işin duracağı ve bizi genel bir tembelliğin saracağı öne sürülmüştür. Buna göre, burjuva toplumu, aylaklık yüzünden çoktan yıkılmış olmalıydı; çünkü bu toplumun çalışan üyeleri hiçbir şey edinemezler, bir şeyler edinenler ise çalışmayanlardır. Bu itiraz bütünüyle, sermaye olmayınca ücretli emeğin de olamayacağı açık gerçeğinin gereksiz bir yinelenmesinden başka bir şey değildir. Maddi ürünlerin komünistçe üretimine ve mülk edinilme biçimine karşı ileri sürülen bütün itirazlar, yine aynı yoldan, düşünsel ürünlerin komünistçe üretimine ve mülk edinilme biçimine karşı da yöneltilmiştir. Burjuva için, sınıf mülkiyetinin yok olması, nasıl üretimin kendisinin yok olması demekse, aynı biçimde, sınıf kültürünün yok olması da, onun gözünde tüm kültürün yok olması demektir. Kaybı onu yaslara boğan o kültür, muazzam çoğunluk için, bir makine gibi hareket edecek biçimde eğitilmesinden başka bir şey değildir. Ama, bizim, burjuva mülkiyetini ortadan kaldırma niyetimizi, kendi burjuva özgürlük, kültür, hukuk vb. anlayışınızın ölçütüne vurduğunuz sürece, bizimle dalaşmayın. Sizin bütün düşünleriniz burjuva üretim ve burjuva mülkiyet koşullarınızın sonucundan başka bir şey değildir, tıpkı hukukunuzun da, sınıfınızın herkes için bir yasa durumuna getirilmiş iradesinden, temel niteliği ve yönü sınıfınızın ekonomik varlık koşullarınca belirlenmiş bir iradesinden başka bir şey olmadığı gibi. Sizi, bugünkü üretim biçiminizden ve mülkiyet biçiminizden doğan toplumsal biçimleri -üretimin ilerleyişi içinde ortaya çıkan ve kaybolan tarihsel ilişkileri- doğanın ve aklın sonsuz yasalarına dönüştürmeye yönelten bencilce bir yanılgıdır ki, siz bu yanılgıyı sizden önceki bütün egemen sınıflarla paylaşıyorsunuz. Antik mülkiyette apaçık gördüğünüz şeyi, feodal mülkiyette kabul ettiğiniz şeyi, kendi burjuva mülkiyet biçiminiz için bir türlü kabul edemiyorsunuz. Ailenin ortadan kaldırılması! Komünistlerin bu utanç verici amacı karşısında en köklü dönüşümlerden yana olanlar bile öfkeye kapılıyorlar. Bugünkü aile, burjuva aile hangi temele dayanmaktadır? Sermayeye, özel kazanca. Bu aile, tam gelişmiş biçimiyle, yalnızca burjuvazi arasında vardır. Ama, bunun öte yüzünü proleterler arasında ailenin fiilen yokluğu ve yaygın fuhuş oluşturur. Öte yüzü yok olunca, tabii burjuva aile de yok olacaktır, ve sermayenin yok olmasıyla her ikisi birden yok olacaktır. Bizi çocukların ana-babaları tarafından sömürülmesini ortadan kaldırmak istemekle mi suçluyorsunuz? Bu suçu kabul ediyoruz. Ama, aile eğitiminin yerine toplumsal eğitimi geçirmekle ilişkilerin en kutsalını yıktığımızı söyleyeceksiniz. Ya sizin eğitiminiz! O da toplumsal değil mi, o da içinde eğitim yaptırdığınız toplumsal koşullarla, toplumun doğrudan ya da dolaylı müdahalesiyle, okullar vb. aracılığıyla belirlenmiyor mu? Eğitime toplumun müdahalesini komünistler icat etmedi; onların yapmaya çalıştığı, yalnızca bu müdahalenin niteliğini değiştirmek ve eğitimi egemen sınıfın etkisinden kurtarmaktır. Aile ve eğitim üzerine, çocuk ve ana-baba arasındaki kutsal ilişki üzerine burjuva safsataları, modern sanayinin etkisiyle, proleterler arasındaki bütün aile bağları parçalandıkça, ve onların çocukları basit ticaret nesneleri ve basit iş aletleri durumuna geldikçe, daha çok tiksindirici olmaktadır. Ama, siz komünistler kadında ortaklaşalığı getireceksiniz diye, tüm burjuvazi bir ağızdan yaygara koparıyor. Burjuva, karısını salt bir üretim aracı olarak görür. Üretim araçlarının ortaklaşa kullanılacağını duymuştur ya, doğal olarak bundan, aynı biçimde, kadınların da ortaklaşalığa tabi tutulacağından başka bir sonuca varamaz. Sözkonusu olan şeyin, kadınların basit birer üretim aracı olmaları durumuna son vermek olduğu aklından bile geçmez. Zaten, kendilerinin komünistler tarafından açıkça ve resmen yerleştirileceğini ileri sürdükleri kadında ortaklaşalığın burjuvalarımızda uyandırdığı o yüksek ahlaki öfkeden daha gülünç bir şey olamaz. Komünistlerin kadında ortaklaşalığı getirmelerine gerek yoktur; bu, ezelden beri zaten var. Proleterlerinin karılarını, kızlarını el altında bulundurmakla yetinmeyen burjuvalarımız, resmi fuhuş kurumunun sözünü etmezsek, birbirlerinin karılarını ayartmaktan derin bir zevk duyarlar. Burjuva evliliği, gerçekte evli kadınlarda bir ortaklaşalık sistemidir; ve dolayısıyla, komünistler olsa olsa, kadında ortaklaşalığın ikiyüzlülükle gizlenmiş olanının yerine, açıkça yasallaştırılmış olanını getirmek istemekle suçlanabilirler. Kaldı ki, bugünkü üretim sisteminin ortadan kaldırılmasıyla bu sistemden doğan kadında ortaklaşalığın, yani resmi ve gayri resmi fuhşun da ortadan kalkacağı apaçıktır. Komünistler ayrıca, vatanı ve milliyeti de ortadan kaldırmak istemekle suçlanıyorlar. İşçilerin vatanı yoktur. Kendilerinde olmayan şeyi onlardan alamayız. Proletarya, her şeyden önce, politik iktidarı ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna yükselmek, kendisi ulus olmak zorunda olduğuna göre, o bu ölçüde zaten ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil. Ulusal ayrılıklar ve halklar arasındaki düşmanlıklar, burjuvazinin gelişmesinden, ticaret özgürlüğünden, dünya pazarından, üretim biçimindeki ve ona karşılık düşen yaşam koşullarındaki tek biçimlilikten ötürü, günden güne daha çok kaybolmaktadır. Proletaryanın egemenliği, bunların daha da büyük bir hızla yok olmasını sağlayacaktır. Hiç değilse bellibaşlı uygar ülkelerin eylem birliği proletaryanın kurtuluşu için ilk koşullardan biridir. İnsanın insan tarafından sömürülmesine son verildiği ölçüde, bir ulusun bir başka ulus tarafından sömürülmesine de son verilmiş olacaktır. Ulus içindeki sınıfların birbiriyle karşıtlığı ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun bir başkasına düşmanlığı da ortadan kalkacaktır. Komünizme karşı dinsel, felsefi ve genellikle ideolojik bir görüş açısından yöneltilen suçlamalar ciddi bir sınavdan geçirilmeye değmez. İnsanın düşüncelerinin, görüşlerinin ve kavramlarının, tek sözcükle, insanın bilincinin, onun maddi varlık koşullarındaki, toplumsal ilişkilerindeki ve toplumsal yaşamındaki her değişmeyle birlikte değişikliğe uğradığını kavramak derin bir sezgi gerektirir mi? Düşünler tarihi, düşünsel üretimin, maddi üretimin değişmesiyle birlikte nitelik değiştirmesinden başka neyi tanıtlar ki? Her çağın egemen düşünleri, her zaman o çağın egemen sınıflarının düşünleri olmuştur. İnsanlar toplumu devrimcileştiren düşünlerden söz ederlerken, eski toplumun içinde yeni toplum öğelerinin yaratılmış olduğu ve eski düşünlerdeki çözülmenin eski varlık koşullarının çözülmesine ayak uydurduğu olgusundan başka bir şey söylemiş olmazlar. Antik dünya can çekişirken, hıristiyanlık antik dinleri bastırmıştı. 18. Yüzyılda hıristiyan düşünler akılcı düşünlere yenilirken, feodal toplum, o zamanki devrimci burjuvaziye karşı ölümünden önceki son savaşımını veriyordu. Din özgürlüğü ve vicdan özgürlüğü düşünleri, yalnızca serbest rekabetin bilgi alanındaki egemenliğini anlatır. Denecektir ki, dinsel, ahlaki, felsefi ve hukuksal düşünler tarihsel gelişmenin akışı boyunca kuşkusuz değişmişlerdir. Ama din, ahlak, felsefe, politika bilimi ve hukuk bu değişmede değişmez olarak kalmışlardır. Üstelik, özgürlük, adalet vb. gibi toplumun bütün durumlarında geçerli olan sonsuz gerçekler vardır. Ama komünizm, sonsuz gerçekleri ortadan kaldırmaktadır, yeni bir temel üstünde onları yeniden kurmak yerine, her türlü dini, her türlü ahlakı ortadan kaldırmaktadır; ve böylelikle, tüm geçmiş tarihsel deneyimle çelişmeye düşmektedir. Bu suçlama, ne anlama gelmektedir? Tüm geçmiş toplum tarihi, sınıf karşıtlıklarının, ayrı ayrı çağlarda başka başka biçimler almış karşıtlıkların gelişiminden başka bir şey değildir. Ama bu karşıtlıkların aldıkları biçim nasıl olursa olsun, toplumun bir bölümünün bir başka bölümü tarafından sömürülmesi, bütün geçmiş çağların ortak bir olgusudur. Onun için, bütün geçmiş çağların toplumsal bilincinin, bütün çeşitliliğine ve farklılığına karşın, sınıf karşıtlıkları tümüyle yok olmadıkça tamamıyla ortadan kalkmaları olanaksız olan belirli ortak biçimlere ya da genel düşünlere bürünmesinin şaşılacak bir yanı yoktur. Komünist devrim, geleneksel mülkiyet ilişkileriyle en kökten bir bağ koparıştır; onun içindir ki, gelişmesinin geleneksel düşünlerle en kökten bir bağ koparışı içermesine şaşmamak gerekir. Ama, komünizme yöneltilen burjuva itirazlarını artık bırakalım. Yukarıda gördük ki, işçi sınıfının devrimdeki ilk adımı, proletaryayı egemen sınıf durumuna yükseltmek ve demokrasi savaşımını kazanmaktır. Proletarya, politik üstünlüğünü, tüm sermayeyi burjuvaziden dilim dilim koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde toplamak ve olabildiğince hızla üretici güçlerin miktarını artırmak için kullanacaktır. Hiç kuşkusuz, başlangıçta, mülkiyet haklarına ve burjuva üretim koşullarına karşı despotça saldırılara girişmeden; dolayısıyla, ekonomik bakımdan yetersiz ve savunulamaz gibi görünen, ama hareketin ilerleyişi içinde kendilerini üstün duruma geçiren, eski toplum düzenine daha fazla saldırıları zorunlu kılan ve üretim biçimini tamamıyla devrimcileştirmenin bir aracı olarak kaçınılmaz olan önlemler alınmadan, bu amaç sağlanamaz. Bu önlemler kuşkusuz ayrı ayrı ülkelerde başka başka olacaktır. Bununla birlikte, en ileri ülkeler için aşağıdakiler genel olarak oldukça uygundur. 1. Toprak mülkiyetinin ortadan kaldırılması ve bütün toprak rantlarının kamu yararına kullanılması. 2. Ağır bir müterakki ya da kademen gelir vergisi. 3. Her türlü miras hakkının kaldırılması. 4. Bütün göç edenlerin ve isyancıların (yeni düzenden kaçanların ve ona karşı gelenlerin) mülklerine el konulması. 5. Devlet sermayesiyle işletilen ve mutlak bir tekel uygulayan ulusal bir banka aracılığıyla kredilerin devletin elinde merkezileştirilmesi. 6. Haberleşme ve ulaşım araçlarının devletin elinde merkezileştirilmesi. 7. Devletin sahip olduğu fabrikaların ve üretim araçlarının çoğaltılması; işlenmemiş toprakların tarıma açılması ve toprağın ülke kapsamında ortak bir plan gereğince iyileştirilmesi. 8. Herkes için eşit çalışma yükümlülüğü. Özellikle tarımda sanayi ordularının kurulması. 9. Tarımın imalat sanayileriyle bağlantılı duruma getirilmesi; tüm ülke nüfusunun daha dengeli bir dağılımıyla kent-köy ayrımının yavaş yavaş ortadan kaldırılması. 10. Bütün çocuklar için kamu okullarında parasız eğitim. Şimdiki biçimiyle çocukların fabrikalarda çalışmalarına son verilmesi. Eğitimin sanayi üretimiyle bağlantılı duruma getirilmesi, vb., vb.. Gelişmenin akışı içinde sınıf ayrımları ortadan kalkınca ve üretim ulusun tümünü içine alan geniş bir kuruluşun elinde toplanınca, kamu gücü politik niteliğini yitirecektir. Adı üstünde, politik iktidar bir sınıfın bir başka sınıfı ezmek için örgütlenmiş gücünden başka bir şey değildir. Proletarya, burjuvaziye karşı savaşımında, koşulların zorlamasıyla, kendisini bir sınıf olarak örgütler de bir devrim yoluyla kendisi egemen sınıf durumuna gelir ve egemen sınıf olarak eski üretim koşullarını zorla süpürüp atarsa, o zaman bu koşullarla birlikte sınıf karşıtlıklarının ve genellikle sınıfların varlık koşullarını da süpürüp atmış olacak, ve böylelikle, bir sınıf olarak kendi üstünlüğünü de ortadan kaldırmış olacaktır. Sınıfların ve sınıf karşıtlıklarıyla eski burjuva toplumunun yerini, her bireyin özgür gelişimi herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birlik alacaktır. -3- SOSYALİST VE KOMÜNİST YAZIN 1. GERİCİ SOSYALİZM a. Feodal Sosyalizm Tarihsel durumlarından ötürü, Fransa ve İngiltere'nin aristokrasileri, modern burjuva toplumuna karşı risaleler kaleme almayı kendilerine iş edinmişlerdi. Temmuz 1830 Fransız devriminde ve İngiltere'de reform hareketinde, bu aristokrasiler menfur türedilere yine yenildiler. O zamandan buyana, kendileri için ciddi bir politik savaşım tamamıyla sözkonusu olmaktan çıktı. Geriye yalnızca yazın alanında bir savaşım olanağı kaldı. Ama yazın alanında bile, restorasyon döneminin eski çığlıklarını atmak artık olanaksız duruma geldi. Aristokrasi, sempati uyandırabilmek için, görünüşte kendi çıkarlarından vazgeçmek ve burjuvaziye karşı yaptığı suçlamayı yalnızca sömürülen işçi sınıfının yararına olarak formülleştirmek zorunda kalmıştı. Böylece, aristokrasi, yeni efendisinden, ona hicivler düzerek, kulağına da yaklaşan felakete dair kehanetler fısıldayarak öcünü aldı. İşte feodal sosyalizm böyle doğdu: yarı yakınma, yarı hiciv; yarı geçmişin yankısı, yarı geleceğin tehdidi; zaman zaman burjuvaziyi canevinden vuran, acımasız, alaylı ve keskin eleştirisiyle; ama modern tarihin akışını hiç kavrayamaması yüzünden, etkisi bakımından hep gülünç düşerek. Aristokrasi, halkı kendi arkasına toplayabilmek için, proleter dilenci-çanağını önde bir bayrak gibi salladı. Ama halk, ne zaman peşlerine takılmışsa, onların kıçlarında eski feodal hanedan dövmelerini gördü ve onları gürültülü ve aşağılayıcı kahkahalarla terketti. Fransız Legitimistleri'nin ve Genç İngiltere'cilerin bir bölümünün görünümü işte böyleydi. Feodaller kendi sömürü biçimlerinin burjuvazininkine benzemediğini anlatırlarken, kendilerinin pek başka ve artık eskimiş durum ve koşullarda sömürdüklerini unutuyorlar. Kendi egemenlikleri sırasında modern proletaryanın hiçbir zaman var olmadığını gösterirken, modern burjuvazinin de kendi toplum biçimlerinin zorunlu bir sonucu olduğunu unutuyorlar. Zaten eleştirilerinin gerici niteliğini o kadar az saklıyorlar ki, burjuvaziye karşı yönelttikleri başlıca suçlama, toplumun eski düzenini yıkması kaçınılmaz olan bir sınıfın burjuva rejim altında gelişmekte olduğu suçlamasıdır. Burjuvaziye yüklenmeleri, daha çok, bir proletarya yarattığı için değil, bir devrimci proletarya yaratmış olması yüzündendir. Bunun için onlar politik uygulamada işçi sınıfına karşı alınan bütün baskı önlemlerine katılıyorlar; günlük yaşamda da, yüksekten atmalarına karşın, sanayi ağacından düşen altın elmaları toplamak, doğruluğu, sevgiyi ve onuru, yün, pancar şekeri ve patates ispirtosu ticaretiyle trampa etmek için diz çöküyorlar. (Bu, özellikle, malikanelerinin geniş bölümlerini kahyalar aracılığıyla kendi hesaplarına ektirip biçtiren, üstelik pancar şekeri ve inbikten geçmiş patates ispirtosu imalatçılığı yapan Almanya'nın toprak aristokrasisi ve efendileri için doğrudur. Daha zengin olan Britanya aristokrasisi, şimdilik bu düzeye inmemiş olmakla birlikte, onlar da, azalan rantların yarattığı açığı kapatabilmek için ünvanlarını bir hayli karanlık anonim şirketlerin kurucularına ödünç vermek zorunda kalıyorlar. (Engels'in 1888 tarihli İngilizce baskıya notu.)) Papaz nasıl her zaman toprak sahibiyle el ele olmuşsa, Kilise Sosyalizmi de Feodal Sosyalizmle hep el ele olmuştur. Hıristiyan zahitliğine sosyalist bir renk vermekten daha kolay bir şey yoktur. Hıristiyanlık da özel mülkiyete karşı, evliliğe karşı, devlete karşı sesini yükseltmemiş midir? Bunların yerine sadakayı ve yoksulluğu, bekareti ve bedensel istekleri bastırmayı, manastır yaşamını ve Ana Kilise'yi savunan vaazlar vermemiş midir? Hıristiyan Sosyalizmi, aristokratların yanan yüreklerine papazın serptiği kutsal sudan başka bir şey değildir. b. Küçük Burjuva Sosyalizmi Burjuvazinin yıktığı tek sınıf, varlık koşulları modern burjuva toplumu ortamında gücünü yitiren ve yok olan tek sınıf feodal aristokrasi değildi. Ortaçağ kentlileri ve küçük mülk sahibi köylüler, modern burjuvazinin habercileriydiler. Bu iki sınıf, sanayi ve ticaretin ancak pek az gelişmiş olduğu ülkelerde, yükselen burjuvazinin yanısıra hala bitkisel bir yaşayışı sürdürmektedirler. Modern uygarlığın tam olarak geliştiği ülkelerde, proletarya ile burjuvazi arasında yalpalayan ve kendini burjuva toplumun ek bir parçası olarak durmadan yenileyen yeni bir küçük burjuva sınıfı oluşmuştur. Bununla birlikte, bu sınıfın tek tek üyeleri, rekabet yoluyla sürekli olarak proletaryanın içine itilmekte ve modern sanayi geliştikçe, modern toplumun bağımsız bir bölümü olmaktan büsbütün çıkacakları, imalatta, tarımda ve ticarette yerlerini denetçilere, kahyalara ve tezgahtarlara bırakacakları anın yaklaştığını da görmektedirler. Nüfusun yarısından çok daha fazlasını köylülerin oluşturduğu Fransa gibi ülkelerde, burjuvaziye karşı proletaryadan yana çıkan yazarların, burjuva rejimini eleştirirken, köylünün ve küçük burjuvanın ölçütlerini kullanmaları ve işçi sınıfını bu ara sınıfların görüş açısından savunmaları doğaldı. Küçük Burjuva Sosyalizmi böyle doğdu. Sismondi, yalnız Fransa'da değil, İngiltere'de de bu okulun başıydı. Bu sosyalizm okulu, modern üretim koşullarındaki çelişmeleri büyük bir görüş keskinliğiyle ortaya koydu. İktisatçıların ikiyüzlü savunularının iç yüzünü açığa çıkardı. Makinelerin ve işbölümünün felaketli etkilerini, sermayeyle toprağın birkaç elde toplanmasını, aşırı üretimi ve buhranları tartışma götürmez bir biçimde kanıtladı; küçük burjuvanın ve köylünün kaçınılmaz çöküşünü, proletaryanın yoksulluğunu, üretimdeki anarşiyi, servet dağılımındaki korkunç eşitsizlikleri, uluslar arasındaki sınai yoketme savaşını, eski ahlak bağlarını, eski aile ilişkilerinin ve eski milliyetlerin çözülüşünü gözler önüne serdi. Bununla birlikte, sosyalizmin bu biçimi, asıl yöneldiği hedefler bakımından, ya eski üretim ve mübadele araçlarını, onlarla birlikte de eski mülkiyet ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmeye özenmiş, ya da modern üretim ve mübadele araçlarını, bu araçlar tarafından havaya uçurulan ve havaya uçurulması kaçınılmaz olan eski mülkiyet ilişkilerinin çerçevesi içine sıkıştırmak istemiştir. Bu sosyalizm, her iki durumda da, hem gerici, hem ütopyacıdır. Onun son sözleri şudur: imalatta loncalar, tarımda ataerkil ilişkiler. Ensonu, inatçı tarihsel gerçekler, kendi kendini kandırmanın bütün uyuşturucu etkilerini dağıtınca, bu sosyalizm biçimi de azaplı bir kıvranışla son buldu. c. Alman Sosyalizmi ya da Gerçek Sosyalizm Fransa'nın iktidardaki bir burjuvazinin baskısı altında doğan ve bu iktidara karşı girişilmiş savaşımın bir yansıması olan sosyalist ve komünist yazını, Almanya'ya, bu ülkedeki burjuvazi henüz feodal mutlakiyete karşı savaşımına yeni başladığı bir sırada getirildi. Alman filozofları, filozof bozuntuları ve modaya uyan yazar takımı bu yazına hevesle sarıldılar, ancak bu yapıtlar Almanya'ya göç ederken Fransa'nın toplumsal koşullarının da onlarla birlikte göç etmediğini unutarak. Bu Fransız yazını, Almanya'nın toplumsal koşullarıyla karşılaşınca, doğrudan pratik anlamını tümden yitirdi ve sırf edebi bir havaya büründü. böylece, Onsekizinci Yüzyıl Alman filozofları için, birinci Fransız Devriminin istemleri, genel olarak Pratik Akıl'ın istemlerinden daha fazla bir şey değillerdi, devrimci Fransız burjuvazisinin iradesinin dile getirilişi de onların gözüne Sırf İrade'nin, olmak zorunda olduğu gibi İrade'nin, genel olarak gerçek insan İradesi'nin yasaları gibi göründü. Alman yazarlarının yaptığı, yeni Fransız düşünlerini kendi eski felsefi bilinçleriyle uyumlu duruma getirmekten, ya da daha doğrusu, Fransız düşünlerini, kendi felsefi bakış açılarını terketmeksizin, kendilerine maletmekten başka bir şey değildi. Eski putatapıcılık döneminin klasik yapıtlarının elyazmaları üzerine keşişlerin nasıl Katolik Azizlerinin saçmasapan yaşam öykülerini yazdıkları pek iyi bilinir. Alman yazarları küfür niteliğindeki Fransız yazınına bu işlemin tam tersini yaptılar. Fransızca asıllarının altına kendi felsefi saçmalıklarını yazdılar. Örneğin, paranın ekonomik işlevleri konusundaki Fransız eleştirilerinin altına İnsan Doğasının Yabancılaşması diye yazdılar, ve burjuva devlet konusundaki Fransız eleştirisinin altına Soyut Evrenselliğin Egemenliğine Son Verilmesi diye yazdılar, vb.. Fransız tarih eleştirilerinin arkasına karaladıkları bu felsefi lafazanlıkları da Eylem Felsefesi, Gerçek Sosyalizm, Alman Sosyalizm Bilimi, Sosyalizmin Felsefi Temeli vb. diye kutsayarak sundular. Fransız sosyalist ve komünist yazını böylelikle tamamıyla iğdiş edilmiş oldu. Ve, bu yazın Alman'ın elinde, bir sınıfın bir başka sınıfla savaşımını anlatır olmaktan çıktığı için, Alman Fransız tek yanlılığı'nı aştığını, ve gerçek gereksinimleri değil, gerçeğin gereksinimlerini, proletaryanın çıkarlarını değil, hiçbir sınıfa ait olmayan, gerçekliği olmayan, yalnızca felsefi fantazinin sisli dünyasında varolan İnsan Doğası'nın, genel olarak insanın çıkarlarını temsil ettiğini sandı. Ögrencilik ödevini böylesine gösterişle ve ciddiyetle sunan, kötü malını böylesine şarlatanca göklere çıkaran bu Alman Sosyalizmi, bu arada, yavaş yavaş o bilgiççe saflığını da yitirdi. Feodal aristokrasiye ve mutlak monarşiye karşı Alman'ın, ve özellikle, Prusya burjuvazisinin savaşı, bir başka deyişle, liberal hareket, daha ciddileşti. Böylece, Gerçek Sosyalizme, politik hareketin karşısına sosyalist istemlerle çıkmak, liberalizme karşı, temsili hükümete karşı, burjuva rekabetine karşı, burjuva basın özgürlüğüne, burjuva hukukuna, burjuva özgürlük ve eşitliğine karşı geleneksel lanetleri savurmak ve yığınlara bu burjuva akımıyla kazanacak hiçbir şeyleri bulunmadığı, her şeylerini kaybedecekleri yolunda nutuklar çekmek için çoktandır beklediği fırsat verilmiş oldu. Alman Sosyalizmi, ahmakça bir yankısı olduğu Fransız eleştirisinin, karşılık düştüğü ekonomik varlık koşulları ve buna uyarlanmış politik yapısıyla modern burjuva toplumunun varlığına, yani Almanya'da henüz sonuçlanmamış savaşımın esas hedefi olan şeylere dayandığını tam da gerekli olduğu anda unuttu. Papazlardan, profesörlerden, taşra beylerinden ve memurlardan izleyicileriyle birlikte mutlakiyetçi hükümetler için, kendilerini tehdit eden burjuvaziye karşı, bu sosyalizm sevinçle karşılanan bir korkuluk hizmetini gördü. Bu aynı hükümetlerin tam o sıra Alman işçi sınıfının ayaklanmalarına karşı kullandıkları kırbaç ve kurşun biçimindeki acı haplardan sonra, bu sosyalizm bir mutlu son olmuştu. Bu Gerçek Sosyalizm, böylelikle, Alman burjuvazisine karşı, hükümetler için bir savaş silahı hizmeti görürken, bir yandan da doğrudan doğruya gerici bir çıkarı, darkafalı Alman küçük burjuvanın çıkarını temsil ediyordu. Almanya'da bir Onaltıncı Yüzyıl kalıntısı olan ve o zamandan buyana çeşitli biçimler altında sürekli olarak tekrar tekrar ortaya çıkan küçük burjuva sınıfı, bugünkü durumun gerçek toplumsal temelidir. Bu sınıfı korumak, Almanya'daki şimdiki durumu korumak demektir. Burjuvazinin sınai ve politik üstünlüğü onu, bir yandan sermaye birikimi, öte yandan devrimci bir proletaryanın ortaya çıkması sonucu kesin bir yıkımla tehdit etmektedir. Gerçek Sosyalizm, işte bu iki kuşu bir taşla vuracak şeymiş gibi karşılandı. Bir salgın gibi yayıldı. Tumturaklı söz çiçekleriyle süslenmiş, mariz duygusallığın çiğiyle sırılsıklam, kafalardaki örümcek ağlarından oluşmuş kisve, Alman Sosyalistleri'nin o acınası sonsuz gerçeklerinin iskeletine bürüdükleri bu üstün kisve, böyle bir ortamda mallarının satışını alabildiğine artırmaya yaradı. Ve, Alman Sosyalizmi, küçük burjuva darkafalının tumturaklı temsilcisi olarak görevini gittikçe daha fazla benimsedi. Alman ulusunun örnek ulus, darkafalı Alman küçük burjuvasının da tipik insan olduğunu ilan etti. Bu örnek insanın tüm alçakça bayağılığına, gerçek niteliğinin tam tersine, gizli, yüce, sosyalistçe bir anlam verdi. Komünizmin gaddarca yıkıcı eğilimine doğrudan karşı çıkacak ve her türlü sınıf savaşımını tepeden ve tarafsız bir küçümseyişle karşıladığını ilan edecek kadar ileri gitti. Birkaçı dışında, şu anda (1847) Almanya'da piyasaya sürülen bütün sözde sosyalist ve komünist yayınlar, bu bayağı, sinir bozucu yazına girerler. |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiket |
| bİrİncİ, bölüm, fengels, karl, komÜnİst, manİfestosu, marx, partİsİ |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Karl MARX | soresvan | Ölümsüzler | 1 | 01-19-2009 05:48 |
| Frİedrİch Engels : Karl Marks | gusano | Devrimci Kişilik ve Devrimci Eğitim | 0 | 06-12-2007 23:40 |
| TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ-Seçim Günlüğü | Dr_Asfur | TKP | 3 | 06-08-2007 20:48 |
| Karl Marx - F.Engels: KOMÜNİST PARTİSİ MANİFESTOSU - İKİNCİ BÖLÜM | enteresan_22 | Devrimci Kişilik ve Devrimci Eğitim | 0 | 05-23-2007 01:23 |
| Karl Marx - F.Engels: KOMÜNİST PARTİSİ MANİFESTOSU - Önsözler | enteresan_22 | Devrimci Kişilik ve Devrimci Eğitim | 0 | 05-23-2007 00:52 |
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anda Saat : 00:08 .